Kürtler”i anlamak

Türkçe diye bir dilde kırık dökük de olsa meramını anlatma olanağı…


Okuma yazmayı asker ocağında öğrenen babam, ne zaman Türkçe bir şeyler anlatmak mecburiyetinde kalsa karşı konulamaz bir heyecan girdabına girer, bildiklerini de unuturdu. Bu sebeple olsa gerek bizim evde elektrik işletmesinin sayaç okuma memurları cumhurbaşkanına yaraşır bir tören havasında karşılanır ve uğurlanırlardı. Babam, takkesini çıkarır, ellerini önünde birleştirir ve kabahat işlemiş bir çocuk edasında dururdu memurun karşısında. “Bir şey söyleyecek, anlayamayacağım, azar işitmektense bu masum duruşla adamı normalleştireyim” demek isterdi zannımca. Her defasında bana kızar, “Bu eve Kenan Evren gelse istifini bozmayacaksın!” derdi.


1996 senesinde kaybettiğim babam, kronik bronşitti ve ben çocukluğumdan itibaren hem babamın hastanedeki işlerini görmek hem de tercümanlığını yapmak üzere hep yanındaydım.


İtiraf edeyim ki, derdini rahat dile getirebilmek özlemi ile öldü babam. Doktorun dinlemesi gereken şikayetlerini evde biz dinlerdik. Buna bir de Türkçe bilmeyen bir hastaya kimi doktorların gösterdiği tahammülsüzlüğü de eklerseniz; çoğu zaman doktorun babamın yüzüne bakarak ilaç yazması ile yetinirdik diyebilirim. Ve babamın bitip tükenmek bilmeyen isyanı, hayata kahreden sözlerini işiterek geçti çocukluğum.


En çok da son günlerinde hasretini çektiği şeyi düşündükçe içim kanar. Güneşli bir gün, gözlerini hastane odasının penceresinden gökyüzüne dikerek şöyle dedi babam: “Yüksekçe bir dağda olasın şimdi, Kürtçe bir delal söylese…”


Resmiyetle hiç ters düşmedi babam. Kenan Evren’in 12 Eylül darbesi sürecinde yaptığı konuşmaları büyük bir dikkatle dinledi. Hatta ortaokullu yıllarımızda sıkı sıkı tembih ederdi bize: “Kürt olduğunuzu söylemeyin her yerde!” Zira Kenan Paşa’nın tavrı netti: “Kürt dediğin, karda yürürken ayaklarının çıkardığı sesti!”. Ne desindi babam, koca paşa böyle buyurduktan sonra! Karda çıkan sesin ne hükmü olabilirdi ki hayatta!


Babamı yadırgamıyorum. O, dipçiklerin dayatması altında “bir başka dünya” yı düşünme fırsatını dahi bulamadı. Elektrik denen icatla tanışıklığı işkence vesilesi ile mümkün olmuştu. İyi ki askere, Bursa’ya gitmiş, Kastamonu’daki Balıdağ Senatoryumu’na. Yoksa dünya denen yerin memleketi Urfa’dan ibaret sayardı. Belki bu güzergah, ona az da olsa bir ufuk aralamıştır diye düşünüyorum bugün.


Ben ve diğer kardeşlerim de babamızdan devraldığımız korkularla başladık hayata. Örgüt üyesi olmak, çatışmak, isyan dalgasına tutunarak öç almak isteğine kalkışmadık. “Konuşabilseydik, itiraz edebilseydik..” diyorum bugün, bu rahatlama hayatımızın diğer kısmında da bir takım açılımlar sağlardı belki. Ama olmadı. O ürkek yanımız hep ayaklarımızı tutan bir etki yaptı.Bendeki etkisi uzun yıllar sonra panik atak olarak açığa çıktı.


Bu uzunca sayılabilecek girişi neden yapmak gereği duydum?


Bir takım çevrelerin gazına gelerek “Kürtler” dendiğinde bir toplumu aynı başlık ve kabahatliler listesinin içinde görme hastalığı, babam ve benzerlerini(ki, asıl büyük kütledir bu) neredeyse mezarından çıkarıp idam etmek gibi saçma bir eğilim saklıyor içinde. Öylesine dar bir bakış açısı ki, “Fırat’ın ötesini ateşe verelim bu iş bitsin” diyenlerin sayısı azımsanmayacak düzeyde. Okumuş yazmış olanları, Doğu’yu televizyonlardaki çatışma haberlerinden izleyenleri tahrik edip duruyor. Medya, bu aşamada “üniformalı sunum” yaparak yanlışlığı tartışma götürmez statükonun kalesini muhkemleştirmek için canhıraş çabalıyor.


Şiddete dayalı, intikamcı hisler barındıran bir iç dünyam olmadı. Çıldıracak düzeye geldiğim anlarda bile çareyi yazmakta, okumakta ve diyalogda gördüm. Ama bu topraklarda yaşayan bir Kürt olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, adımımı attığım her yerde PKK’lı muamelesi ile karşılaşmaktan yakamı kurtaramadım. Hayır, bu fişlemenin, bu insafsız ölçüsüzlüğün sahipleri sanıldığı gibi ırkçı çevreler değildi sadece. Konu, bizden biri olunca en dindar muhitlerin bile hareket noktası burası oldu/oluyor.


Konuşabilmek için çok zaman vardı oysa. Kürde reva görülen şey tek kelime ile haksızlıktı. Kim adına ve ne gerekçe ile olursa olsun, bu tutum, toplumun geleceğini kanla kirletecekti. Susmak, sinmek çare değildi. Konuşanların akıbeti “Diyarbekir cehennemi” idi ama bugün, insan hakları ve demokrasi bağlamında göreceli gelişmeler varsa o çığlıkların, duvarlara sinmiş kanların katkısını unutmamak gerekir.


Gönül isterdi ki, Türklerden bir kesim çıkıp bu yanlışlığı haykırsaydı. “Hayır, Kürt kardeşlerimizle bin yıldır aynı kaderi paylaşıyoruz, yaptığınız yanlış” deseydi. Münferit kimi sesler çıktıysa da bastırıldı. Sonuçta bu cephe boş kaldı.


Ya dindar muhitler? Her türlü ırkçılığı ayaklarının altına alan peygamberin bu yanını hep görmezden gelerek resmiyete göre vaziyet aldılar. En sıradan konuların etrafında yıllarca dönüp durdular da göz göre göre yaşanan bir inkar ve asimilasyona karşı tek kelime etmediler. Sayısız gayri menkulleri, işletmeleri ve hatırı sayılır paraları oldu dindar muhitlerin. Bu zaman zarfında muhteşem denebilecek mabetler de yükselttiler. Ama din tarihinde olmadığı kadar zayıf bir noktaya geriledi. Diyanet Teşkilatı’nı bu noktada resmi tezlere dini gerekçe uydurmak(!) misyonu ile tanıdık. Ne yazık!


Babamın mezar taşına bakan bir Türk, burada bir Kürdün yattığını düşünüp neler hisseder acaba? Onun askerlik gibi bir zorunluluğu, hastalık gibi bir derdi olmasa doğduğu toprakların dışına çıkamayacak bir kuşatılmışlığın içine itildiğini anlayabilir mi?  Bunca horlanma ve aşağılamaya rağmen bir tek defa da olsa bu garibin ses çıkarmadığını akıl edebilir mi? Ondaki olgunluğun sadakası ile bir an düşünüp kan ve ölüm sözlerinin dışında bir başka seçenek açabilir mi yüreğinde?


İsmime iş başvurusunda rastlayan biri, doğum yerime bakıp, bana bir giysi giydirmeden önce çocukluğumun elem veren yaralarını görebilir mi? Daha da önemlisi bütün kapıların kapandığı anlarda bile diyalog yanlısı biri olduğumu, Türk’ün Kürt ile, Kürt’ün Türk ile tamam olduğu şeklindeki düşüncelerimin olduğunu en azından ihtimal dahilinde de olsa düşünür mü?


Tek kelime Kürtçe bilmeyen(bu benim için bir ızdıraptır ve kendi adıma utandığım bir sonuçtur) çocuklarım, sırf babalarının doğduğu topraklarla ilişkilendirilip bir horlanmaya muhatap olurlar mı korkusu büyüyor şimdilerde içimde. 


Ben onlara bir kimlik ısmarlamadım. Kendilerini nasıl hissederlerse öyle yaşasınlar istedim. Fakat şimdi görüyorum ki, sağlıklı bir düşünce dünyası inşa etmelerini istediğim çocuklarımı çevreleyen dünya tek kelime ile korkunç.


Üzülerek söyleyeyim ki çocuklarımın geleceğinden ciddi kuşku duyuyorum. Kürt diye dışlanacaklar ve ben onlara “Kürt olmak nedir?” sorusunun içini dolduracak hiçbir telkinde bulunmadım. Belki yabancısı oldukları şeylerle anılacak isimleri. Ne itildikleri Kürt dünyasında yer edinebilecekler ne de ait olduklarını sandıkları dünyada bir yerleri olacak.
İşte size “Kürtler” dediğiniz toplamın içinden küçücük bir detay. İşte babam, ben ve işte çocuklarım…Bu keşmekeşin içinden çıkabilmek için politikacı esnafının cilaladığı beylik lafların sizce bir anlamı olabilir mi?


İntikam yeminlerinin yankısıyla sarsıldığımız bu talihsiz zaman diliminde bu aşağılık zincirlerden boşalıp “Kürt’e düşman olan başından beri Türk’e de dindara da, başka düşünene de düşmandı” diyerek ayakaltına itileni tutup sahiplenerek özgür bir dünyanın kapılarını aralayabiliriz. Geçen zaman gösterdi ki, resmi tezin ihya ettiği bir toplum kesimi yok.


Kürtler, özgürlük arayışlarında toplumun her kesimi ile kol kola girmek zorundalar. Şiddet şiddeti tetikliyor ve anlaşma zeminini yok ediyor. Şimdi konuşma zamanıdır. Siyasilere düşen görev, herkesin eteğindeki taşları dökebileceği güven ortamını hazırlamaktır.
Türkler, Kürt sorununun çözümünün kendileri ile mümkün olduğunu görmeli ve komplekslerinden arınarak anlaşılabilir bir zeminde katkı yapmak zorundalar. Yoksa bir yerde yanan ateş, safha safha büyüyerek her yeri ve herkesi yakıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here