Kırılmış Gelgit’lerin parçasıyız

Erek “ora”nın, heryerin, hiç bir yer olma yolundaki heryerin gerçegini sanatının diliyle söylüyor çünkü. Bir resminde gökyüzü cayır cayır yanıyor; bir yanda “Ne güzel renkler!” diye düşünürken, bir yanda Sur, Cizre, Kobane ya da henüz gündemimize girmemiş kentler içindekilerle beraber, ve geçmişi ve geleceğiyle beraber yakılıyor’un sancısı giriyor içime tablodan çıkıp. Renklerin boyaların böyle güzel karıştığı bir tuvale bakıp kıvranması izleyicinin… Günlerin yılların kirli savaşını tek bir çerçevede söyleyebilen sanatçının yüzündendir sanırım.

‘Broken Tide/Kırık Gelgit’te yer alan çalışmalar tablodan yerleştirmeye, koltuktan karyolaya ya da dijital yola çıkışlı işlerden başka sanatçı ve şimdilik sanatçı olmayanlarla yapılan ortak işlere kadar uzanırken aslında her bir iş birbiriyle konuşuyor. Erek geçişin, sığınmanın, yersizleştirilme ve kimliksizleştirilmenin anlatıldığı işlerini sergilemek için henüz yaşanmamış, taşınılmamış bir evi kullanmış. Boşuna değil; ‘Broken Tide/Kırık Gelgit’te yer alan işlerin yalnızca birbiriyle değil, bulundukları mekanla da niyetli bir alışveriş içinde olduğu hissediliyor. Her bir tablo savaştan yoksulluktan umuda doğru yola çıkanların yolculuğuna paralel nice çağrışım yaratarak diğer bir parçaya üleniyor. Sur’un yanan göklerinin tam karşısına yerleştirilmiş ve belli ki iyi günler ve rahat zamanlar görmüş beyaz deri koltuk şimdi oturulmayacak kadar dar. Oraya tam da oturulacak yere konmuş ama oturamazsınız, sığamazsınız! Size “buyrun!” demeyen bu koltuk bugün Avrupa/ Europe Fortress midir, “Out!” diyen Ingiltere midir, dikenli teller ve toz duman ardından görünen bir “misafirsen misafirligini bil” ülkesi midir? Her sanat yapıtında ve politik iklimde olduğu gibi izleyici kendi birikimleri ve deneyimleriyle okuyacak veya hissedecektir her bir işi.

‘Broken Tide/Kırık Gelgit’in içine nereden girerseniz girin, ayak izleri birbiriyle örtüşüyor, birbirini makaslıyor. Sur’da güneş Doğu’dan batırılırken karşısına konuşlandırılmış ‘hoşgeldin’siz koltuk ve koltuğun hemen arka duvarındaki aklandırılmış “white-washed” tablo üstlerine bir alev bile düşmeden öyle duruyor. Bunların ilgisiz bağlantısız olduğunu söyleyebilir miyiz? Bir üst katta yorganı altına bağlanmış demir karyola hem korkuyu hem sığınmayı, hem yuvayı, hem düşen bombaları, hem uykuyu hem ölümü aynı anda önümüze atarken kafamızdan eş-anlı olarak hoşgeldinsiz koltuk, Akdeniz’in dalgalarında sonlandırılan hayatlar, o ‘başka tanrının çocukları’ (“the children of a lesser god”), Sur’a, Cizre’ye düşen değil, atılan bombalar geçmiyor mu? Erek bunları birbirine bağlıyor ki hepsi aynı çatı altında.

Gazete Ev, Başaşağı Ev ya da yaklaşık on yıl önce mülteci çocuklarla birlikte oluşturduğu nice projesini düşünürsek, sanatçı Sümer Erek geçmişte bir çok katılımcı çalışmalar yaptı. Aynı katılımcı tutum tuvale yeniden başladığı bu dönemde de yerini bulmuş: Yalnız ya da bireysel bir yolculuk olarak görülebilecek tuval ve atölye çalışmasını başkalarının sesi ve sanatıyla beslemiş, örmüş, onun sanatı da başka işlerin çıkış noktası ya da çizgisi olmuş.

2000’li yıllarda mülteci çocuklarla gerçekleştirdiği ‘görünürlük görünmezliğe karşı’ (‘Visibility vs Invisibility’) çalışması o dönemde –çok-kültürlü Britanya’yı da sembolleştiren mali teşviklerle- ışıklar içinde ‘reklam panosu’ iddiasıyla sergilenmişken, bugün o projeden üç iş sergi mekanının sakin bir odasında yere yatırılmış. Farklı mekanlar ve farklı düzenlemeyle başka hayatlar bulmuş eserler. Ama sadece bu değil.. “O çocukların anlattığı hikayeler” diyor Sümer Erek, “belki yolda boğulmamışlar ama…” Cümlesini tamamlamıyor. Onun yarım bıraktığı cümlesini yere yatırdığı üç kocaman ışıklı çerçeveden, yolculukları neyse ki yarım kalmamış gençler çocuklar tamamlıyor: Gülmek. Dayanışma. Music. Ev. Thought. Üzülmek. Seprija. Water. Bedroom. Her biri de gözümün içine bakıyor tuttuğu örtünün ardından. Üstüne umutlarını kaygılarını sorular özlemlerini işledikleri ince örtülerin ardında belki hem saklanıyorlar, hem görülmeyi bekliyorlar.

Insanlar okunmayı bekliyor. İnsanlar sorarsanız söyleyecekler. Sümer Erek onları dinliyor, tuvallerinde onların sesine yol veriyor, yer açıyor. Artık konuşamayanlar ise Akdeniz’in dalgalarıyla yekvücut olmuş, o boyanıp bittiğini varsaydığımız resimden bize doğru ve bitmeden akıyorlar. Bedenleri ağır söz olmuş. Bedenleri müebbet sessizlik olmuş çerçevesiz tuvalde. Oradan yere atılmış kara yorgana indiriyorum gözlerimi. Can yeleği turuncusundaki delikte kendimi mi görüyorum, dünyanın halini mi. Halsizliğini mi.

Sümer Erek’in ürettikleri hep yeni bir nefes getiriyor. Bir söyleşimizde dediği gibi “niyet sadece bir şeyler söylemekse oturup broşür yazılır ama biçim şekil renk, kısaca sanatla söylemek önemli”. Öte yandan, ürettiklerinde tekrara düşmemekle birlikte onbeş yıl önceki işlerinin hem hala güncel olması, hem de yaptığı işlerin aradan geçen zamanlara ve değişen mekanlara rağmen birbirinin yüzüne bakabilmesi yolculuğun tüm dinamizmiyle sürdüğünü ve sanatçının duruşunun tutarlılığını anlatıyor.

FOTOĞRAFLAR:

Visibility vs Invisibility AZA

Visibility vs Invisibility SUL

Beyaz koltuk

Karyola

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

five − 3 =