Kriz siyaseti, siyasetin krizi

Enteresan bir seçim dönemi yaşadığımız söylenemez. Kazanacak olan belliydi, ikinci gelecek olan belliydi. Hatta üçüncü ve dördüncü gelecekler de belliydi. Beşinci bir unsurun devreye giremeyeceği de… Temsil oranının çok yüksek geleceği de… Ancak yine de, ilginçlikler yok değildi 12 Haziran seçimlerinde. Mesela, Türkiye Komünist Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi, Ergenekon davası, Kıbrıs konusu ve Kürt sorununda olduğu gibi seçim pusulasında da yan yana idi…

Bunun yanı sıra, Fatih Camii’ni bombalama planları yap(tır)makla suçlandığı bir davanın baş sanığı durumundaki (emekli 1. Ordu Komutanı) Çetin Doğan’ın, muhafazakâr siyasetin ağırlığıyla malûm olan Fatih, Eyüp, Zeytinburnu, Esenler, Gaziosmanpaşa’dan mürekkep İstanbul 2. Bölge seçmeninden oy istemesiydi. Doğan’ın siyaset danışmanlığını kimler üstlendiyse, kendilerini içtenlikle tebrik etmek istiyorum…

Bununla birlikte, hâlâ gerçekliğine inanmakta güçlük çektiğim bir diğer konu da, Ergenekon zanlısı olarak tutuklu bulunan Tuncay Özkan’ın ziyan olan 10 bin oyuna ilişkin. Haberlere göre, Kadıköy bölgesinden -1.Bölge’den- aday olan Özkan’a oy veren yaklaşık 10 bin kişi, aynı zamanda CHP’ye de oy vererek, ulusalcılar arasında da “bidon kafalı”, “örümcek beyinli” ya da “kara cahiller” olabildiğini ispat etmiş oldu… Böylelikle AKP, tam da seçim öncesinde belirtmiş olduğum üzere muhalefetin basiretsizliği, daha açık söyleyeyim “desteği” sayesinde iktidarını pekiştirdi ve “İstikrar sürsün” şiarı halk nezdinde öne çıktı. Neticede, Erdoğan ve kadroları, Kılıçdaroğlu mantığıyla yürütülen muhalefetin etkisi ve yine Kılıçdaroğlu’nun deyişi ile “rahaaaat bir nefes” aldı…

Hepsi bu kadar değil… Daha başka eksantriklikler de söz konusu. 1960 Darbesinin dinamik subaylarından biri ve Ülkücü-Milliyetçi Hareket’in daimî lideri olan Alparslan Türkeş’in iki oğlundan biri Yıldırım Tuğrul Türkeş MHP’den, diğer oğlu Ahmet Kutalmış Türkeş ise 1960 Darbesi’ni yapanlara lanet okuyan AKP/AK Parti’den milletvekili oldu. Elbette seçimlere bakıp da, ‘Türk solcuların desteklediği Kürt milliyetçiliği’nin aday isimlerinin başarısını görmezden gelmek, büyük haksızlık olacaktır. EMEP’li Levent Tüzel, eğer yanılmıyorsam, demokrasi tarihimizde bir bağımsız adayın aldığı en çok oyla Meclis’e girerken, diğer adaylar da güçlü bir destek buldu. Bu yüzden, kim ne derse desin, okuma-yazma bilmeyen insanları bile iple-mezurayla sandığa götürmeyi başarabilmesi, Kürtçü “sivil” toplumun ne kadar iyi örgütlendiğini, nasıl çalıştığını gösterdi ve bu, bilhassa CHP teşkilatlarına –tıpkı tutuklu vekiller konusunda takınılan tavırda olduğu gibi- rol model olacak türden bir marifetti. Bu noktada, AKP’nin yerini alabilmesi için, CHP’nin önce BDP’leşmesi gerektiğini söylemek, durumun garabetini göstermeye sanırım yetecektir.

Bağımsızlar Blok’ununkine benzer surette bir başarıyı, tüm sıkıntılarına rağmen Türk milliyetçilerinin de elde ettiğini ve MHP’nin kirli siyasete karşı “Yıkılmadım ayaktayım” dediğini görmüş bulunuyoruz. Burada, insanın aklına 27 Nisan muhtırasından 22 Temmuz seçimlerine kadar, 2007’de, sivil siyaset dışı güçlerin desteğiyle istisnasız her gün en az bir şehit haberinin gündemi oluşturduğu zamanlar geliyor. Demek ki, askerlerimiz katledilmeden de, iktidarın sandalye sayısı azaltılabiliyor ve Meclis’te ikiden fazla partiye yer bulunabiliyormuş…

Ancak seçim tantanası bu kadarla bitmedi ve ilerleyen günlerde anlaşıldı ki, iş seçilmekle kalmıyor. Zira 13 Haziran’da Türkiye’nin demokrasi-bürokrasi gerilimi bir kez daha ortaya çıktı ve kendilerini “devlet elitleri” olarak addeden atanmış memurlar, “siyaset elitleri” olan seçilmiş temsilcilerden daha güçlü olduklarını gösteren bir hamlede daha bulundu. Bu misyonla çalışan ve “darbe piçi” sıfatındaki Anayasa Mahkemesi, Yüksek Öğretim Kurulu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu gibi organların yakın geçmişteki icraatlarını hatırlamak, bu kurumların gerçekte meşruiyetinin bile olup olmadığını sorgulamak, demokrasiye inananlar için bir borç niteliğindedir deyip, sözü, Olympos’un ateşi kıvamındaki gündeme bağlayalım.

Sözünü ettiğim bu sistemin dişlilerinden biri olan Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı, geçen hafta Anayasal görev ve yetkilerini aşarak Hatip Dicle isimli seçilmiş vekilin vekilliğinin düştüğünü ilân etti. Hâlbuki vekillikten düşürme yetkisi, açık hükümlerle ifade edildiği üzere TBMM’ye aittir. Sadece bu seçim sürecinde bile, yurtdışında yaşayan seçmenlerin oy kullanımını kısıtlayan düzenlemesiyle, AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesinin önünü almayı hedeflediği aşikâr olan tedbirleriyle ve nihayet bir ölü, onlarca yaralı, milyonlarca liralık da zararın bilanço edildiği bir toplumsal karmaşa ve kaosa yol açan “BDP destekli adayların adaylıklarını iptal eden karar”ıyla YSK, memleketteki “bürokratik akıl” sorununu ayan beyan ortaya koymuştur: Türkiye’nin sorunu, devlet sorunudur!

Peki, sonuç nereye varacak? Buna ben cevap veremem. Ancak belirtmeliyim ki, iktidarı pekişen vekillerin -hele ki Adalet Bakanlığı yapmış Bekir Bozdağ’ın- hâl ve tavrı nedense hiç sempatik değil. Oysa bu ülke, “yıllardır özlemini duyduğu gerçek lider”ine, yine bir YSK kararının etrafından dolaşılarak kavuşturulmamış mıydı? Bu konuda belirleyici olan, kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde Baykal’ın olgunlukla katkı sunduğu bir Meclis paketi olmamış mıydı? Bu dindar olduklarını “gösteren” insanlar, Kuran’ın hakikate sadık kalmaya davette bulunduğunu nasıl oluyor da unutuyor? Merve Kavakçı için gözyaşı döken sizler değil miydiniz? 12 yıl önce Ecevit’in faşizan tavrının yarattığı o manzara ve mağduriyet, ne çabuk hafızalardan silindi? …Adalet ve Kalkınma Partisi, nefret ettiklerine benzememek için siyaset oyununu âdil oynamak zorundadır. Aksi takdirde, ürettiği siyasetle kriz çöz(e)meyenler, kriz siyaseti üretmekle kalırlar ve %23’ü %1’e indiren o kutsal “milli irade”, %50’yi de %5’e indirmeyi de bilir. Seçimlerde muhaliflere “Dürüst ol, dürüst!” diyen Sayın Başbakana düşen görev, gasıplık değil, “dürüst” olmaktır!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one + ten =