Kum, kum gibi değil artık Altın değerinde…

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI – İngiltere’de yayımlanan The Guardian gazetesinin 1 Temmuz [2018] tarihli nüshasında yer almış bir yorum-haber, sessiz sedasız arşive karıştı gitti.

Tam da o sırada elimde bulunan bir kitap dikkatimi dünyadaki kum sorununa çekmeseydi, kumdan bir meseleye durduk yere eğilecek değildim; The Guardian’ı görmezdim bile…

Gazetenin yazısı dünyada bir kum kıtlığı yaşanmakta olduğunu, yakın zamanlara kalmadan daha şimdiden kum savaşlarının olacağını ¨müjdeliyordu. ¨

İnsan tarih boyunca, kumu basit ve sıradan bir maden minerali, sonsuz bir kaynak, elini uzatsan her yerde bulunacak değersiz bir şey görmekteydi; algının seçiciliği böyle düşündürüyor.

Lakin öyle değilmiş; bugünkü medeniyet vahşetine dair inşaatlarda kullanılan yaklaşık yıllık 40 milyar ton beton, vesairenin hemen hemen yarısı kumdan oluşuyor ve bu madde artık ekonomistlerin hesaplamasına göre ALTIN değerindedir.

Kanadalı araştırmacı-gazeteci, yazar Vince Beiser imzalı bir kitap, yazarın ilk kitabı, bu yılın ağustos ayı başında, girişte sözünü ettiğim yazıya denk düşen tarihlerde yayımlandı:

¨The World in A Grain¨

Ben tercümanlık etsem, ¨Bir Zerredeki Dünya¨, diye çevirirdim; henüz Türkçeye kazandırılmış değil.

Pek yakında yayınevlerimizden birisi el atacaktır; eminim.

Mikro tarihçilik yazımı yapıyor Beiser ve çalışmasında kum üzerinde okunabilecek panoramik bir anlatıma sığınıyor; gayet başarılı.

Kum tarih-i kadim bir maden minerali; granül parçacık hâlinde silisyum maden diye adlanıyor kimyada.

15.yüzyılda optik zanaatı ve bilimsel deneylere ağırlık verildikçe, bilhassa İtalya’da, daha sonra Amsterdam ve Leipzig gibi bilim ağırlıklı üniversite şehirlerinde kum Rönesans minerali olarak önem kazanıyor.

Tabii herkesin bildiğince, camı ilk kez 3 bin beş yüz yıl evvel bulduğu söylenilen kadim Fenike halkından bu yana kumun cama dönüşmesi pek şaşkınlık veren bir şey değil.

Onsuz sadece bina değil, gözlük camı, teleskop, elbette pencere camı, süslenmek üzere ayna bile yapılamayacağı uygarlık ve bilim tarihi sürecinde anlaşılıyor.

Bugün de o günden farklı değil, şu plajda üzerine basıp geçtiğimiz, değersiz gibi görünen kum her geçen gün değerini artırıyor; onu elde edebilmek için araya Mafya bile giriyor, silahlar çekiliyor

Bugün dijital dünyamızda, hani şu ân siz bu yazıyı ekranda okurken size ulaştığımız, internet aktarımı yapılan silikon-fiber kabloya kadar kumun girmediği yer yok gibi; Beiser’in kapsamlı araştırmasından öğrendiğimiz bu.

Bina inşaat malzemesinde kum, duvardaki boyada kum, elektrik ampulünde kum, diş macunumuzda kum, su filtresinde kum, ev temizliğinde kullanılan kimyasallarda kum, çocuk bezinde kum, donumuz belimizden düşmesin diye eklenen don lastiğinde kum, şampuandan yüz kremine kadar bütün müstahzarlarda kum, bu yazıyı yazdığım bilgisayarın birçok malzemesinde türlü türlü kum, kâğıt mürekkebi emsin diye içine karıştırılmış kum, hatta kırtasiyeciden aldığımız yapıştırma-çıkartma not pusulasında kum…

Liste pek uzun…
Kısacası kumsuz bir uygarlık düşünülemez; hayatlarımız kuma bağlı zira yerine ikâme edilecek başka bir şey ortada yok.

Bunun farkına günümüzde varıldığını belirten Beiser’e göre, tarımsal topraklara duyulan iştah nedeniyle savaşlar nasıl çıkıyorsa, yakın zamanlar kum savaşlarına da gebedir.

Sevgilinizle el ele, deniz şıpırtısı dinleyip üzerinde dolaştığınız sahildeki kuma kalp çizip, içine de ¨Seni valla billa çok seviyom¨ yazdığınız bu göze bol görünen varlığın 200 milyon yıllık olduğunu düşünürseniz, bol keseden sanayi-inşaat ve diğer sektörlerde harcanan kumun tekrar yerine konması için geçecek süreyi göz önüne almanız gerekir.

Bol kepçe toplanan sahildeki kumun buradaki eksikliği doğal ekolojik çevreyi temelinden yıkıyordu; kısa zamanda bilim dünyası bu yönde dikkatleri çekmekte ve Batılı endüstri ülkeleri türlü kamusal önlemlere razı olmaktaydı.

Fakat ihtiyaç zorunlu bir şeydir, durdurulamaz. Bu kez gözler 3.Dünya ülkelerinin bâkir kıyılarına, göllerine, kumsallarına yöneldi.

Son yirmi yıldan beri Güney Asya kıyıları talan edilmektedir; The Guardian’ın yazdığı da bu yöndeki uyarıları kapsıyor.

Deniz dibinden kepçeyle çekilen kum, maliyetli olması bir yana, balık yumurtlama yataklarını ve doğal su altı bitki örtüsünü mahvediyor; balıkçılar feryat içindedir.

Bu feryat ilk başta Japonya’da duyuldu. Yılda 40 milyon metreküp kumu denizden almak zorunda kalmış Japon inşaat sektörü yüzünden denize muhtaç Japon halkının sofrasına balık 20 yıl evveline göre 8 misli pahalı gelmektedir.

Nehir ve tatlı su göllerindeki dip kumlarının ayrıca yeraltı içme sularımızın filtresi görevini üstlendiğini hatırlarsak, buralara acımasızca daldırılan kepçelerin musluğunuzda susuzluğa sebep vermesine şaşırmayınız.

Hemen akıllara gelen bir soruya verilecek cevap da hazırdır: ¨Afrika ve Arabistan çöllerindeki kuma niye ilişilmiyor¨ sorusudur bu ve cevabıysa, bu cins kumun rüzgârla erozyona uğrayan yumuşak toprak yapısından ortaya çıkmış olmasında yatar.

Öyle olmasaydı, inşaat devletine dönüşen Arap Yarımadasının Dubai Emirliği kendi çöllerini kullanır, Singapur’dan kum ithal etmezdi.

Böylesine bir açgözlülüğün doğal olarak mafyası da hemen kendini gösteriyor.

Kum tacirlerinin yerel yöneticilere rüşvet, gözdağı, tehdit gibi yöntemlerine irili ufaklı mafya çeteleri silahla destek veriyor. Yakın zamanlarda Endonezya ve Sri Lanka’da, ayrı ayrı yer ve zamanlarda silahlı çatışmaların olduğu haberleri de dünya kadar haber arasında kaynayıp gitmişti; dikkat etmeli.

2015’de New York mahkemesinin gizlice sahilden kum çeken bir inşaat firmasına 700 bin Dolar ceza kesmesi, bu ülkenin kanunları ve kamusal devlet yapısında anlaşılabilir bir şey görünse de henüz devletini kabile ilişkisinden çıkartamamış Güney Asya ve Afrika’nın pek çok devletinde kum korsanlığının önüne geçilmesi imkânsız görünüyor.

Beiser’in araştırmasında karaborsaya düşen kumun hikâyesini ve distopik bir gelecek kurgusuyla zihinlerimizi meşgul eden ürkütücü sonuçları bulmak mümkün; bu yönüyle uyarıcı, dikkat çekici bir eser.

Tam da bol zannedip hoyratça davrandığımız ayaklarımız altındaki kumun bu gerçeğini öğrenirken, N.McGee imzalı bir başka yazıyı, altın denilen madenin ne kadar gereksiz ve fuzuli, hatta zararlı olduğuna dair bir yorumu Kanada’nın ciddi gazetelerinden The Globe&Mail’de okumaz mıyız!

McGee’nin hacimli yorumu, ¨Altında hiçbir şey yolunda gitmiyor¨ başlığıyla sunulmaktaydı ve dünyada altının endüstride kullanılmayan, eğer altın parıltılı takma diş yaptırmayacaksanız, mücevherat yapımı dışında bir işe yaramadığı, üstelik bunun çıkartılması için siyanür başta olmak üzere türlü türlü zararlı kimyasalın kullanılmasıyla bir başka ekolojik felakete yol açıldığı anlatılmaktaydı.

Üstelik bunca kavgasına karşılık dünya altın borsalarındaki yıllara yayılmış düşüşü dikkate alırsanız, altının ekonomik bir değeri de yakın zamanda kalmayacaktı.

Sadece, bu yazının yazıldığı tarihten 3 ay evvelinden bu yana, altın dünyada yüzde 13 değer kaybetmiştir.

Peki, o hâlde hâlen altına dayalı döviz hesaplarına devletler niye başvuruyor, elinde altın tutmaya çalışıyordu? Hiç kuşkusuz bu yazıdaki sohbetimizin sınırlarına sığmaz görünen çok yönlü açıklamaları var; iktisat tarihinden başlayınız uygarlık boyunca altının insan kültüründe yer ettiği öneme kadar…

Fakat McGee, artık bu budalalığın bir son bulacağına dair inancı tamdır; bunu dile getiriyor. Devletlerin ve ülke ekonomilerinin hazine dairesinde sakladıkları çil çil altına bağlanmış para ve döviz miktarı ve değeriyle kurulmuş ilintinin yakın zamanda ortadan kalkacağı-kalkması gerektiği iddiasında ısrar ediyor.

Kumun altın yerine geçeceğini düşünmeden edemeyerek yazıları sonlandırdım.

Eğer, ¨Altın dişli Hayriyem¨ şarkısını söyleyip şu çirkin renkteki şeyi baş tacı etmiyorsanız altın yerine şimdiden kum biriktireniz ya!

Amerikan kapitalizminin eleştirisini yapıp beri yandan kapitalist eğlence dünyasının bir numarası olmayı da becermiş Walt Disney’in ünlü komik karakteri Donald Duck’ı hatırlayınız. Donald’ın zengin bir amcası var; malikânesinin bodrumuna altınları dolduruyor ve havuza atlar gibi içine dalıp neşeli bir ördek yavrusu gibi altın banyosu yapıyordu.

Bu saçmalığın yerine, kumu hakir görmeden ona artık değer vermeli, Ahmet Kaya’nın şarkısında ¨Kum gibi kum gibi ezip geçme¨ diye yalvardığını dikkate alıp kuma ayaklarımızı basarken bir esasında bir altına dokunduğumuzu unutmamalıyız.

Tatil için gittiğiniz şu sıcak yaz günlerinde çoluk çocuk bostanına kumdan kale yaparken, elinize sıvışan kumu seviniz; vallahi altından değerlidir.

¨The Story of Sand and How It Transformed Civilization¨,

THE WORLD IN A GRAIN
Vince Beiser,
Riverhead Books
Aug 07, 2018,
304 sayfa

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

12 + nineteen =