Kullanmak kullanılmak

İnsan ilişkilerinde çoğumuz direnmekten çok vazgeçmeye yatkınız. Bir şeyleri değiştirmeye gücümüz yetmedi mi, birilerine bir şeyleri anlatamadık mı boşveririz, ne hali varsa görsün der çıkarız. “Bundan sonra bildiğini işlesin!” Buna gönlümüz razı olmalı mı? Benden uzak olsun cehenneme direk olsun deyip çıkmalı mıyız? En dirençlimiz bile bu duyguya düşebilir. Ne yapsam bazı şeyleri değiştiremiyorum ve bu gidişle de değiştiremeyeceğim duygusunu yaşamaya başladığımızda sona gelmiş olduğumuzu anlayıveririz. Orada bir yanlışımız yok mu? Değiştirmeye kalkmadan önce yakınlık kurmak için çaba göstermemiz gerekmez mi? Amaç bir insanı değiştirmek olmamalıdır, ona bazı şeyleri anlatabilmek önemlidir. Kişi ruhunda iyiye yönelme isteği varken ne yapması gerektiğini bilememişse bizim yardımımızı gereksinecektir. Yaşam bir takım kötü eğiticilerin ve ona bağlı olarak yapılan kötü seçimlerin sonunda bir açmazlar yumağına dönüşebiliyor. O zaman kişi umutsuzluğa düşebiliyor, bu kuyudan çıkamam diye düşünebiliyor, çözümsüzlüğe bel bağlayabiliyor. O zaman yılıyoruz ve bıkıp geriye çekiliveriyoruz.

Bir insanın alt düzeyde bir kültür basamağından yukarılara çıkmasına yardımcı olmak olası olabilir de olmayabilir de. Öncelikle kişinin eğilimleri önemlidir. Bu yolda eğitimciye düşen gerçekçi olmaktır. Koşullama yoluyla kısa yoldan sonuç almaya kalkarsak bir yere varamayız. Çaresiz kaldığımızı, kişinin benden bu kadar belirtileri vermeye başladığını görebiliriz o zaman. Oysa ona dostluk eli uzatıp telaşa düşmeden yapmamız gerekeni yaptığımızda alacağımız sonuç belli ölçülerde de olsa verimli olacaktır. Burada önemli bir sorunla karşılaşıyoruz. Nedir o sorun? İnsanların zayıflıklarından yararlanmaya alışmış olan birileri bu sorunlu kişilerin gelişiminden tedirgin olurlar: gelişmiş insanı kullanmak zordur. Sağlam kişilikli birey kendini kullandırmayacak bireydir. Kafamıza göre pek güzel kullandığımız hatta köleleştirdiğimiz biri daha nitelikli bir yaşam arzusuyla davrandığında bizi rahatsız edecektir. Kendimizi başkalarının istemine bıraktığımızda kullanılır duruma gelmemiz doğaldır. Toplumlar ne yazık ki her anlamda kullananlarla ve kullanılanlarla doludur, daha çok da kullanırken kullanılanlarla ve kullanılırken kullananlarla doludur. Kişilik zayıflığı insanları hem kullanan hem kullanılan konumuna itiveriyor. O koşulda birey son güzel yatkınlıklarını da elinden kaçırıyor, gelip geçicinin akışına takılıyor, kendinin yabancısı olmaya doğru gidiyor. Yabancılaşmanın en kötüsü en tehlikelisi kendine yabancılaşmadır.

Yüreğinin derinlerinde iyi şeyler yapmaya yatkınlıklar bulunan insanların güzel amaçlarına, belki bir türlü göze alamadıkları amaçlarına ulaşabilmelerinde yardımcı olabiliyorsak ne mutlu bizlere. Bunun için epeyce zaman harcamak ve epeyce emek vermek gerekiyor. Zorlukları pek de gözde büyütmemeye çalışmak doğru olur. İnsan bizim için değerliyse ona kanımızdan canımızdan bir şeyler vermemiz güzeldir. Bu işe belki de yakınlarımızdan hatta ilgilendiğimizi sandığımız ama pek de ilgilenmediğimiz kendi çocuklarımızdan başlamalıyız. Bize yakın olmayan hatta daha önce hiç tanımadığımız kimselerden de başlayabiliriz. Biz gerçekte çocuklarımızın gereksinimlerini karşılamanın ve onları eğitmek adına onlara öğüt vermenin ötesine pek geçemiyoruz. Böylece onlar gerçek anlamda eğitilmeden büyüyorlar. Oysa özellikle gençlerin iyi eğitilmelerinden, gelişime açık sağduyulu özgüvenli kararlı dirençli insanlar olmalarından sorumluyuz.

Çocuklarını iyi yediren iyi giydiren pahalı okullarda okutan annelerin ve babaların çocuklarına karşı ve topluma karşı yükümlülüklerini yerine getirmekte olduklarını söyleyebilir miyiz? Elbette söyleyemeyiz. Onlar genelde kendilerini eleştirmeyi düşünmezler. Onlar ancak çocuklarının zaman içinde eğitim eksikliğinden ötürü gösterdikleri olumsuzlukları gördüklerinde olana bitene şaşar ve çocuklarını suçlarlar. Bir insanı yetiştirmek onun temel gereksinimlerini karşılamakla olmuyor. Anababalar veriyorlar, vermek yeter diye düşünüyorlar. Liseyi bitiren çocuğuna iyi bir otomobil armağan etmekle iyi bir iş yaptığını sanan anneye babaya ne desek azdır. Bu koşullarda insanlar çok zaman değerbilmez bireyler olarak büyüyorlar, kendileri için yararlı gördükleri şeyleri elde edebilmek için bazen hatta karanlık onursuz kirli yolları seçebiliyorlar. Bu arada ne hangi çağda yaşadıklarını biliyorlar ne geçmişten haberleri var ne de gelecek diye bir şeyin peşindeler. Bu yüzden çorak yerde büyümüş insanların gerçek insan olarak yetişmesine katkıda bulunmak önemli oluyor. Ne var ki dünyamız gündeliğin çarklarına takılmış gidiyor. Beslendiği kadar beslenen ve alabildiğine üreyen bir dünya…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.