Kuru ekmeksizlere, köşelerde pasta tarifi!

iyi bir yer de tatil yapmak, hatta markalı fiyatı yüksek yeni giysilerle onların karşısına çıkmak…


Kısaca kuru ekmek bulamayanların yanında, nefis pastalardan söz etmek ya da yemek!..


Her zaman sevgiyle andığımız bir arkadaşımız vardı. Orta halli sayılırken, alın teriyle çalıştı çabaladı iş adamı durumuna geldi. Son derece dürüst, iyi niyetli hümanist bir insandı. Maddeten yükseldi ama manen hep alçakgönüllü kaldı, eskisi gibi… Geldiği çevredeki Orta halli arkadaşlarından hiç kopmadı. İki arabası oldu. Birincisi iş yaşamının gereği pahalı bir araba. İkincisi, eski arkadaşlarını ziyarete gittiğinde kullandığı, sıradan yerli arabaydı. Bu arabasını sık sık ziyaret ettiği arkadaşlarına giderken kullanmak için almıştı. Aslında kendisine tek araba yetiyordu…


Arkadaşlarının (bizlerin) yanında, ne aldığını, ne verdiğini kesinlikle dile getirmez, onların hamurunda yoğrulup gitmeyi severdi. Yaşamımızda arkadaş, dost, “adam gibi adam” diye bağrımıza bastığımız, Diyojen’in gündüz gözü sokaklarda fenerle aramış olduğu nadir insanlardan biriydi… Allah kendisine selamet versin…


Bunları niye yazdık ve anlattık.


Vatan Gazetesi yazarlarından yazılarını kimi zaman beğenerek, kimi zaman da yadırgayarak okuduğumuz Ruhat Mengi’nin  Pazar günkü “müzikli Standup” başlıklı yazısını okuduktan sonra, beynimizdeki dalgalanmaları, yüreğimizdeki met- ceziri yazıyla yansıtmak için.


Önce yazıdan kısa bir alıntı yapalım:


“Olağanüstü güzellikte bir mehtabın denizin üzerinde yakamoz yaptığı bir sonbahar akşamı dinledim onu Moda Deniz klubünün kapanış gecesinin konuk sanatçısıydı.


Erol Evgin’i dinlemek ve izlemek her zaman büyük zevktir.


Kısa süre sonra hiç planlanmamış şekilde bir gece sadece BENİM İÇİN söyledi Erol Evgin… Hayatımda ilk kez BENİM İÇİN (sadece 40 arkadaşımın bulunduğu) bir sürpriz parti hazırlanmıştı. Ne hoş bir duyguydu bu.


Gözlerim hayretten fal taşı gibi açılmış halimi, sürprizin şaşkınlığını görmeliydiniz. İşte orada Levent’teki Camelat adlı gece kulübünde söyledi  sevgili Erol Evgin BENİM çok sevdiğim şarkılarını…


Önce  ‘hep böyle kal’ ile başlayarak ve  ‘hep böyle cana yakın, bize yakın’ diye bitirerek…


Ayni gece ünlü şan profesörü güzin Gürel’in öğrencilerinden konservatuar mezunu Barbaros’u dinledik. En güzel müzikal (BENİM FAVORİM Belle’i unutmayarak) napolitenleri nasıl hissederek, nasıl insanların içine işleyen bir ses ve yorumla söylüyor, duymalısınız…” (Büyük harfli kelimeler, tarafımızca yazarda ki egonun vurgulanması için yazılmıştır B.Ö)


Kimi okurlarımız belki diyeceklerdir ki, ne var bu yazıda.
Tuzu kuru, durumu iyi olan, hatta lüks yaşam içerisindeki okurlarımızdan böyle düşünenler için diyeceğimiz bir şey olamaz. Bir şeyler demeye çalışsak ta onlar bizi zaten anlamazlar, daha doğrusu anlayamazlar. İşin o cephesini geçiyoruz


Şunu hemen hatırlatalım. “Gariban” ya da “fakirlik edebiyatı” yapmadığımız gibi “halk dalkavukluğu” yapmak gibi bir çaba içerisinde değiliz. Çünkü siyasetçi değiliz, olmaya da hiç özenmiyoruz…


Evet, bugün toplumun çok önemli kısmı; günlük yaşamlarında kuru ekmek bile bulamayacak denli sefalet içerisinde. Yine önemli bir halk kitlesi, zor koşullar içerisinde yaşamını sürdürüyor. İşçiyi, memuru, emekliyi, küçük esnaf, çiftçi ve işsizleri bu iki kesim içerisinde sayabilirsiniz. Her gün dama çıkarak ya da kendini yakarak intihar etme girişiminde bulunan,  açlık ve işsizlikten ötürü ev soyan, kapkaç yapmak uğruna günahsız insanları yollarda sürükleyerek öldürecek denli gözü ve vicdanı kararmış insanların bulunduğu bir toplumda, “köşelerde pasta tarifi yapmanın” ya da “nefis pastaların tadından” söz etmenin ne denli toplumcu ve hümanist yönü olabilir ki?     


Belki denecek ki kardeşim, toplumda aç insanlar varsa, durumu iyi olanlar üst kültür platformunda, yaşam biçimlerini sürdürmeyecek ve eğlenmeyecekler mi? Tabi eğlenecekler, eğer içleri huzur içersindeyse…


Ancak, toplum karşısına çıkıp, haktan, hukuktan, demokrasinden, toplumculuktan, ezilen halk kitlelerinden, yoksulluktan, sefaletten, gelir dağılımının eşitsizliğinden vs. Söz ediyorsanız ve göreviniz gereği de olsa bunların savunuculuğunu üstlenmişseniz, savunduğunuz biçimde, yani halk gibi   yaşıyor olmak misyonunuz olmalı.
En azından,  hadis’te yer aldığı üzere, “komşunuz aç yatarken, eğer tok yatıyorsanız…”,  bari pencereyi açıp “bal börek yediğinizi” komşunuza haykırmamalısınız!


Sayın yazarın kaleminden, yaşamakta olduğumuz bugünkü Türkiye atmosferinde, eğer “sosyal yarar”dan söz edilecekse, bu tarz bir yazı çıkmamalıydı. Bundan sonra da çıkmamalı. Yazısında tanımladığı  popüler yerlere rahatça gidebilen gidiyor zaten. Ayrıca yazmaya çizmeye gerek yok ki.


Salt onlar için “köşelerde pasta tarifi yaparken”, evlatları özendikleri ve kendileri de maddi durumları yetersiz olduğu için alamadıklarından, nefis görünümlü sucuklu yumurta karelerine bile, televizyon reklamlarında  yer verilmemesini isteyecek duruma gelmiş anne ve babaların var olduğu bir toplum gerçeğini, nasıl göz ardı edebilirsiniz?


Köşe yazılarında, lüks yaşam yerlerinin ve standartlarının “ne hoşluğu”nu mu konu etmek, yoksa siyasilerce her dönem aldatılan, milyonlarca fakir fukara ve çaresiz Türk insanının durumunu gözler önüne seren çaresizlikleri ve haksızlıkları mı yazıya dökmek, “sosyal fayda” açısından gereklidir?..


Tabi ki, sonra halk, aylıkları 20-30-40 bin dolarla söylenilen ve ayakları sürekli halılar üzerinde yürüyor olmaktan toprak yüzü görmeyen köşe yazarlarına ve onların yer almış olduğu gazetelere, yani genel medyaya güvenmiyor ve saygı duymuyor.


Ertuğrul Özkök’ün, bugün Hürriyet okurları tarafından ve toplum katmalarınca benimsendiğini ve yazılarının ilgi ve güven duyularak okunduğunu söyleyebilir misiniz?


Başka bir yazımızda konuya devam edeceğiz.


burhanaozbey@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.