İKSV. Festival’de 3 sanatçı

İKSV. Festival’de 3 sanatçı

0
PAYLAŞ

Rumeli Hisarı tarafından, iki saat önceden ulaşıyorum, konser alanına. Pırıl pırıl bir hava ve boğaz alabildiğine güzel. 53 yıl önce Bebek’den girip, yokuşu yürüyerek çıktığım alandayım. Anıları bir yana bırakıp, konser programını inceliyorum. Saat 20.30 u biraz geçiyor ve sahnede iki sanatçı. Kemanı ve çellosu ile yerlerini alıyorlar.

Patrıcıa KOPATCHINSKAJA. İlk kez, yine İstanbul’da izlemiş ve dinlemiştim. Çıplak ayakları ile sahneye çıkmıştı. Fazıl SAY ile birlikte ve Fazıl SAY’ın eserini birlikte seslendiriyorlardı. Sevimli, alabildiğine rahat, bir şarkıyı beraber söylüyorlar gibi, uyum içinde sahnede yer almışlardı. Konser sonrası yakından gördüğümde, bu küçük kızmıydı, az önce sahnede olan diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Geçtiğimiz yıllar da, Viyana’da izlediğimde, bu küçük kız büyümüyor diye de düşünmüştüm.

Kemanın tellerinden ses gelmeğe başladığında, sanki bir başka dünya da yolculuğa çıkar gibiydi. Konser sonrası, gecenin serinliğinde boğazı izlerken bile, tınılar sanki beni izlemeğe devam ediyordu.

Yeniden, gecenin başına dönelim.

Ve sahne de ilk kez izlediğim, CD’lerini de bu güna kadar hiç dinlemediğim bir başka sanatçı. Bir başka kadın sanatçı. Çello’su ile Sol GABETTA ile KOPATCHINSKAJA sahne de birlikte yer alıyorlar ve konser başlıyor.

Eserler öylesine seçilmiş ki, 19 yüzyıldan başlayarak, Avrupa’yı bir baştan bir başa birlikte dolaşıyoruz.

İlk eser Maurice RAVEL’den. Fransız sanatçı. Ama nedense ben RAVEL’i dinlerken, hep bir İspanyol sanatçıyı dinler hissine kapılıyorum. İspanyol sınırında çocukluğunu yaşamasından, oranın havasını estirmesinden mi, tam bilemiyorum. BASK’lı olması, protest bir kişiliği ile söylemlerinden çekinmemesi ve müziğinde ki duygu seli, iç içe gelişen bir serüven gibi.

KOPATCHINSKAJA ile GABETTA, RAVEL’in, “Keman ve Viyolonsel İçin Sonat” ını sahneye taşıyorlar. Birden büyülü bir yolculuğun içine giriyorsunuz. İki genç kadın, gözleri ile bir birleri ile sohbet eder gibi eseri seslendirirken, keman ve viyolonsel ile birlikte, bu yolculuğa sizi de katıyorlar. Bazen sertlikle, bazen alabildiğine yumuşak, bir tutkuyu birlikte paylaşıyorlar. Çekingen, içine kapanık bir dünyadan, aydınlığa ulaşır gibi, ışık süzmeleri içinde yürüyorsunuz. RAVEL’in büyülü dünyasına girmek de, o rüyadan çıkmak da, zor oluyor doğrusu. Tutku, sizi yavaş yavaş içine çekiyor ve kolay kolay bırakamıyorsunuz.

Sonra sahneye bir genç kadın sanatçı daha geliyor. Onu da ilk kez sahnede izliyorum. Piyano’nun başına geçiyor. Polina LESCHENKO. Sahnede üçlü bir dünya var. MOLDAVYA’dan KOPATCHINSKAJA, ARJANTİN’den GABETTA ve RUSYA’dan St.Petersburg’dan LESCHENKO.

Üç enstrüman, keman, çello ve piyano. Üç genç ve güzel kadın sanatçı. Kuzey’in soğundan, orta Avrupa’dan ve Arjantin’in sıcaklğı ile gelen üç kadın sanatçı, 19 uncu yüzyılda başlayan tınıların yolculuğuna, bu kez Bedrich SMETANA ile devam ediyor.

SMETANA’ın müzik yeteneği olan kızını 5 yaşına gelirken kaybetmesinin acılarını hissediyorsunuz. Hüzün esere hakim. Ama hüzün sürekli devam etmiyor, arayış ve ışık süzmeciklerini hissediyorsunuz. Karamsarlık dağılıyor zaman zaman. Işık, umut eksilmiyor yaşamdan. Bu gel gitler arasında üç enstrüman, üç sanatçının elinde adeta yaşam ile yoğruluyor. Gerçeklik gözardı edilemez. Acı kaçınılmaz olarak gelip çatmışsa da, yaşam devam ediyor. Eserin sonlarına doğru bu acıyı, yaşama tutunmayı ve giderek ışığı yakalamayı, canlılığı hissediyor ve hüznü dağıtıyorsunuz. Müzik bazen sözlerden daha da etkili oluyor.

Çek bestecinin bu eseri seslendirirken, kemandan çıkan tınılar, hüzün ve tutku, yaşama sevici, ışık ile kemanda KOPATCHINSKAJA, çello da duyarlılığı, Arjantin sıcaklılığı ile kuzeydan gelen GABETTA, piyanonun tuşlarında gezinirken, arayış içinde olan LESCHENKO, adeta, orta Avrupa’da SMETANA’nın duyarlılığını, acılarını, umutlarını, asırlar öncesinden yeniden size taşıyorlar.

Ve ara, salon iyice sıcaklaşmıştı. Dışarı çıkyorsunuz. Serin bir hava, yeşillikler arasından boğazı seyrediyorsunuz. Ve bir fark daha. Soğutulmuş bir kadeh beyaz şarap eşliğinde, geceyi ve boğazı yudumluyorsunuz. Tınıların güzelliğini duyumsayarak.

Aradan sonra, üç genç ve güzel kadın, üç güzel sanatçı, yeniden sahnedeler. Bu kez 19 yüzyıl yolculuğumuz, Felix MENDELSSOHN ile sürecek. 19 yüzyıl da bu kez Almanya’dayız. Burada da hüzün var, ama öfke de var. Hızlı, sevinçli, dinamik bir serüvenin içinde gezinirken, bazen yaylılar sizi yavaş yavaş hüzün dünyasına taşısa da, birden piyano öne çıkıyor ve sert bir şekilde bu hüznü dağıtıyor.

“Piyano Trio No.2 Do minör” eserini MENDELSSOHN, adeta bu üçlü için bestelemiş diye düşünmeğe başlıyorsunuz. Üç genç ve güzel kadın, üç ayrı enstrüman, bir tutkuyu birlikte oluşturuyorlar. Gözler ile süren sohbet, tınıların zenginliği ile sona doğru doruğa ulaşıyor ve görkemli bir şekilde, üç sanatçı geceyi noktalamak istiyorlar.

Ancak coşkunun ve alkışların da duracağı yok. Üçlü, bir bis ile seyircileri son kez selamlıyorlar. Ancak, iki saate ulaşan konser sonrası alkışlar yine de devam ediyor. Sanatçıların tekrar sahne de yer alması ve enstrümanlarından çıkan tek notalık tını, bu güzel yorgunluğu belirtip noktalarken, alkışlara gülümsemeler de eşlik ediyor.

KOPATCHINSKAJA ve GABETTA çıkış da CD’lerini imzalarken, sahne de biraz önce izlediğimiz bu gençleri, tüm çocuksu sevimliliği ile görüyor ve hayranlığınız bir kez daha artıyor. Bu sahneler yaşanırken, karenin arasına LESCHENKO’da giriyor ve CD’ler imzalanırken üçlü bir arada belgeleniyor.

Bu üçlü kare ister istemez, gelecek de bu üçlünün, ortak bir CD’leri ile de karşılaşırmıyız düşüncesine götürüyor sizi.

Bir Festival akşamı daha sona eriyor. Yeşillikler arasında, boğazı, ışıkları izlerken, hafif bir rüzgar yüzümüzü yalıyor.

Şimdi, ne Ankara’ da ki siyasi kulisler, ne Koalisyon. Sadece güzel bir müzik akşamını yaşamanın tatlı yorgunluğu ile yürüyoruz. Dinlediğimiz tınılar da adeta bize eşlik ediyor.

İstanbul. 15 Haziran 2015. Pazartesi. ismail.bayer1@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK