Küreselleşen Türk-İslamcı Gülen Cemaati (III)

– Gülen’in Ordu Aşkı
İslamcı cemaatler, ordu tarafından yapılan darbeleri, stratejik çıkarları bakımından genellikle desteklemişlerdir. Çünkü her darbe, tarikatların stratejik çıkarlarına hizmet etmekte, kendilerine rakip olabilecek bütün ilerici ve devrimci kuvvetleri ezmektedir. 1980 yılında, devlet elden gidiyor diye fetvalar veren Gülen, devletin bütün kurumlarını siyasal sürece müdahale etmeye çağırıyor: “İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriyet duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet…”  İlginçtir, 12 Eylül 1980 Askeri darbesinde sonra, sıkıyönetim mahkemesi tarafından arandığı iddia edilen Gülen, İzmir’de Diyanet İşler Başkanlığı’nın bir memuru olarak, camilerde, halkı, darbecileri desteklemesi gerektiğine dair vaazlar vermekteydi.
Politik İslamcı hareketin en etkin liderlerinden biri olan Gülen’in 26 Aralık 1986’da orduya ilişkin değerlendirmeleri şöyledir; “Yayınladığımız ilmi, edebi ve ahlaki bir dergi olan Sızıntı’da hiçbir zaman siyasi ve ideolojik, milli birlik ve bütünlüğü bozucu, milli ve ahlaki değerlere ters, suç teşkil eden herhangi bir yazı yayımlanmamıştır. Bilakis çeşitli zamanlardaki sayıları incelendiğinde daima ordumuzun ve emniyet güçlerinin yanında olarak, hitap ettiği okuyucularına asayiş ve huzurun telkinini yaptığı görülecektir…”
Askeri darbeleri ve orduyu hemen her dönem destekleyen Gülen, bir başka yazı da şöyle diyor: “Her milletin tarihinde askeri bir tepe varlıktır… Bir de anadan doğma asker-millet vardır. O, asker doğar, askerlik türkülerinden ninniler dinler ve asker olarak ölür. Âşıktır askerliğe, serhat boylarına, akına ve kavgaya… Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçilmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam…”   Kemalist düzene karşı olan İslamcılar, neden Kemalist olmakla övünen orduyu darbe yapması için göreve çağırmaktadırlar. Çelişkili gibi görünen bu durum, aslında, bu iki yapının ideolojik ve politik görüşlerinin esasen olarak aynı temeller üzerinde yükselmesinden kaynaklanmaktadır.

– Gülen’in Devlet İçerisindeki Örgütlenme Stratejisi
Gülen hareketinin izlediği politika’da devlet ve devleti içten ele geçirme esaslı bir durumu teşkil eder. Bu nedenle hangi biçimde olursa olsun devlete yakın durmayı tercih ederken, siyasilerle de iletişimi hep dolaylı olmuştur. Dahası devlet içerisine nüfuz ederken, güncel politikanın dışında durma görüntüsü verir ve hatta devletin kararlarına kesintisizce uymayı esas aldığını belirtir.

Politik İslami hareketin en güçlü örgütlenmesine sahip olan Gülen şunları belirtiyor: “Adliyede, Mülkiyede veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim ünitelerde bizim garantilerimizdir. İstikbale yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin. Hatta bu sistem devam ediyor. Bu sistem içerisinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmemiz lazım. Aşmaları lazım. Bu da meselenin diğer bir yanıdır. Kuvvet dengesi olmadığı bir yerde kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik-taktik yerinde sizin kalbiniz önemli… İster mülkiyede çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliyede çalışan arkadaşlarımız olsun herkes için söz konusudur bu. Sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerilere gitme. Erken vuruş diyeceğim çıkışlar yapılırsa, dünya Cezayir’deki gibi başlarını ezer. Zayiata meydan verilmemeli. Bu açıdan ister o daireden ister diğer daireden arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir.
Fakat ben kuvvet dengesi olmadığı için şahsen o yol yerine, böyle kendi düşüncemi yayma, kendi düşünce sistemim adına varlığı, her tarafı fethetme, ele geçirme yolunu şahsen tercih ederim, Hususiyetle öyle devlet memuru olarak arkadaşlarımız kahramanlık yapmazlar, fuzuli kahramanlık olur. Gereği yoktur o tür şeylerin… Başka kuvvetler var bu ülkede. Değişik kuvvetleri hesap ederek, böyle dengeli, dikkatli, tedbirli temkinli yürütmekte yarar var ki geriye adım atmayalım…. Anayasal müesseslerdeki kuvveti cephenize çekmeden her adım erken. Kirama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp, taşıyabilecek güce ulaşacak ana kadar, o kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizden olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseslerdeki kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır…”   İslamcı hareketin devlet içerisinde örgütlenerek iktidarı ele geçirme stratejisinin en iyi uygulayıcılarından Gülen’in, AKP hükümetinin üzerinde ciddi bir ağırlık ve etkisi olduğu biliniyor.  Erdoğan ile yakın ilişki içerisinde olduğu söylenen Gülen’in bu bakış açısı genel olarak İslami örgütlerin politik yönelimlerini yansıtmaktadır. Yani siyasal sistemi ‘yumuşak’ bir geçişle ele geçirmeye çalışan,  politik İslami güçler devlet kurumlarının önemine ve etki gücüne bağlı olarak bir örgütlenme planı oluşturmuş bulunuyorlar.
 
Özellikle AKP’nin hükümet olma süreci dikkate alındığında, İslamcı akımların sistem içerisinde örgütlenmede ciddi bir avantaj elde ettikleri görülüyor. Özellikle bütün bakanlıklarda kadrolaşmasını en üst düzeyde tamamladığı, İslamcı oldukları iddiasıyla, geçmiş dönemlerde görevden alınan birçok bürokrat ve memur da yeniden görevlendirildi.
 Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, Tarım Bakanlığı, Kültür Bakanlığı ve bunlara ait bütün genel müdürlüklerin, bölge ve il müdürlüklerinin çok önemli bir kesimi değiştirildi. Atananların tamamı İslamcı gelenekten gelen kadrolardır. Bununla sınırlı kalmayan hükümet, özellikle devletin bazı temel kurumlarında da ciddi bir kadro tasfiyesine yönelmiş, yerine İslamcı olarak bilinen ve daha çok Gülen cemaatine yakın olan kesiler getirilmektedir.
Politik İslami güçlerin ya da cemaatlerin devletin temel kurumlarındaki örgütlenmelerine ilişkin  ‘Başbakanlık Takip Kurulu’nun hazırladığı rapor sorunun önemine ilişkin bize, temel bir veri sunmaktadır. Gülen Cemaatiyle ilişkisi olan ı için şunlar söylenmektedir: “60 yakın vali, 400’e yakın vali yardımcısı, 450 civarında kaymakam, 150’den fazla yargıç ve savcı, 600 civarında öğretim görevlisi, 200 müftü, imam ve müezzin, 200’den fazla İçişleri Bakanlığı bürokratı, 200 civarında Emniyet Genel Müdürlüğü üst düzey personeli, çok sayıda Sağlık Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığı Bürokratı” gibi devletin üst düzey bürokratlarının Gülen cemaatiyle ilişki içerisinde olduğu iddia edilmektedir.   Hatta ‘405 kaymakam, 382 vali yardımcısının tarikatlarla ilişkisi olduğu için halklarında soruşturma açılması talebinde bulunuldu.   Tabi ki, istenilen soruşturma ve görevden alma talebi hiçbir koşulda yerine getirilmediği gibi daha 1998 yılı içerisinde polis olmak için başvuran 12.300 kişiden % 55’nin İmam Hatip mezunu olduğu ve bunların önemli bir kesiminin de polis sınavlarını kazandığı ya da kazandırıldığı belirlendi.  Diğer bir ifadeyle toplumun değişik kesimlerden gelen tepkilerin etkisizleştirilmesi için bir kaç İslamcı bürokrat görevden alınırken, aynı zamanda tarikatlarla ilişkisi olan yüzlerce kişiler devlet kurumlarına memur olarak alınmaktadır.

İslamcı cemaatlerin ordu içerisinde de örgütlenme çalışması yaptıkları bilinmektedir. Örneğin, F. Gülen cemaatinin bu yöndeki faaliyetleri bilinmektedir. Keza, yine MİT raporlarına yansıtıldığı kadarıyla; subayların % 2’sinin tarikatlara yakınlık duyduğu ifade edilmektedir.

– Küresel Kapitalist Sermaye’nin Merkezindeki Gülen Hareketi
21.yüzyıla girerken, diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de ‘İslami sermaye’ kendisini kapitalist sistemin bütün kurallarına uyarlıyor. Örneğin, borsa sistemine girmek, bankacılığın faiz sitemine uyum sağlamak, serbest piyasa ekonomisinin kurallarına göre çalışmak ve özelleştirmeyi çok açık olarak desteklemektedirler.
Öyle ki ‘İslami sermaye’ kavramından dahi rahatsız oluyorlar. MÜSİAD eski başkan yardımcısı Natık Akyol da “Sermayenin dini olmaz. Global akışkan bir özelliğe sahiptir…”diyor.  İhlâs grubu, İslami kesimde yapılan bu tartışmalara kendi cephesinden noktayı koydu: “Sermayenin İslamcısı falan olmaz. Sabancı nasıl çalışıyorsa biz de aynı şekilde çalışıyoruz…”   İhlâs grubu da, ekonomik ve siyasal karakterini, Sabancı üzerinde açıklamayı uygun görüyor. Çünkü onlarda biliyorlar ki para ekonomisi toplumsal ilişkilerde belirleyici bir rol oynar. Diğer bütün faktörler sadece para ekonomisinin birer aracıdırlar.  Çünkü sermayenin dini, imanı olmaz. Ama bir ideolojisi var; kapitalizm. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi sıfatla ifade edilirse edilsin, sermaye; kapitalizmin varlık nedenidir ve onun çıkarlarını koruyan en önemli araçtır. Sermaye, farklı ülkelerde, farklı uluslarda ve dinlerde olan kurumları yakınlaştırıyor, iç içe geçiriyor, ortak çıkarlar üzerinde birleştiriyor. İran İslamcı sosyologlardan Dr. Ali Şeriati din-para ilişkisini, “Din, paraya bağımlı oldukça kimse onu tanımaz; kurucusu para olan bir din, yine o paranın koruyucusu olmak zorundadır”  diyor.
 
1996-1997 yılı verilerine göre 25 sektörde toplam 2048 şirkete, 2004 verilerine göre ise 33 sektörde 2267 şirkete ulaşan İslamcı sermaye grupları güçlü finans kaynakları ve edinmiş oldukları sermaye birikimi ile Türkiye ekonomisi üzerinde ciddi bir ağırlığa sahip olmuş durumdadırlar.  İslami şirketler arasında bir gruplandırmayı somutlaştırdığımızda: Birinci grup, sermayelerini uluslararası alana açarak büyük yatırımlara yöneldi. Kurdukları onlarca fabrika ve şirketlerde; 800 binin üzerinde ücretli işçi çalıştırılmaktadır. Muazzam bir artı değer sömürüsü gerçekleştiren İslamcı şirketler sisteme tamamen adapte olmuş durumdadırlar. Bugünkü hareket halindeki sermayeleri milyar dolarlarla ifade edilmektedir, metalürji sanayinden otomotiv sanayisine, enerji üretiminden kimya sanayine, gıda sanayisinden hizmet sektörüne kadar birçok alanda yatırımlara yönelen, özelleştirme kapsamında bulunan bankalar, THY- TELEKOM, PETKİM, Çimento, Demir-Çelik, TEKEL gibi stratejik KİT’lere talip olma gücüne ulaşmış büyük sermaye gruplarıdır

1980’lerden sonra Askeri darbecilerin onayı ile Türkiye’de uygulanmaya konulan ve İslami ekonomik yapıda somut bir model olarak kabul edilen Finans kurumlarının faaliyetleri devlet tarafından sürekli desteklendi. Özellikle uluslararası İslami bir örgüt olan Rabıta’nın ekonomik ve politik faaliyetlerine uygun bir yapı oluşturan Finans Kurumlarının Türkiye’de yalgınlaştırılmalarında ve ciddi bir ekonomik güce dönüşmelerinde hem devletin hem de uluslararası İslami finans ve ticari kurumlarının çok ciddi bir etkisi bulunmaktadır.

Özel Finans Kurumlarının(ÖFK) ilişki içerisinde olduğu uluslararası İslami ekonomik kuruluşlardan bazıları şöyle sıralanmış: “İslami Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü, Harvard İslami Finans Bilgileri Programı, Online Üniversite, İslami Bankacılık Konferansları Rehberi, İslami İş ve Finans Dünyası, Finans Araştırmaları, Uluslar arası İslami Finans Forumu, İslam ve Ekonomi, Bahreyn Bankacılık ve Finans Enstitüsü, Kuveyt Bankacılık Enstitüsü , Suudi Arabistan Bankacılık Enstitüsü, İslam Bankacılık Literatürü, İslam Kalkınma Bankası, İslami Finans Kuruluşları İçin Muhasebe ve Audit Organizasyonu, Kuzey Amerika Arap Bankacıları Birliği.  (DEVAM EDECEK)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × 3 =