Küresel Osmanlıcılık (I)

Küresel Osmanlıcılık (I)

0
PAYLAŞ

İSLAMCI İKTİDARIN DIŞ POLİTİKASININ ANA YÖNÜ: KÜRESEL OSMANLICILIK

İslamcı güçler, devletin iktidar dengelerinin kendi lehlerine çevirdiklerinden emin görünüyorlar. En azında önemli bir avantaj oluşturmuş oluşturduklarına dair çok önemli veriler bulunuyor. Bunun en tipik yansıması ise dış politikada belirgin olarak meydana gelmeye başlayan değişikliklerdir. Bürokrat Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığına getirilmesinden sonra, dış politikanın esası bölge coğrafyasına ve özellikle İslam ülkeleriyle olan ilişkilere döndü. Hiç şüphesiz ki, bu sadece ‘ılımlı İslamcı’ AKP iktidarının tek başına izlediği bir politika değildir. ABD-AB ittifakına dayanan, Ortadoğu Projesi ekseninde bölgenin; kapitalist sistemin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi öncelikli bir proje olarak güncelliğini koruyor.
G-20’lere alınan Türkiye’nin bu sürece dâhil edilmesi ve hatta liderlik rolü verilmesi, bölgesel dengelerle ilişkilidir. Uluslar arası konjonktür durumu iyi değerlendiren İslamcı iktidar güçleri, İslam’ın küreselleştirilmesi için çok yoğunluklu bir faaliyet yürütmektedirler. Özellikle hem ‘Milli Görüş’ geleneği, hem de Gülen cemaati bakımından önemsenen ‘küresel İslam birliği’ projesi çok belirgin olarak uygulanmaya konulmuş bulunuyor. Türkiye’nin temel stratejisyeni ise bürokrat dışişleri bakanı bu durumu şöyle tanımlıyor: “Bölgenin son jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik bütünlüğünün tarihî mirasçısı olan Türkiye, bu jeopolitik, jeokültürel ve jeokonomik parçalanmayı aşabilen ve bölgeyi bir bütün olarak kuşatan bir stratejik yaklaşımı geliştirmek ve bu yaklaşımı taktik bir esneklik içinde kademeli bir şekilde uygulamaya koymak zorundadır. Böylesi bir stratejik yaklaşım, Türkiye’nin sadece bölge üzerindeki etkinliğini artırmakla kalmayacak, aynı zamanda, küresel dengelerle bölgesel dengeler arasında hiç bir aktörün göz ardı etmesi mümkün olmayan bir işlev üstlenmesini de sağlayacaktır.”

Bu genel eğilim bir çok İslamcı liderin görüşlerini yansıtmaktadır. Örneğin Gülen, Osmanlıların tarihsel mirası üzerinde ama ondan önemli oranda farklılaşan İslam modernitesini kurmayı hedefliyor. Örneğin statükocu değildir, liberal piyasa ekonomisini açık olarak savunur, küresel sermaye ile ilişkilerini geliştirir, diğer birçok İslami grup¬tan farklı olarak ‘Türk milliyetçiliğiyle ser¬best piyasa ve modern eğitim temalarına vurgu birlikte yapar. “Türkiye’de yaş¬ayan, Osmanlı geçmişini kendi geçmişleri kabul eden ve kendilerini Türk olarak gösteren Türk kabul edilmelidir” ve “Türk olmak için Osmanlı deneyimine sahip olmak ve kendisini Türk olarak görmek gerekir. Bu yaklaşma göre Kazak ile Boşnak arasın¬da bir fark yoktur. Ama Boşnak olanın Türkleşmesi daha kolaydır. Öte yandan, bu geniş kapsamlı milliyet anlayışın sınırları Fars’ı ve Arapları içine almaz. Gülen Arap ve İran İs¬lam anlayışına çok sıcak bakmaz ve Türk Müslümanlığı deyimini bunlardan ayırmak için sürekli kullanır.” Gülen hareketi, Türk-İslam sentezciliğini Türklerin egemenliğinin bir aracı olarak kullanmaktadır. Dolayısıyla Nursi’nin genel İslamcılık perspektifi Gülen’den Osmanlı-Türk sentezine dönüştürülür. Böylece Türk devletini ‘din ile millet arasındaki bağı sağlayacak ve ideal Türk-İslam toplumunun yaratılmasının en önemli araçlarından biri’ olarak görür. Gülen’in sürekli vurguladığı asr-ı saadet döneminin, çağımıza uygun bir tarzda düzenleyebilecek olan ideal İslam toplumunun ancak Türk-İslam ülküsü tarafından sağlanabileceğini belirtir. Bir kısım analizciler tarafından Neo-Osmancılık olarak tanımlanan bu yaklaşım, Türkiye’nin bugünkü dış politikasını da etkilemekte ve hatta yönlendirmektedir.

“Haberleşme ve seyahat vasıtalarının inanılmaz derecede geliştiği ve dolayısıyla dünyanın büyük, global bir köy haline geldiği günümüzde, herhangi bir ülkedeki köklü değişimlerin sadece o ülke ile sınırlı kalacağını ve yalnızca o ülkeyi ilgilendireceğini, yalnızca o ül¬ke tarafından tayin ve tespit edileceğini beklemek, en azından, mevcut kon¬jonktürü bilmemek demektir. Dönem, enteraktif münasebetler dönemi olup, insanlar ve milletler gittikçe birbirlerine daha muhtaç ve daha bağımlı hale gel¬mekte, dolayısıyla bu da, karşılıklı mü¬nasebetlerin daha yakınlaşmasına sebep olmaktadır. Önceki asırların kaba müstemlekecilik dönemini aşmış bulu¬nan bu münasebetler ait, karşılıklı menfaatler, hiç olmazsa, zayıf tarafa da birtakım çıkarlar sağlama bazında ce¬reyan etmektedir. Bunun yanı sıra elektronik, bilhassa dijital elektronik teknoloji, fertlere bile mahremiyet da¬iresi bırakmadığından, bilgi edinme ve alış verişi gittikçe artmakta” olduğunu belirten Gülen, küreselleşen İslam’ın geliştirilmesi düşüncesini de gündeme getirir. Ekonomik ve sosyal yaşamda meydana gelebilecek bir değişimin İslam dünyasını da yönlendireceğini belirtir.

Başbakanlık eski Müsteşarı ve bugünkü AKP milletvekili Ömer Dinçer de Cihadın sadece Türkiye’de değil bütün İslam dünyasında kaçınılmaz olduğunu vurgularken aslında ‘Küreselleşen İslam’a dikkat çekmektedir: “İslam dünyasında bugün gerçekten bir enerji birikmiştir. Buna engel oluşlar devam ettiği müddetçe İslami hareketlerin bir patlama yapacağını söyleyebiliriz. Eğer önü açılmayacak olursa ‘Yeni Dünya Düzeni’de Türkiye’deki İslami gelişmeler karşısındaki bürokratik mekanizma gibi aynı sonuçlarla karşı karşıya kalacaktır.” ‘İslam dünyasında biriken enerji’ Davutoğlu’nun oluşturduğu ‘yeni’ dış politika ile harekete geçtir. Patlama noktasına geldiğinde ne gibi sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek zordur. Ancak görülen şu ki, uluslar arası küresel sermayenin de tam desteğini alan İslamcı AKP iktidarının uyguladığı dış politika ‘küresel İslam’ eksenli geliştirilen stratejinin uygulanmasıdır.

Türkiye’nin dış politika önceliklerinin Ortadoğu ve Avrasya’ya, dahası İslam dünyasına doğru kayması, Osmanlı İmparatorluğuna benzer bölgesel bir egemenlik politikası olarak tanımlamak pek gerçekçi değildir. Ancak, küresel güçlerin stratejik ihtiyaçlarına yönelik geliştirilen politikalar ekseninde, bölgesel dengelerde etkin olmak isteyen ve buna bir biçimiyle, ‘Küresel Osmancılık’ denilebilecek bir politika olarak tanımlanabilir.

Bugünkü sürecin baş aktörü olan Davutoğlu’nun dış politikasında Ortadoğu ve Avrasya-Hazar bölgesi önemli bir yer tutar. Kerkük’ün önemine dikkat çeker ve Kürtlerin bu bölgeyi kontrol etmesini, Türkiye’nin stratejik çıkarları için ciddi bir tehdit olarak görür. Türkiye’nin “Kerkük-Yumurtalık boru hattının sağladığı avantajları unutmaması” gerektiğini sıklıkla vurgular. Özellikle “Basra körfezi ile Doğu Akdeniz bağlantısının Türkiye üzerinde gerçekleşmesi vazgeçilmeyecek bir stratejik öncelik olarak devrede tutulmalıdır… Unutulmamalıdır ki, Bağdat vilayeti Osmanlı Devleti’nin Asya’daki etkinliğinin anahtarı durumundaydı. Türkiye açısından bu durum pek farklı değildir. Dicle-Fırat suyolları ile Mezopotamya havzasının kuzeyinde bulunan bir ülkenin bu havzanın denize açılım noktalarına ilgisiz kalması düşünülemez.”

ABD, Türkiye’yi bu bölgede görevlendirmek için Irak’ın iç politik sorunlarının çözümünde destek istemektedir. Bir bakıma devletin bir bürokratı olarak Bağdat-Ankara hattının örülmesinden Davutoğlu aktif görev alıyor. Türkiye’nin bölgesel çıkarları için Bağdat ile Ankara’nın ilişkilerinin geliştirilmesi ABD’nin onayı ile olmaktadır. Örneğin ABD tarafından aranan ve ‘terörist’ listesinde görülen Şiilerin anti-Amerikancı lideri olarak bilinen Sadr’ın İran’dan Türkiye’ye davet edilerek, Irak’ta yeni ittifakların oluşması ve böylece iç politik dengelerin yeniden belirlenmesi, ABD bölgesel politikalarına uyumlu olarak yürütülmektedir. Sadr’ın ikna edilerek Bağdat merkezli sisteme dâhil edilmesi ve yeni bir Suni-Şii-Türkmen ittifakının yaratılması hedefleniyor. Bunun sağlanması ABD’nin Irak’taki işlerini nispeten kolaylaştıracağı gibi hem Kürtlerin ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmasına yol açacak, hem de Türkiye’nin bölgesel etkinliğini arttıracaktır.

Dikkat çeken bir başka önemli noktada Türkiye’nin İran’a yönelik izlediği politikadır. İki ülke ilişkilerindeki gelişme, aynı zamanda dünya küresel güçlerinin de istediği bir durumdur. Türkiye’nin arabulucu bir rol oynaması bölgedeki etkinliğinin artmasına da hizmet etmektedir. “Türk-İran ilişkilerinin bölge iç dengeleri etkileyen üçüncü boyutu Ortadoğu bölgesinin bereketli kuzey hilal hatırı oluşturan Mezopotamya-Basra ile ilgilidir. Osmanlı-İran dengelerinin de şekillendiği bir hat üzerinde bulunan Irak’ın mezhep ve etnik nitelikleriyle itibarıyla taşıdığı iç çelişkiler ve Soğuk Savaş sonrası dönemde Irak-eksenli yaşanan bunalım Türk-İran ilişkilerini gerek bu hattın jeopolitik geleceği, gerekse Irak’ın siyasi geleceği açısından önemli bir faktör haline getirmiş bulunmaktadır…” Türkiye’nin İran’a yönelik geliştirdiği dış politika açılımını iki yönlü değerlendirmek mümkündür. Birincisi, Obama’lı ABD’nin Ortadoğu politikasında meydana gelen değişikliklerle ilgilidir. ABD’nin İran ile ilişkilerini geliştirmek istemesi ve bölgedeki dengeleri yeniden belirlerken İran’a görev verme istediğini sağlamak için Türkiye’yi bir aracı olarak kullanmaktadır. İkinci nokta ise, Türkiye’nin bölgesel liderliğini kabul ettirmesinin öncelikli yolu, İran gibi güçlü ve stratejik öneme sahip bir ülkeyi etkilemesi ve yönlendirmek istemesidir. Türkiye, İran ile olan ilişkilerini bir bakıma Osmanlı-Pers ilişkileri gibi görüp algılamakta ve bölgesel bir denge ilişkisi kurmak istemektedir.

Ortadoğu’nun İslam ülkeleriyle olan ilişkilerin stratejik çıkarlar esası üzerine şekillendiğini belirten Davutoğlu, Türkiye’nin ‘kendi iç çelişkilerini aşarak’ bölgede etkinliğini arttırmanın tek yolunun ‘İslam dünyası ile oluşturacağı tarihisel ilişkiler’ olduğunu sürekli vurgular. “İslam Dünya’sının jeopolitik derinliği de Türkiye için son derece önemli stratejik unsurlar taşımaktadır. İslam Dünyası’nın uluslar arası bunalımların yoğunlaştığı alanlarda oluşmasının temele sebebi de budur. Türkiye’nin kendisinin de içinde bulunduğu bu jeopolitik alan içinde siyasi bir etkinliğe sahip olması genellikle uluslar arası stratejik derinliğin önünü açacaktır. Bu alanı fazla yok farzetmek de, bu dünyaya sırtını dönmek de jeopolitik geçiş alaları üzerinde bulunan Türkiye için sürdürülebilir bir tavır olma niteliğini kaybetmektedir.” Buna paralel olarak Türkiye’nin ‘hem kültürel, hem de siyasal alanda bölgede ciddi bir güç olacağını’ vurgulamaktadır. Yani Türkiye ile İslam dünyası arasında çok kapsamlı ilişkilerin geliştirilmesini fiilen uygulamaya koyan Davutoğlu, Hamas, Hizbullah, Müslüman Kardeşler Örgütü, El Sadır gibi geleneksel İslam güçlerinin dışında kalan örgütlerle sıkı ilişkilerin geliştirilmesinde ve onların meşru görülmesinde AKP hükümetinin izlemiş olduğu politikaların stratejisyenidir. Özellikle son 7 yıldır, Arap patentli küresel sermayenin yoğunluklu olarak Türkiye akışını sağlayan planda dışişleri bakanının politik yönelimlerinin önemli bir etkisi vardı.

“Osmanlı Devleti’nin son dönemine damgasını vuran Osmancılık, İslamcılık ve Türkçülük akımlarında bu uyum arayışlarının izleri açık bir şekilde görülmüştür. Bu konum Osmanlı idarecilerini çok daha geniş ölçekli bir strateji/diplomasi uygulamaya sevk etmiştir. Bu geniş ölçekli strateji/diplomasi çabası bir taraftan Osmanlı Devleti’nin manevra ve etkinlik alanlarını genişletirken, diğer taraftan sömürgeci büyük güçlerle Osmanlı devleti arasındaki çelişkileri ve hesaplaşmaları derinleştiriyordu. Osmanlı Devleti’nin İslam Dünyası derinliğindeki uluslar arası etkinlik alanı ile sömürgeci ülkelerin iç çelişkilerinin aynı anda arttığı dönemlerde bu konum devlete küresel ölçekli bir güç kazandırırken, bu etkinlik ile sömürgeci güçler arasındaki çelişkilerin aynı anda azalma gösterdiği dönemlerde uluslar arası baskıların yoğunlaşması sonucunda doğuyordu.” İngilizlerin bölgede işgalci bir güç olarak görülmesine karşılık Osmanlıların tersten bölgenin sahibi olarak gösterilmesi, esasen, bugünkü işgalci politikaların meşru görülmesine yönelik olarak izlenen bir politikadır. Davutoğlu, bölgesel ilişkilerde, Osmanlı yönetiminin izlediği politikaların kürsel dünyadaki versiyonunu uygulayarak, İslam dünyasının liderliğine oynamayı amaçlıyor.

Obama’nın başkanı seçilmesi ile ABD’nin dış politikası da Afganistan-Pakistan bölgesinin giderek ön plana çıktığı biliniyor. Özellikle Avrasya-Orta Asya ile bağlantılı olan bu bölgede Türkiye’nin oynayacağı role dikkat çeken dışişleri bakanı şunları belirtiyor: “Hazar Denizi, Türkiye’nin Orta-Asya’ya açılmasındaki kilit deniz havzasıdır. Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan arasında Hazar Denizi konusunda Rusya karşısında gerçekleştirilecek bir işbirliği Türkiye’nin Orta-Asya politikasının esaslarından biri olmak zorundadır. Türkiye’nin Kafkaslar-Hazar-Orta Asya bağlantı politikasının üç temel taktik prensipten hareket etmek durumundadır. 1-Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin Rusya Federasyonu içindeki statülerinin kademeli bir şekilde güçlendirilmesini temin etmek, 2- İran ile ideolojik gerilimlerle gölgelenen ilişkilerin dinamik ve rasyonel bir ekonomik işbirliği çerçevesinde sağlamlaştırılarak Rusya’nın Orta-Asya ve Kafkaslar üzerindeki etkisini dengelemek, 3- Orta-Asya ülkeleri arasında her türlü işbirliğini teşvik etmek…” Türkiye’nin bölgesel saldırgan bir güç olması için ortaya konulan bu politikalar, ABD’nin bölgesel stratejileriyle tam bir uyum içindedir. ABD, hem Ortadoğu’da hem de Avrasya kıtasında belirlediği ‘yeni’ politikalarda Türkiye’ye önemli görevler vereceği artık herkes tarafından biliniyor. Türkiye dış politikada söz konusu bu görevleri yerine getirmek için nispeten daha saldırgan bir politika izleyecektir. Irak işgali sırasında ABD askerlerinin Türkiye üzerinde girilmesinin parlamento tarafından reddedilmesinin yarattığı politik sonuçları çok açık olarak gören Davutoğlu, Afganistan için Türkiye’den beklenenleri, dışişleri bakanı olarak mutlaka yerine getirecektir. Türkiye’nin ABD’nin beklentilerine uygun olarak Afganistan’daki asker sayısını arttırarak, Asya bölgesinde aktif rol oynaması gerektiğini belirten çiçeği burnundaki dışişleri bakanı, NATO’nun saldırgan askeri küresel stratejisine tam uyumlu bir politikayı savunmaktadır. Bu politik yönelim aynı zamanda Genelkurmay tarafından da tamamen kabul edilmektedir.

Türkiye’nin son iki yıldır bölgede yürüttüğü dış siyasetin ana unsurunu oluşturan bu yaklaşım, bir bakıma ‘Neo-Osmancılık’ veya ‘Küresel Osmancılık’ olarak tanımlanmaktadır. Dış politikada böylesine ciddi bir yoğunlaşmanın sağlanması, Osmanlıların bölgesel politikalarına benzerliği nedeniyle ‘Neo-Osmancılık’ olarak tanımlanması ile Osmanlıların işgal ettiği toprakların yeniden Türk devletinin egemenlik alanına girebileceği biçiminden algılanmaması gerekir. Bu tamamen İslam coğrafyasının küresel kapitalist sisteme dâhil edilmesin ekseninde planlanan stratejinin bir parçasını oluşturmaktadır. Bölgesel güç ilişkilerinin ‘ılımlı İslam’ ekseninde yeniden düzenlenirken, Türkiye’nin iç politik dengelerinin de, buna göre yeniden düzenlenmesine gerek görülmektedir. Bunun en belirgin özelliği de, dış politikada, İslamcı faktörlerin çok daha belirgin olarak ön plana çıkmasıdır. AB’ne adaylık süreci içerisinde olan Türkiye’nin Suriye, Pakistan, Libya ile vizeleri karşılıklı kaldırmaları, aynı uygulamaları diğer İslam ülkeleriyle de gerçekleştirmek için somut girişimlerin başlanmış olması, ‘Küresel İslamcığın’ kurulmasına önderlik etmek isteyen Türkiye’nin Neo-Osmancılık politikası, Osmanlılar dönemindeki toprakların yeniden ele geçirilmesi olarak tanımlanamaz.
Bunun için ne uluslararası ilişkiler ve bölgesel dengeler, ne de Türkiye’nin ekonomik-politik durumu ve hatta askeri gücü uygundur. ‘Yeni Osmancılık’ daha çok liderlik rolü biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bunun politik yönlendirilmesi de Osmanlılara benzer bir biçimde gelişmektedir: İslamcılığın giderek ön plana çıkartılmasıdır. Temel birleşme unsuru olarak İslam faktörü dış politikada artan bir ağırlık oluşturmaktadır. Ayrıca ‘Küresel İslam Birliği Ülkeleri’nin kurulması, dünya kapitalist sistemi bakımından hesaplanan bir projedir.

Türkiye’nin bu projenin aktif gücü olmak için özellikle iki noktayı esas almaktadır. Birincisi, dış politika ekseninde, komşu ülkeleriyle ‘sıfır problem’ taktik politikasının geliştirilmesidir. Özellikle Yunanistan, Kıbrıs ve Ermenistan ile olan ilişkiler bu sürecin kırılgan hatlarını oluşturmaktadır. Dünya küresel kapitalist ülkelerin baskısıyla somut adımlar atıldı. Buna paralel olarak İslam ülkeleriyle ilişkilerinin geliştirilmesi ve bölgesel ittifakın oluşturulmasının adımları da atılmaya başlandı. İsrail-Filistin, Suriye-İsrail, Irak, İran, Afganistan, Azerbaycan-Türkiye, Ermenistan-Türkiye, Pakistan, Mısır, Libya, Suudi Arabistan gibi bölge coğrafyasında bulunun ülkelerle olan yeni dönemsel ilişkilerinin mimarı olan Davutoğlu’nun belirlediği İslamcı dış politika, uluslar arası sermayenin genel çıkarlarıyla uyumudur. Davutoğlu’nun “Biz Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Asya’da, tüm çevremizde yeni bir düzen oluşması gerektiğini düşünüyoruz” olarak tanımladığı model, küresel kapitalist sistemdir. İkinci nokta ise, Türkiye’nin iç politik dengelerinde, dış politikaya uygun ‘ılımlı İslamcı iktidarın’ pekiştirilmesidir.

BİR CEVAP BIRAK