KRİZLER GEÇİDİ

Küresel boyutta çifte krizler koridorundan geçiyoruz. Bir yanda kapitalizmin krizini yaşarken, diğer yanda da pandemi krizini içimizde hissediyoruz. Cümle böyle başladı, ancak pandemi krizi sağlık alanında oluştuğu halde, unutmayalım ki, salgının başlangıcı, sağlık kurumlarının salgına yaklaşımı, kapitalistlerin emekçilerin sağlığını umursamazlığı ve devlet aygıtının da sermaye birikimini öne alırken halkına göz boyamacı önlemler sunuşuyla pandeminin de kapitalizmle birebir ilişkide olduğunu unutmayalım. Sağlık ve kapitalizm konusunda şimdilik bu kadarla yetinelim ve asıl konumuz olan ekonomik krizin küresel ve Türkiye düzeyindeki salınımlarını irdelemeye geçelim.

Son küresel kriz çeşitli aşamalardan geçerek günümüze kadar gelirken ne yeni bir teori oluşturuldu ne de pratik ve piyasa güçleriyle tünelden çıkış yolu bulunabildi. Devleti, üretim ilişkileri ve onunla gelişen sınıf mücadelelerinin aldatıcı objektif görünümü ile tarih sahnesine çık(artıl)mış bir örgüt olarak değil de, burjuva anlayışıyla objektif ve halkına hizmete kendisini adamış, ekonomi ve sosyal olaylar üzerinde hâkimiyeti olan bir aygıt olarak ele almanın kaçınılmaz sonucu olarak, gerek krizin çıkışında gerek önlenememesinde fevkalde yanlış kamu politikaları tarih sahnesine oturtulmaktadır. Burjuva ana-akım öğretisinin doğal sonucu olarak devlet hakkındaki böylesi çarpık ve yanlış algılama ile devlet ve yanında kapitalizmin bazı kurumları suçlanabilmekte, ama ne gariptir ki, sermaye bu durumdan halklar kadar şikâyetçi olmadığı gibi, sistem de fazla bir zarar almamakta, belki de kendi yolunda gelişmektedir. Demek ki, bakışımızda atlanan bir nokta bulunmaktadır. 

Tanı koymada yardımcı olabilecek şekilde kısaca kapitalizmin İkinci Paylaşım Savaşı ertesinden günümüze kadarki sürecine bir göz atalım. 1929 Krizi ertesinde İkinci Paylaşım Savaşı’nı izleyen yıllarda iki teori ortaya çıktı. Biri 1936 tarihinde Genel Teori adıyla yayınlanan kitapla sosyal devlet politikalarının temelini atan Keynesgil yaklaşım, ikincisi ise 1938 tarihinde Walter Lippmann Kolokyumu ile ilk toplantılarını von Hayek başkanlığında yapan neoliberalizmin temellerinin atıldığı girişimdir. Benzer tarihlerde gelişen görüşlerden, komünizmin batı dünyasında korkulu rüya gibi dolaştığı günlerde Keynes’in öne çıkması kaçınılmazdı. Askeri darbelerin demokratik gelişmenin önünü tıkadığı görüşüne analojik olarak, Keynes teorisi de sistemin insancıl dönüşüm yapmasının önünü kestiği açıktır. Bu konuyu da başka bir yazıya bırakarak Keynes yaklaşımının özüne bakalım. Görüşün özü Marks’ın arz fazlası teorisine karşın talep yetersizliği görüşünün uygulanmasının sağlanması ve böylece yoğun işsizliğin önü alınarak komünizm belasının uzaklaştırılmasıdır. Benzer tepki 1871 Paris Komünü idaresinden ürkerek, Adolph Wagner’in de telkinleriyle ilk sosyal devlet deneyimini kuran Otto von Bismarck’da da görülür. Sosyal devlet yaklaşımının mantığı gelir dağılımı düzenlemeleriyle toplam talebi yükseltip, sermayeye genişletilmiş piyasa sunumuyla ulusal geliri artırmak ve istihdam olanaklarını yükseltmektir. 

Avrupa’da uygulanan ve 1970’lerin ortalarına dek sürdürülen sosyal devlet politikalarının çöküşünden sonra devlet politikalarının tükendiğini fark eden sermaye bu kez de işin başa düştüğünü algılayarak küreselleşme dayatmasıyla yerküreyi fiziksel olarak, finanslaşma süreciyle de gelecek piyasaları şimdiye çekerek finansal araçlarla üretim ve tüketim faaliyetlerinin hizmetine sundu. Görülüyor ki, gerek sosyal politikalar gerek neoliberalizm olarak anılan küreselleşme ve finanslaşma tek amaca yönelikti; denetlenemez şekilde yükselen arza talebi uyarlayarak arzın talebe eşitliğini sağlamaktır. Ancak, bu önlemler de yetmedi ve krize girdik. Kısa anlatıma şöyle bir bakarsak; sosyal devlet politikaları, küreselleşme ve finansallaşmayı da kapsayan neoliberalizm ve krizi de kapsayan politikalar ve devinimler paketi hep aynı amaca yönelik, yani talebi arza ya da bu durum yapay süreçlerle başarılamayınca daha derinden sistemin organik çözümü olarak arzı talebe eşitlemek üzere kriz devreye girdi. İşte, bu manzara bize, krizin nasıl bir sermaye dinamiği olduğu ve insanların acı çekmesi hiç dikkate alınmadan, sistemin kendisini kurtarma çabası olduğunu anlatmıyor mu? Şöyle ki, kriz çöküşe dayanamayan bazı firmaları çökerterek, yani bu kez arzı kısarak arz talep eşitliğini sağlamaya çalışmaktadır. Kısacası, deprem gibi, kriz de bizzat sistemin kendi yararına yönelik devinimidir. Ne var ki, arz talep eşitliği sağlanamadığından dolayıdır ki kriz içinde devam ediyoruz. Bu konuda devletin elinde Keynesgil vb araç da yoktur, zira talep yükseltme politikaları tüketilmiştir. Artık “shoppingfest” vb gibi talebi genişletme politikaları da etkinliğini yitirmiştir. Üstelik bu tür politikaların aşırı zorlanması ekonomide ileri düzeyde verimsizliği de gündeme getirerek, sistemin kendisini yeniden ayağa kaldırmasını güçleştirecektir. Sistem giderek alanını küçülterek gücünü korumaya çalışmaktadır. O nedenledir ki, kapitalizmi eleştirmeden dünya nimetlerinin yoksulluğun artması karşısında dar guruplar içinde dolandırılmasını ya da silah vb üretimine yönlendirilmesini saflık olarak algılamak gerekir. Sistem kendi devinimini sürdürürken sürece destek olarak şu anda yapılacak şey yeni teknoloji ile eski teknolojileri sahneden kovarak yenilenen sermayenin yükselişe geçmesini sağlamaktır. Ancak, teknolojinin geldiği düzey de yeni teknoloji yaratmada artık eskisi kadar güçlü değildir. Çünkü olması gereken gelişme trend olarak yükselme değil, basamak olarak sıçramaktır, belki de bilgisayar teknolojisini de geride bırakacak ileri düzey teknoloji olabilir. Bu da çok zor bir iştir. 

Meseleye böyle bakınca, burjuva devletinin yapacak bir şeyi olmadığı sezilir. Fikir denemeleri olarak krizden denetimli olarak ya da ani çıkış gibi tezler farazidir ve sistem-içi düşünce mekanizmaları olduğundan bizatihi bu sisteme de yararı yoktur, çünkü bu görüş devleti üretim ilişkileri ve onun üzerinde yükselen sınıf mücadelelerinin tarihsel ajanı olarak değil, görece bağımsız toplumu ve üretimi kısıtlı hâkimiyetiyle düzenlemeye çalışan ve buna başat olabilen aygıt olarak geliştirilen yanlış görüştür. Oysa devlet böyle bir şey değildir. Hal böyle olunca da sermayenin kendi içindeki mücadeleyi algılayamaz ve çözümleyemez, kaldı ki algılasa da elindeki araçlarla çözemez. Ciddi yeni teknolojik atılım yaparak eski teknolojinin yerini alacak yeni firmalar oluşmadıkça kriz salınacaktır. Şans mı yoksa bela mı bilemem, ancak eğer kovid çok sayıda, özellikle de yaşanan mali çöküşleri firma yapısı itibariyle karşılayamayan firmaları piyasadan silerse, onarın yerini de alarak ya da kendi bünyesinde büyüyerek daha güçlü monopol konumuna geçen firmalar halkın büyük bölümünü ölüm ya da yoksullaştırma ile devre dışına atarak, tam çıkış değil, ama teknolojik olarak kendisini yenileyemeden biraz kapitalist rahatlama sağlayabilir. Dikkat edelim, lütfen, bu analizde insan yoktur, mekanik, piyasa ilişkileri vardır. Kapitalist sistem insan odaklı değildir ki, analizde de insan olsun!

Türkiye’ye gelince krizinin başka veçhesi ile karşılaşıyoruz. Dünya kriz yaşarken, merkezlerdeki çöküşün hızı çevresel ekonomiler ve Türkiye çöküş hızına dayanır. Şöyle ki, genel kriz yaşanırken, merkez ülkelerdeki çöküş hızının yavaşlaması çevresel ekonomilerin hızlı çöküşü pahasına gerçekleşir. Kapitalist sistem merkezden çevreye genişler ve aynı yönde krizini yayar. Bu nedenledir ki, ulusal gelir hesaplamalarında ya da zenginliklerde tek ülke ele alınamaz. Merkez ülkelerin bugünkü varsıllığı çökertilmiş çevre ekonomilere dayanıyorsa, bunların ortalaması kapitalizmin gerçek resmidir. Buradaki merkez çevre Gunder Frank’ın işaret ettiği bağlamda düşünülmez; bir ekonomide sermaye merkez, etrafı ise çevredir. Bu nedenle, çevre merkez ilişkisi ABD’de de olur, Türkiye’de de yaşanır. Ancak, unutmayalım ki, küreselleşme ve finanslaşma politikaları ve bu politikaların suhuletle uygulanmasını sağlayan Washington Uzlaşması gibi kurallar merkez ülkelerde konuşlanmış gelişmiş sermayenin çevresel ekonomileri, hatta oralardaki sermayeyi de sömürerek çökertme vasıtası işlevi görebilmektedir. Ne İstanbul Kanalı boştur, ne bu denli hızlı yapılan tüneller, metrolar, karayolları vs. nafile yapılmaktadır; bütün bunları dünya kapitalizminin krizi ve ülke halklarını geleceğe borçlandırarak merkez sermayenin anlık da olsa nefes alması olarak görürsek, kapitalizm sürecini de ve bu süreçte devletlerin işlevlerimi de daha iyi kavrarız. Türkiye derin ekonomik kriz yaşarken giderek daha başka sürpriz projelerle de karşılaşabiliriz; iktidar bunları kendi uzak görüşü olarak halka yansıtabilir. Böylesi yabancı menşeili ve ortaklık şeklinde girişilen projeler ilk anda ekonomiye döviz sokarken siyasete nefes aldırabilir, hatta yaşanan parıltılarla oy dahi sağlayabilir. Bu nedenle iktidarın özellikle de çökerken sarılabileceği ve seçmene satabileceği önemli projelerdir bunlar. Ne var ki, kıyıya vuran dalga ilk anda bol su getirir, ama çekilirken kıyıdakileri de alır götürür. Ülkenin bugünkü manzarası! Bugünkü manzaraya rağmen hâlâ dev projelere yöneliş olasıdır, böylesi cahil cesareti ne iktidarın feraseti ne de ekonomin gereksinimidir, sadece ve sadece merkez ekonomilerin var olan düzeyini koruma refleksinin, gelecek nesillerin sömürülmesi pahasına siyasilerin bir süre daha iktidarda kalma hırsının bileşkesidir.

Bu yazının birçok noktayı karanlık bıraktığını biliyor, görüyorum. Fakat yazı boyutu sınır oluşturmaktadır. Önümüzdeki günlerde bu yazıdaki boşlukları doldurmaya söz veriyorum. Tüm okuyuculara sağlıklı, mutlu günler olsun! 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.