Kürt meselesinde milliyetçilik ayaklar altında çiğnenebilir mi? (I)

Milliyetçilik çalışmalarının önde gelen kuramcılarından Anthony D. Smith, milliyetçilerin arkeolog mu yoksa toplum mühendisi mi olduğunu sorar. Milliyetçiliği ele aldığı ufuk açıcı eserlerde, etnik semboller ve kültürel öğelere yaptığı vurgularla milliyetçiliğin modernite öncesi temellerini ortaya koyar. Bunu yaparken de mitlere (efsanelere), kırılma anlarına (tarihi değiştiren tarihlere), toplumların karakteristik özelliklerine bakar. Buralardan edindiği anahtar sözcüklerle milliyetçiliğin geçmişe merakındaki hayal edici, icat edici, ihya edici yanları gösterir. Çoğu zaman tarihsel unsurlardan beslenen milliyetçiliğin, ideoloji, hareket, duygu, millileşme süreci ve dil gibi sembolik direniş odaklarıyla kendini nasıl güçlendirdiğini ifade eder.

Müteveffa Eric J. Hobsbawm ise, modern anlamda kolektif aidiyet duygularının ve değerlere sirayet eden toplumsal sembollerin insanları harekete geçirmekte ne denli mahir bir vasıta olduğunu anlatır. Din, dil, kimlik, teritoryal sınırları aşan olgulardır. Okullaşmanın neticesinde kitlesel eğitimden, okuyabilmenin neticesinde de basın-yayın dünyasından yararlanan aydınlar, toplumdaki parçalı yapıları homojenleştirmektedir. Bu yüzden Hegel, daha 200 yıl öncesinden, “Gazeteler ulusların sabah duasıdır” diyebilmiştir. Herkesin aynı şeyleri okuyup, aynı mesajları alması bir duygu ve düşünce bütünleşmesini de beraberinde getirmektedir çünkü. Yine bu yüzden haberleşme ağının genişlemesi, Karl Deutsch’tan Ernest Gellner’a, Craig Calhoun’dan Benedict Anderson’a dek birçok kuramcının nazarında milliyetçilik için, toplumsal eğitim gibi, toplumsal iletişim de çok önemlidir.

Modernitenin elzem saydığı standart eğitim hizmetini lâyıkıyla veremeyen ve geç modernleşen devletlerin, milli-devlet olma konusundaki türlü başarısızlıklarını Hobsbawm bir “örtüşmemeler toplamı” olarak görür. Bu noktada dil ve din, milliyetçilik için “paradoksal birer çimento”dur. Federal Yugoslavya’nın iç savaşında, dilleri ve etnik kökenleri aynı olan Hırvatlar ve Sırplar, dinî inançları dolayısıyla birbirine girerken; farklı etnik ve kültürel kökleri olan İtalyanlar Hırvatları, Ruslarsa Sırpları desteklemişlerdir. (Bu tablo, bugün Türkiye’de Alevilerle Sünnilerin Suriye iç savaşına bakışındaki farkı göstermesi bakımından da kritik bir noktadır.) Dolayısıyla mezhep, din, etnik köken, kültürel alışkanlıklar gibi alanlarda milliyetçilik, tüm farklılıkları potansiyel birer tehdit olarak görür ve hepsini, her şeyi, bir bahçıvan edasıyla düzleştirmek ister. Bu yönüyle milliyetçi ideolog ve kanaat önderleri, geleceği muhtemel sorunlardan arındırmak için mühendis; geçmişi ihtilafa sebep verebilecek unsurlardan arındırmak için ise tek gözü kör bir arkeolog gibi faaliyet gösterir.

Bunun başarılı olup olmayacağına yapısal gelişmelerle birlikte, toplumsal aktörler de etki eder. Antonio Rogers’ın belirttiği gibi, millileş(tir)me süreçlerinde –ister yukarıdan aşağıya, isterse aşağıdan yukarıya doğru gelsin fark etmeksizin- dayatmacılık (pekiştirici zor kullanımı) daima karşısında bir alternatif olarak entegrasyon (dayanışma-kolektivizm) formülünü bulmaktadır. Buradaki kritik eşik, Gellner’in söylediği üzere, siyasal birimle kültürel birimin çakışmasıdır. Geleneksel koşulların bağışladığı süreklilik ve istikrar hâli, yeni bir dünyanın kuruluş sürecinde gözleri kamaştıran iki kavramla reddedilmektedir: Kesintililik ve değişim… Ne vakit ki, siyasal irade o toplumsal iradeyle örtüşür; milliyetçilik ilk tatminini işte o zaman yaşamaktadır. Yani, milletlerin kendi kaderlerini tayinleriyle… Bu bilinci vermek de, elitlerin adeta tarihsel-toplumsal bir misyonudur. Yazılı kültür vasıtasıyla önce ara tabakalara maksatlarını ulaştıran demagog, ideolog ve aydınlar, bir süre sonra uyandırmakta oldukları milliyetçiliğin tabanı için alt-kültürle (volk kültürle) temas kurarlar. İktidara sahip olamamak; hatta iktidara ulaşamamak hâli, bir “mazlumluk algısı”nın yaratılması için başlıca motivasyondur. Buradaki iktidardan kastım, sadece siyasi değil, ekonomik ve kültürel alanı da kapsamaktadır. Yapılan milliyetçi ajitasyon, eğitim imkânlarına sahip olamamayı da, ekonomik ezilmişliği de bu söyleme dahil etmekten hiçbir zaman geri durmamıştır. Buna karşılık, milliyetçiliğin hedef aldığı iktidarlar, bahsettiğim çerçeveyi oluşturan “dışlama-içerme” denkleminde, talepkâr kitlelere ikna edici bir karşılık vermekte daima yetersiz kalmıştır. Burada Osmanlı’ya karşı Yunan, Habsburg’lara karşı Macar milliyetçiliğini örnek gösterebileceğimiz gibi, bugünkü Kürt milliyetçiliğinin taleplerinin Türkiye veya Irak hükümetlerince asla sonlandırılamayacağı anlamı da çıkarılabilir. Hatta bu iktidarlar, sorunsallaştırılan kültürel farklılıkları kültürel benzeşmeye dönüştürmeye yönelik yaptıkları her hamlede, “milliyetçi güçlerin baskısına maruz kalmak”tan söz edilmesiyle karşılaşırlar. Yani milliyetçilik bir defa uyandı mı, bir daha önü alınamayacak bir sele dönüşmektedir. Hocam İnci Kerestecioğlu’nu, milliyetçiliği tanımlarken “Uyuyan Güzel’den Frankenstein Canavarı’na” diye isimlendirmeye sevk eden de bu olsa gerektir.

“Yoksun bırakılmış olma” hissiyatı, kaçınılmaz olarak bir “yoksun bırakan” var ettiğinden, yoksun kalanın öfkesi buradaki dengeleri değiştirmek üzere araçsallaştırılmaya başlayacaktır. Bunun seyri de, Miroslav Hroch’un “mağdur ve mazlum milletler”in milliyetçilikleri üzerine yaptığı esaslı çalışmalarda dile getirilmiştir. Yönetici olma imkânından mahrum, kendi devletini kurmaktan alıkonmuş, edebi bir dilin tamamlanmışlığından uzak bir kültürle baş başa kalan geç-bilinçlenen toplumlar, bir görüş olarak milliyetçiliğin yanı sıra bir aydın hareketi olarak milliyetçiliğe de başvurur. Bu yolla, sömürge olma mazisi post-kolonyalist bir milliyetçi edebiyatla kökleşerek bir yeni bilinç yaratır. Hroch’a göre milliyetçiliğin üç aşamalı gelişim süreci, önce bilimsel/yarı bilimsel bir ilginin uyandığı dönemle başlar. Sonra ajitasyon aşaması gelir ki, intelijantsiyanın rolü bu aşamada daha da belirginleşir. Üçüncü aşama ise, milliyetçi duyguların kitleselleştirilmesini sağlayan gelişmelerden oluşur. Dini, siyasi, sosyal krizler, toplumsal memnuniyetsizlikler, ahlaki dejenerasyon gibi kimlik sorunları, etnik gruba mensup aydınların grup-içine dönük arayışlara yönelmesiyle; sonra bu arayışların etnisiteye fetişleştirilecek bir duygusal bağlılığa dönüşmesiyle, aşamalar arasında geçiş yoğunlaşır. Bunu yapmak için, başta da belirttiğimiz üzere, okur-yazar duyarlılığı ve kitlesel iletişim araçları gerekmektedir. Batı’da sanayi toplumunun doğuşuyla birlikte biçimlenen milli-devletler bu aşamayı 1810-1850’lerde tamamlarken, Balkanlardan Ortadoğu ve Kafkasya’ya bu uyanışın geçişi 1870’lerden 1920’lere dek sürmüştür. Bilindiği gibi, Türk milliyetçiliğinin doğup gelişmesi ve “ergen agresifliği” de bu döneme denk düşmektedir. Bütün bu kavramsal ve kuramsal açıklamalar, literatüre aşina olan sosyal bilimciler için bugünün Kürt meselesini anlamak ve anlamlandırmak bakımından zihin açıcı enstrümanlardır ve burada kabaca da olsa, özetlenmelerinin sebebi, güncel Kürt meselesinin milliyetçilik üzerinden okumasını yapmakta yolumuzu aydınlatacak ışığı sunmasıdır.

Türlü referanslarla süslü olmasıyla bir köşe yazısı olmaktan biraz uzaklaşan bu ağdalı ve ağır yazıyı, Kürt meselesine, daha kolay okunur bir dille bağlamak üzere kaleme almış bulunuyorum. Bir sonraki yazı, bu girizgâhın üzerine bina edilecek. Tekrar buluşmak ümidiyle…

_____________________

* Ha_aksakal@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.