Kuşatılmışlık hissi

Çevremde iş arayanlar var. Hem de sayıları azımsanmayacak kadar çok bu kişilerin. Malum Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri işsizlik.


Çevremde işi olup da işinden memnun olmayanlar da var. Bunların sayıları da pek çok. Birçok kez bu kişilerin ağzından “Sabahın köründe kalk, işe git, başkaları için çalış dur… Karşılığında ölmeyecek kadar para kazan. O parayı da borçlara, taksitlere yatır” gibisinden yakınmaları çok duymuşumdur.


Bazen bu yakınmaların sebebini Türkiye’deki koşullara ve eğitim sistemine bağlıyorum. Çünkü 100 öğrenciden 80’i üniversitede istediği bölümde okumuyor. Bu ülkenin en büyük sorunlarından biri işsizlikse eğer, bunun altında, eğitim hayatlarında verdikleri yanlış kararların etkisi de var kuşkusuz ama, tek neden bu değil.


İşsizde de, iş sahibinde de genel bir mutsuzluk hali var. Dört bir yandan kuşatılmışlık hissi var. Herkesin omuzlarına birilerinin sorumluluğu yüklenmiş. Hayat, yorgun omuzlara her geçen gün daha ağır geliyor. Sadece özel yaşamımızda değil, iş yaşantımızda da aynı kuşatılmışlık hissi içindeyiz. Pek çoğumuzun geleceği uzun vadeli kredilerle, kartlarla, faturalarla ipotek altına alınmış durumda. Her ay düzenli olarak ödemeniz gereken borçlar kendini bir şekilde bize hatırlatıyor.


Kaçmak, kurtulmak isteği duyarız ama, dört tarafımız çevrilidir. Hiçbir yere gidemeyiz. Önceleri güzel günleri hayal edip avunuruz. Sonraları hayatımız boş ve anlamsız gelmeye başlar. Kurduğunuz hayaller renksizleşir, güzel günler yakınlaşacağına daha da bir uzaklaşır. Tutkularınız, heyecanlarınız körelir.


Eğer biraz zekiysek, hayatımız hakkında düşünmeye başlarız. İşimizi, beklentilerimizi, elde ettiklerimizi kritik ederiz. Bu da, zamanla hayatımızı daha da anlamsızlaştırır. Tıpkı Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ındaki kahramanı gibi, kendimizi bu dünyaya ait hissetmeyiz. Dostoyevski, bu romanında 19. yüzyıl aydınının çıkmaz sokağını sergilerken, modern zamanların, insani değerleri yok edişini, insanın kendini değersiz hissedişini, kahramanını sıçan gibi göstererek anlatır. O sıçan, zamanla yer üstünde yaşayamayacağını anlar ve kendini yer altında bir deliğe hapseder.


Peki bu hapsedilmişlik, kuşatılmışlık ve değersizlik hissinden nasıl kurtulacağız?


Bu sorunları var eden modern hayat, bunun için de çözümler üretmiş.


Örneğin ruhsal açıdan fakirleşen, sığlaşan insana “hazların peşinde koşmasını” öğütlüyor. “Eğer hazların peşinden koşuyorsan hayatı iyi yaşıyorsun” diyor. Yani insanı bedene yönlendiriyor. Beden de ister istemez gençliğe. Genç kalma tutkusu da tüketime.


Kapitalist sistem “sizi mutlu veya mutsuz kılan hayatınız değil, hayattan beklentilerinizdir” diyerek bizi, düşüncenin engin derinlerinden, sığ bölgelerine çekiyor.


Bu anlayışın iş hayatındaki mutsuzluklar için de bir çözümü var elbette.


Bunun adına “profesyonellik” diyoruz. Profesyonel kim midir?  Profesyonelin onlarca tanımını yapabilirim. Profesyonel, “Ben işimi yapar, paramı alır giderim” diyen kişi değildir elbette. Ruhsuz, heyecansız iş üreten kişi de olamaz. “Profesyonel, işine sahip olan, işine sahip çıkarken de kendi çıkarlarını düşünmeyen kişidir” diyebilirim ya da “yaptığa işe kendi egolarını karıştırmadan, istenilen özelliklerde ve istenilen kalitede iş çıkartan kişi”de.


Bir başka tanım da “profesyonel kendi çıkarlarını baştan koyar, bir anlaşma ardından kendisi için başka bir şey istemeden istenileni yapan kişidir” olabilir.


Hangi tanımı benimserseniz benimseyin sonuç değişmez. Çünkü bugüne kadar yapılan ve yapılacak olan profesyonellik tanımlarının hepsi, sistemin daha güçlenmesi için iş gücüne biçilen rolü anlatır aslında.


Her neyse… Profesyonellik üzerine bir yazı yazmak amacında değilim. Buradan gelmek istediğim nokta başka.


Tüketmeye yönelik bir dünyada, üretmeye yönelik bir şey yapmak istersek ne olacak?


Cevabı zor değil.


Üretmek için düşünmek gerekecek. Düşünmek için de tembellik hakkımızı kullanmak.


Karl Marx’ın damadı Paul Lafargue “Tembellik Hakkı” adlı kuramını, 19. yüzyılın sonlarında 17 saate varan çalışma süreleri üzerine hazırlamıştı. Bu daha sonra pek çok dilde kitap olarak yayınlandı.


Lafargue, işçilerin aşırı çalıştırılması sonucu oluşacak aşırı üretiminin zamanla büyük savaşlara ve sömürgeciliğe yol açacağını savunuyordu.


Bu yüzden insanların, insanca yaşayabilmesi için az çalışması gerektiğini ve işleri makinelere devretmeleri gerektiğini söylüyordu.


Ünlü Fransız siyasetçi Lafargue’ye göre, boş zamanlar insanı özgürleştirecekti.


Haklıydı.


Bir düşünün bakalım, yorucu bir iş gününden sonra eve geldiğinizde ne yaparsınız? En iyi olasılıkla ayaklarınızı uzatıp dinlenir ya da uyursunuz.


Çünkü yorgun insan düşünemez. Yorgun insan bilim yapamaz. Yorgun insan sanat yapamaz. Yorgun insan hayal bile kuramaz.


Lafargue işleri makinelere devretmemizi ve daha az çalışmamızı söylerken haklıydı ama, bir yerde yanılıyordu. Çünkü makinelerin getirdiği kolaylık bize özgürlüğümüzü veremedi. Şimdi hayatımızda makineler var. Eskisi kadar yorulmuyoruz. Hele internetten sonra işler daha da kolaylaştı ama, kuşatılmışlık hissinden kurtulamadık. Sanki o makineler bizi daha bir kuşattı. Ne yaparsak yapalım, kaçamıyoruz, olmuyor. Tembellik hakkımızı kullansak da, bir türlü özgürleşemiyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.