Kurumları denetlemeyelim/denetlemeyelim

KURUMLARI DENETLEMEYELİM/DENETLEMEYELİM

Bir devlet yönetiminde ne denli çok bağımsız kurum bulunursa o yönetim o denli demokratik nitelik kazanır. Farklı bağımsız kurumların olması iktidarın düşündüğü gibi anarşi oluşturmaz, halkın farklı kesimlerinin sesinin iktidara yansıtılması kanalı işlevi görür. Böylece farklı talep ve tercihlere ulaşan iktidar bunları yerine getirdiği derecede oy potansiyelini geliştirir. Kısacası, kötülerin içinde en iyi yönetim biçimi olan demokrasilerde çok seslilik hem halkın sesinin iktidara ulaştırılmasında, hem de iktidarın halkın taleplerine yanıt vermesine olanak tanıdığı içindir ki, “kamusal alan” diye veya başka adlarda da teorik görüşler geliştirilmiş ve iktidarların hizmetine sunulmuştur. 

İktidar kendisini sarsacağını düşündüğü tüm kurum ve yapıları, sermayenin emeğe uyguladığı sistemle parçalayarak, zaman zaman birbirine düşmen ya da tek güç halinde oluşmalarını engelleme yoluna gitmiştir. Güvenlik alanında bekçilik kurumunun ihdası da bu yaklaşımın bir parçası olabilir. Muhtarlarla sıkı işbirliğine girilmesi ise toplumun aile temeline varana dek en ince kılcal damarlarına ulaşma çabalarından kaynaklanan biraz da anlamsız bir politika seçeneğidir. Adeta tüm halkın denetlenmesi/demetlenmesi gibi bir siyaset! Bir zamanlar Demokrat Parti’nin “vatan cephesi” saçmalığı, günümüzde geliştirilen buna benzer “yeşil top” gibi nahoş uygulamalar siyasetin olabilir, ancak halkın hoşuna gitmez.  Halkın en ücra damarlarına ulaşma çabaları anlamsızdır, zira halkın en ücra damarlarına inildiği hissi alan her toplum iktidara istediği bilgiyi vermeyeceği gibi, onu şaşırtıcı ve aldatıcı bilgiler de üretebilir. Hele de günümüzün gelişmiş sosyal medya ortamında devletin muhtar vb gibi hantal sistemlerle devreye girmesi komik olmanın ötesine gidemez. 

Her kurumda kendi damarını işlemeye çalışan iktidar medyayı, yargıyı, hatta burjuvaziyi ele geçirme çabalarına şimdilerde de avukatları katmış durumda. Ankara Barosu’nun demokratik bir çıkışını bahane ederek yargının bu kanadını da ele geçirmeye çalışmak güvensizlik ifadesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Salt üç şehrin teşkilatına el atmak niceliksel küçük, fakat niteliksel büyük ataktır. Bu bağlamda avukatların yürüyüşü salt örgüt adına değil, fakat demokrasi ve bizzat iktidar adına fevkalade olumlu bir gelişmedir. Bu gelişmeden derhal netice alınması söz konusu olmayabilir, muhtemelen olmayacaktır da! Ancak, tüm bu hareketler Türkiye’nin tarih defterine örgüt adına olumlu, iktidar adına ise olumsuz kayıt olarak düşecektir. İktidar, “uzun dönemde ben yokum ki” şeklinde cahilane bir düşünceye kapılabilir. Fakat ülke yaşayacaksa, bu iktidarı da tarihin arşivinde yerli yerine koyarak tüketecektir.

Medya iktidarın en büyük yardımcısıdır, keşke anlaşılabilse! Medyanın susturulma derecesi iktidarın icraatının sorgulanma alanının genişlemesi ile doğru orantılıdır. Hal böyle olunca, basiretli hiçbir iktidar, bir suç söz konusu olmadıkça, medya ile dalaşa girmemesi salt halkın haber alma özgürlüğü açısından değil, bizzat iktidarın saygınlığı açısından çok önemlidir. Medyanın sermaye ya da dini veya herhangi bir baskı gurubuna karşı bağımsız olması yine salt demokrasinin değil, aynı zamanda iktidarın avantajınadır. Günümüzde yandaş medya olarak bilinen sahada çalışanların, özellikle de köşeye kaçmış yazılarıyla başa geçen her siyasiye selam verenlerin yarın çocuklarının ne tür sosyal baskılarla ve dışlanmalarla karşı karşıya kalacakları hesap edilmelidir. Keşke, günümüzün avukatlar yürüyüşü gibi, medya üzerine baskı geldiğinde de ağlamak yerine yüz akı ile protesto yürüyüşü yapılsaydı! Para ve özel bağlantılarla para kesesine gelen nimet, gün gelir vicdanı kopararak söker gider. 

İnsan ancak kendi ayakları üzerinde ve dik duran ağaçlar ortamında kaldıkça, günü nasıl geçerse geçsin, haysiyetini koruma zevkini sonuna dek yaşar ve tadar.

Uğursuz selin karşısında duramayan kişiliksizliğin toplumsal değerleri tahrip ettiğinin farkına varılması, hem şahısları, hem de iktidar kurtarır. Dikkat edilirse buraya kadar çok fazla demokrasi ya da demokratik yönetim vb gibi klasik sözlere hiç girmedim. Çünkü demokrasi oluşturulmaz, oluşur. Demokrasinin oluşumu ise emek ve haysiyet gerektirir, çünkü duruma göre bedeli ağır olabilir. O zaman iktidara yüklenirken, aynı anda iktidarın yüklendiklerinin kendilerine bakmaları gerekir. Bir kuruma atama ne denli liyakatsizliğe dayanıyor ise, atananın itibar kaybı o denli yüksek olur, çünkü liyakatsizi atayan, aslında onu bir emrin uygulanması görevine memur etmiş demektir. Böylesi emir kulu atamaları sonucunda, günümüzde yaşadığımız gibi, toplumda işsizlik almış başını giderken gerileyen işsizlik oranları açıklanır, fiyatlar almış başını giderken enflasyonun gerilediğinden dem vurulur, tüm dünya çökerken, Türkiye için de ulusal gelirin eksi değerler alacağı dillendirilirken, tünelin ucunda ışık gördürülür. O insanları kendi vicdanları ile baş başa bırakabiliriz, fakat başına geçtikleri kurumların yıpratılması hem iktidar açısından hem de bizzat kurumların başına atananlar açısından affedilir durum değildir. 

İktidar tüm bu olayları böylece kotarmaya çalışırken, sanırım, bir şey gözden kaçıyor. O da, her ülkenin Türkiye’de elçilikleri vs bulunduğudur. Peki, bu kurumların görevi arasında bir de Türkiye’de olup bitenler hakkında ülkelerine rapor vermek olduğuna göre, tahayyül edebilir miyiz, acaba raporlarında neler yazıyorlardır! O zaman niye Almanya’ya kızıyor ve uçuşlara izin versin diye heyetler postalıyoruz. O ülkelerle uluslararası temaslarda acaba bizler hakkında, hem yöneticiler, hem de bizzat seçmenler hakkında acaba nasıl bir kanaat oluştururlar ki, zaman zaman hoşumuza gitmeyen mesajlar verebilmekteler. Bu mesajlara kızacağımıza, biraz da kendimize baksak, kendimize gelip çağdaş bir yönetim, hukuk sistemi, adalet sistemi, siyaset sistemi vs kurmaya çalışsak, olmaz mı!  

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.