Çölaşan Vak’ası… (1)

Çölaşan Vak’ası… (1)

0
PAYLAŞ

Tamı tamına 21 yıl 6 ay. Ya da yakın bir süre.
Hürriyet’te köşe yazıyordu Emin Çölaşan.
Şu anda yazmıyor.
Aslında Milliyet’ten transfer edilip Hürriyet’e ilk adımı attığı gün galiba “en sıcak” ben karşılamışım Emin’i.
Hep söyler.
Bizim meslekte  bir gazeteci adayı, ya da köşe yazarı adayı , hele hele usta-çırak ilişkisi yaşamadan, uzun ve ince yolu katetmeden, kısa zamanda yükselmeye başlamışsa, yeni gelene iyi gözle bakmazlar.
Hasis insanlardır gazeteciler. “Acaba gelen adam bana kazık atar mı?” diye ürkerler.
Kendisiyle barışık gazetgeci sayısı zaten çok azdır bizim meslekte.
Böyle sorunlarım olmadığı için Hürriyet Haber Ajansı’nın Ankara Temsilcisiyken Emin Çölaşan, Simavi’nin çatısı altına geldiğinde “Çok sevindim geldiğine” demişim.
Ben unuttum, Emin unutmamış sık sık tekrarlar.
Neyse 20 yılı aşkın süre içinde, arkadaşlığımız güçlendi, ailelerimizin de yakınlaşması ile daha da genişledi.
Emin sıcak insandır.
Açık insandır.
Dürüsttür.
Samimidir.
Dinlemesini bilir.
Dinletmesini sever.
Hele pohpohlanmayı pek sever.
Kim sevmez ki?
Çölaşan Hürriyet’te ilk günler “Pazar Sohbetleri” yapmaya başladı. Son derece uzun mülakatlar. Ama dobra dobra.
Dikine dikine.
Açık ve net sorular..
Kırıcı- kırıp-dökücü  ama sorulması gerekenler bunlar.
Kaçmak yok. Kaçanı kovalıyor. Söyletilmesi zoru başarıyor.
Sohbetler Pazar günleri tam sayfa yayınlanıyordu.
Son derece etkili, ses getiren söyleşiler. Korkusuz, cesur sorular ve alınan yanıtlar da o kadar okunmaya değer şeyler.
Sanırım rahmetli Bülent Ecevit’le bir yazı konusunda sıkıntı yaşamıştı Emin.
Sormadım bugüne kadar.
Ama Hürriyet’te çalışmaya başlamasında bir iki ay geçmişti ki, benim katımda Emin fenalaşmıştı.
Benim görev yaptığım katta telaşlı bir an yaşanıyordu. (Cinnah Caddesi 8 nolu binanın ikinci katında, o zamanlar bir bar vardı. Ayrıca Istanbul’dan gelecek kalantorlar için iki odalı bir misafirhane yapılmıştı).
Emin’i odalardan birine taşırlarken görünce ben de koştum. Doktor çağrıldı. Hemen müdahale edildi.
Gazeteden çıkıp kontrollere gitmeden önce, babası rahmetli Ümran bey ile annesi de gelmişlerdi.
Onlara önemli bir şey olmadığını söyledikten sonra gazeteci Aytekin Yıldız’ın doktor olan ağabeyinin Tunus Caddesindeki  kliniğine gittik. Orada konsültasyon ve muayeneler yapıldı. Kalpte ekstrasistol tesbit edildi.
Yani iki atış arasında bir fazla atışın girmesi gibi birşey. Ama dikkat edilmesi gereken bir sorun..
Çölaşan’a, o sabah Ecevit’le yaptığı  ve kendisine zor anlar yaşatan telefon görüşmesinin içeriğini hiç sormadım. Ama Ecevit ölene kadar da Emin’in hiç sıcak yaklaştığını görmedim. Yıldızları hiç barışmadı.
Hatta Ecevit Hürriyet’in Ankara Bürosunu ziyarete geldiğinde, ya da Hürrriyet’in üst yönetimini bır yerde kabul ettiğinde heyette Emin’in olmamasını istediğini bilirim.
Emin de sanki gitmek için bayılıyormuş gibi.
Neyse konu dağılmasın. Emin bu kötü dakikaları bir daha yaşamadı.
En azından ben bilmiyorum.
Pazar Sohbetleri uzun süre devam etti.
Bu işten Emin mi sıkıldı, yoksa söyleşi yapacak insan sayısı mı azaldı veba bitti bilemem ama Emin’in söyleşi yapmak istediği kişilerin korktuklarını biliyordum.
Açıkcası insanlar daha önceki söyleşilerden ürkmüşlerdi.
Emin’le söyleşi yapmak bir anlamda cellata boyun uzatmak gibi bir şey gbi geliyordu insanlara.

Nitekim aylar veya bir yıl sonra bir gün Emin “Ben köşe yazmak istiyorum. Istanbul’a söyledim, kabul ettiler. Üstelik günlük yani her gün yazmak istiyorum ne dersin” diye sordu..
Ben “Bak Emin. Köşe yazarı olabilirsin. Ama günlük değil gün aşırı yaz. Daha etkili yazılar çıkar. Dünyada hergün yazan hiç bir gazeteci yok. Olmaması da gerek” dedim. Emin “Yok, yok yazarım” dedi ve yazdı da.
Tabii her yazısı “cuk” oturmadı belki de.
Çok zordur günlük yazmak.
İnsan bazen kendisini tekrarlar.
Hatta tekrarladığını farketmez bile.
Nitekim Ankara belediye Başkanı Gökçek yazılarında bu yaşandı.
Okuyucu “tekrar”ı gördü, okudu ve uzaklaştı.
(devam edecek)

BİR CEVAP BIRAK

fifteen − 1 =