Kriz mi, ikaz mı?

Türkiye’de ekonomi alanında kriz ile, jeofizik alanında deprem arasında ilginç bir benzerlik olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin bir deprem kuşağı üzerinde olduğunu bildiğimiz ve sonuçlarını zaman zaman en canlı şekilde yaşadığımız halde, sâkin dönemlerde depremi unutuyoruz, hatta yerleşimimizi sanki hiç deprem olmayacakmış gibi yapıyoruz. Benzer şekilde, ekonomi alanında da kriz potansiyeli taşıdığımızı biliyoruz, hatta zaman zaman derin krizler yaşıyoruz. Ama iki kriz arasındaki sürede kriz olgusunu tamamıyla unutuyoruz. Son krizin hikâyesi de aynen böyle; kriz olacağı belli idi, ancak krizin zamanı ve şiddeti kestirilemiyordu.

Krizin olacağı belli idi. Zira, Türkiye verimsiz bir ekonomik alt-yapı üzerinde yüksek carî açık oluştururken, finansal serbestleştirme politikasını ısrarla sürdürmekte ve yüksek faiz pahasına carî açığı finanse etmektedir. Sarmal şeklinde birbirini besleyen bu süreçte, yüksek carî açığa rağmen döviz kurunun baskılı seyri kriz göstergesi olarak algılanmamakta, hatta siyasîler tarafından ekonomiyi rahatlatan bir kanal olarak görüldü ve halka öyle gösterildi. Ekonomide krizin algılanmasını körelten olgu siyasettir. Çünkü baskılı kur, enflâsyonun denetlenmesinden, bütçe açığını küçültmesine ve ekonomide geçici bolluk görüntüsü oluşturulmasına dek birçok alanda halkı aldatmada siyasîlere yalancı kozlar veriyordu. Seçim dönemine girilirken böylesi kozlar varolan siyasal kadro için fevkalâde önemli görüldü. Bu süreç, halkın çıkarları üzerinden kazanç sağlayan borsa parazitlerine de önemli avantajlar oluşturuyordu.

Ama bu gidiş kriz tohumlarını da barındırıyor ve besliyordu. Kurun dalgalı olması da, finansal serbestleştirme koşullarında krizi önleyecek esneklik sağlayamıyordu. Zira, piyasa koşullarında oluşan kur, teorik beklentilere uygun olarak dış ticaret dengesine göre değil, kamu kesimi borçlanma gereksiniminin yol açtığı yüksek faiz politikasına göre gerçekleşiyordu. Ekonomiyi krize sürükleyen kısa devre işte tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Zira, dış ticaret açığının döviz kurunu yükselterek dengeyi sağlaması gerekirken, monetize edilemeyen kamu kesimi borçlanma gereksinimi faiz haddini yükselterek döviz arzını yükselterek kuru baskılıyordu. Kurun enflâsyonun gerisinde kalması döviz üzerinden sağlanan reel faizin nominal faizi de aşacak şekilde yüksek oluşmasına neden olurken, kurun denge seviyesini dış ticaret dengesizliğinden uzaklaştırarak, yüksek faizin cazibesine bağlamış oluyordu. Ancak bu süreç, kısa dönemde sorunu perdelerken, uzun dönemde kronikleştiriyordu, çünkü carî açığı finanse eden döviz girişi bir süre sonra daha yüksek değerle yurt dışına çıkarken carî açığı büyütüyordu. Yüksek faiz politikasının ertelediği kur devalüasyonu enerji birikimi oluşturarak, en ufak bir kıvılcımda patlamaya hazır potansiyel güç oluşturuyordu. Nitekim, FED’in faiz yükseltmesiyle uluslararası piyasalarda yaşanan hareketlenmenin Türkiye’deki yansıması kriz şeklinde ortaya çıktı.

Bu noktada yaşanan krizi tanımlamanın yanında, bunun bir öncü kriz mi, yoksa tüm birikimin boşaldığı net durum mu olduğunun saptanması gerekmektedir. Şimdilik görülen o ki, kur yükselişi ancak enflâsyonu yakalamıştır. Bu durumda, birikmiş potansiyel enerjinin boşalmış olduğu düşünülüyor olmakla beraber, ileride benzer birikimin olmayacağı yönünde bir işaret görülmemekte, tam tersine, aynı politikaların süreceği yönünde bariz belirtiler bulunmaktadır. 

Merkez Bankası’nın beklenenden fazla faiz yükselişine yönelmesi, bir yandan kurların, diğer yandan da enflâsyonun denetlenmesi amaçlarına yöneliktir. Faizlerin yükseltilmesi hem bütçede yük oluşturarak kamu harcamalarını sınırlar, hem de işletmelerin girdi maliyetlerini yükselterek marjinal üretim alanlarının çökmesine ve ücretlerin baskılanmasına neden olacaktır. Bütçe açığının ve işletmelerin maliyetlerinin yükselmesinin neden olacağı enflâsyon da dar ve sabit gelirliler üzerinde yük oluşturacaktır. Kısacası, faizlerin ve döviz kurunun yükselmesi doğrudan ve dolaylı yollardan dar ve sabit gelirli halkın üzerine yük bindirecektir. Ekonomini  genelinde ve halkın bir bölümü üzerinde oluşan yüklere mukabil, düşük kur uygulandığı dönemlerde döviz biriktirenler hem faiz hem de kur yükselişinden yarar sağlamış olur. Faiz yükselişinin bir başka etkisi de, marjinal işletmelerin kayıt dışı alana kaymaları şeklinde ortaya çıkacaktır.

Depreme ve krize karşı bu denli kayıtsız kalabilen bir toplumun siyasal kararlarında bilinçli olması beklenmez! Deprem kadar krizi de “Allah’ın işi!” olarak gören bir toplumun başında dinci iktidarın başarı şansı, doğal olarak, yüksek olur!

Gelecek sefer, ABD’de FED’in faiz yükseltme politikasına eğilmek üzere!..

__________________

* Prof. Dr.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 + 6 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.