Çölaşan Vak’ası …(6)

Tabii bu sansürle ilgili gelişmeleri birebir yaşıyarak yazıyor değilim ama yazısı sansürlenen yazardan olayı dinleyip teyidini aldıktan sonra, gelişmelerin nasıl seyretttiğini tahmin etmek zor değil benin için.
Yazısı “altın makas”la sansürlenen yazar arkadaşım, odasının kapısını kapattıktan sonra başladı konuşmaya:
“Yahu akşam üstü beni evden aradılar. Tam bir kadeh bir şey içecektim. Keyifli bir yazı yazdığımda muhakkak bir iki kadeh parlatırım evde. Ama on dakika sonra acele gazeteye gelmem istendi.Tam çıkacaktım, Ertuğrul aradı.Yazımın bazı kısımlarının mahzurlu olduğunu söyledi. Yeni bir yazı yazmanın daha kolay olacağını da ekledi. Birşeyler olduğunu sezdim.Yazım apolitik değildi ama istenene uymak zorundaydım. Neticede ekmek kavgası. Gazeteye geldim. Çıkarılan, daha doğrusu taşrada basılan ama şehir içlerinde sansüre uğrayan yazımın yerine yenisini yazdım”
Yani yazar arkadaşımız, bu kez içerden yani aynı çatı altından, yani Hürriyet’teki bir ünlü yazarın, yani Çölaşan’ın sansürüne hedef oluyordu.
Bu sansürü, Ertuğrul Özkök isteseydi önleyemez miydi?
“Sen kim oluyorsun arkadaş, bu yazı senin özelini hedef almadıkça nasıl çıkmasını engellersin” diyemez miydi?
Bal gibi derdi.
Ama “diyemezdi”
Demedi.
Çünkü bazı dengeler vardı.
Türkiye’nin en çok okunan yazarı ile henüz emekleyen yazarı arasında tercih yapılacaksa, Emin’den yana tavır koymak bir taşla kimbilir kaç kuş vurmaktı?
Bunu Ertuğrul Özkök bilebilirdi ancak.
Üstelik Özkök’ün çok başka hesapları da olabilirdi.
İleride koz olarak kullanabileceği hesaplarını şimdiden kestirmek nasıl mümkün olabilirdi ki..
Sansüre Emin cephesinden bakıldığında, Çölaşan “Sansüre uğrayan yazımın intikamını kat kat aldım” diyebilirdi belki.
Ama ne olursa olsun taş yerinden oynamıştı artık.
Sadece taş olsa.. Taşlar…
Ne yazık ki, bir ilk gerçekleşmişti Hürriyet çatısı altında.
Üstelik yaşanmaması gereken bir sansür olayı.
Basının mücadele verdiği, vermesi gerektiği bir olay tersine işlemişti.
Emin, bugüne kadar görünmeyi göstermişti.
Yaşanmayanı yaşatmıştı.
Uygulanmayanı uygulatmıştı Ertğurul Özkök’e…
Ancak Aydın Doğan ve kızları bu gelişmeyi öğrendiklerinde Emin’in hanesine yeni bir “çentik” atmışlardı.
Çentiklerin çoğaldığından ise Emin’in haberi dahi yoktu.
Kızlar ve bazı damatları, Hürriyet’te artık ağırlıklarını hissettirmeye başlamışlardı.
Özkök, Doğan’ın kızlarının işe el koymaları nedeniyle mevcut yazarlar ve transfer edilecek  yazarlar konusunda özgür hareket edemiyordu. Dahası kızları, artık Aydın beyden daha fazla baskı yapıyorlardı  Özkök’e…
Özkök’ün işi zordu.
Emin zehirli oklarını devamlı aynı hedefe yönetiyordu.
AKP ve bakanlarına.
AKP ve din bezirganlarına.
AKP ve bürokratlarına.
AKP ve yeşil sermayeye.
Ve de İ. Melih Gökçek’e.
Tabii Avrupa Birliğinde alınan yolun “sanal” olduğuna yönelik eleştirilerini aralıksız sürdürüyordu.
Bu arada yazılarına,her gün olmasa bile ayda bir kaç kere rica-uyarı-müdahale gibi tavırlar konulmuyor değildi . Özkök- kızlar ve baba Doğan tarafından.
Yapılan bu  müdahalelerden ve “gizli sansür”den, Emin Çölaşan haklı olarak sıkılıyordu. Ağzının tadır kaçmıştı son 3-4 yıl içinde.
Hem de çok.
Yazma, eleştirme özgürlüğü konusunda ayrı dünyanın insanı gibi hissediyordu kendisini.
Doğan ailesi ve Özkök bir yanda, kendisi ve Bekir Çoşkun bir yanda.
Özkök’ün belli aralıklarla ve hatta son zamanlarda sıkça isim vermeden kendisine ve onun gibi yazarlara “çakması” kendisini zıvanadan çıkarmıyor değildi.
Aydın Doğan’ın sermayesinin artması, şirketlerinin çoğalması, globol ekonomi içinde dışa açılması Emin’in umurunda değildi.
Bence de umurunda olmamalıydı.
Simavi döneminde en ufak bir müdahale olmamıştı. Gazetecilik açısından herkes için “altın  yıllar” Simavi zamanında yaşanmıştı.
Üstelik Erol Simavi gazetecilik dışında işlere bulaşmamıştı.
En azından devletle olan özel şirketleri yoktu.
Araba dağıtma işine girmişti Renault ile 1974’de ama ticari amacı hedeflememişti.
Hür Sigorta’yı kurmuştu, kendi yağıyla kavruluyordu.
Otel işine girer gibi oldu. Pendik Otel’i satın aldı, Hürriyet’in Anadoludan gelen muhabirlerinin kalması için. Beceremedi.
Yumurta-peynir işine soktular Erol Simavi’yi. Irak-Iran savaşında Irak’a satttığı yumurtaların parasını alamadı şirkeri yönetenler, onu da elden çıkardı.
Yani, Simavi devletle iş yapmadığı için yayın politikasında çizgisini değiştirmedi.
Kalemini hiç bir zaman satmadı babasının verdiği öğüt gereği.
Simavilere göre kalem satılmaz, gerektiğinde kırılırdı.
Emin de buna inanıyordu ve aynı dönemde yaşıyormuş gibi çala kalem muhalefete, hırsızlara ve portföyünde yer alan sabit demirbaşlara- yani kim döneklik yapmışsa- saldırmayı sürdürüyordu.
Hatırladığım kadarıyla da “sansür” giyotini zaman zaman devreye giriyordu.
(devam edecek)

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here