İlahiyatçı yazardan Erdoğan’a eleştiri

İlahiyatçı yazardan Erdoğan’a eleştiri

0
PAYLAŞ

İlahiyatçı Yazar İhsan Eliaçık, uzun süredir dikkat çeken çıkışlarıyla gündeme geliyor. Özellikle AKP hükümetinin izlediği politikalara yönelik İslami kaynaklara dayalı eleştirileri tartışmalara neden oluyor. Bir süre önce Emevi dininin öğretildiği İmam Hatip Liselerini bitirenlerin kafası çalışanlarının ‘ateist’ olacağını ileri süren Eliaçık, son olarak ‘muhafazakâr mankurt’ kavramıyla gündeme geldi. 1 Mayıs’ta Fatih Camii’nden Taksim’e yürüyerek kortej oluşturan ve kendilerine Antikapitalist Müslüman Gençler adını veren grubun, AKP kongresinin gerçekleştiği gün yayınladığı manifestoya da katkıda bulunan Eliaçık’a göre “kurtlarla saldırıyor, kuzularla meleşiyorlar” benzetmesinde bulunduğu AKP iktidarı kıblesini yitirmiş durumda. Başbakan Erdoğan’ı kamu olanaklarını kullanarak servet biriktirmekle suçlayarak ağır dille eleştiren Eliaçık, “bundan lider olmaz. Bunun peşinden gidilmez. Buna tavır konulması gerekir. Buna kılıç çekilmesi ve ‘seni bununla doğrulturuz’ denilmesi gerekir” diyor.

Açıklamalarıyla ezberleri bozan İhsan Eliaçık’la, AKP’yi, muhafazakârlığı ve onun deyimiyle ‘liberalleri örnek alıp’ yaşam alanlarını yağmalayanları konuştuk. Güney Amerika’daki yağmur ormanlarının özelleştirildiği gün Kızılderililerin torunlarının, “mülk İnka’nındır!” sloganları atarak eylemler yaptığını söyleyen Eliaçık, aynı günlerde Kabe’nin 120 kilo altınla kaplı örtüsünün yenilenerek altınların törene katılan liderler arasında paylaşıldığının altını çizip bu iki olayı karşılaştırıyor ve “Allah o gün Kabe’de değil, “mülk İnka’nındır” diye bağıran Kızılderililerin vicdanındaydı” diyor…

– AKP kongresinin gerçekleştiği gün dışarıda kumanya dağıtılırken, salonda da Başbakan Erdoğan’ın konuşması sırasında ağlayanlara tanık olundu. Bu görüntüler, geçtiğimiz yıl yaşamını yitiren Kuzey Kore lideri Kim Jong’un ölümünün ardından zorla ağlayan insanları anımsattığına dair eleştirileri de beraberinde getirdi. Kongreden yansıyan fotoğraf ve sonrasına ilişkin siz ne düşünüyorsunuz?

– Kongre günü ağlayan muhafazakâr kitlenin şunu bilmesi gerekiyor: Eğer sizin yaşamınızda en yüce değer din ise kardeşim, bu dinin bir peygamberi var. Peşinden gittiğiniz lideri onunla ölçmeniz gerekir. Peygamber nasıl bir kamu hayatı sürdürmüşse, peşinden gittiğiniz liderin de böyle bir kamu hayatı sürdürmesi gerekir. Peygamber nasıl öldüyse, Müslüman bir liderin de öyle ölmesi gerekir. Şimdi bakalım, peygamber, 23 yıl din ve devlet faaliyeti yürütmüş, peygamberlik yapmış. Din-u devlet ifadesi eski tabirle din ve kamu işlerini tanımlar. Eğer siz kendinizi bu işe adamışsanız kendinize ait bir hayatınız, kendinize yonttuğunuz bir çıkarınız, menfaatiniz olamaz. Peygamber, 23 yıl içinde ceketiyle gelmiş, ceketiyle gitmiş. Geride hiç bir şey bırakmamış. Hz. Ömer, kendi işini yaparken kendi mumunu, devletin işini yaparken devletin mumunu yakmış diye övüne övüne bunu yıllarca İmam Hatip okullarındaki merasimlerde sergilediler. Tayyip Erdoğan bunun tiyatrosunu da oynamıştır belki. Çok meşhurdur yani. Şimdiki hayatına bakalım…

– Ne görüyorsunuz şimdiki hayatına bakınca?

– Bir defa şunu söyleyeyim, ben Tayyip Erdoğan’a asla oy vermem. Niye? Bunun basit, sade ve gün gibi aşikâr bir gerekçesi var. Çünkü ‘kenz’ci. Yani kamu imtiyazı kullanarak para ve mal biriktiriyor. Bundan lider olmaz. Hele hele bundan Müslüman bir lider hiç olmaz. Bunun peşinden gidilmez. Buna tavır konulması gerekir. Buna kılıç çekilmesi ve “seni bununla doğrulturuz!” denilmesi gerekir. “Ne yapıyorsun sen?” denilmesi gerekir. Bir defa adam tüccar. Bildiğin tüccar yani. Önce kendi işlerine bakıyor, sonra zaman kalırsa milletin işlerine bakıyor. Ee karısı da tüccar. O da kuyumculuk yapıyor. Hastane zincirleri açıyor, oradan hisse, buradan hisse. Bu ne yahu? Tüccardan lider mi olur kardeşim? Bir defa devlet, yani millet; sizin ailecek yedi sülalenizin yaşamını emekli olduktan sonra bile garanti altına almış. Birinci dereceden emeklilik prosedürüne tabi tutuluyorsunuz. Sağlıktan eğitimine yedi sülalesine kadar her şey garanti altında. Devletin uçağıyla seyahat ediyorsunuz, devletin lojmanında oturma hakkınız var, emrinizde örtülü ödenek var, şu var bu var. Şimdi sizin neye ihtiyacınız olabilir? Sen niye mal biriktiriyorsun, niye para biriktiriyorsun? Sen başbakan olduktan sonra istifa etsen bile milletvekilisin ve devlet eski başbakanlarına ve milletvekillerine ölünceye kadar maaş bağlıyor. Hayatları garanti altında. Bunun dışında mal biriktirmenin anlamı ne ben anlayamıyorum. Bunu normal bir insan yapsa “adam geleceğini düşünüyor” diyebiliriz. Çünkü eğitimi, sağlığı hiç bir şeyi yok. Ama her şeyi garanti altında olan bu adam neden hala para ve mal biriktirir? Ne yapmaya çalışıyor? İşte burada bir gözü doymamışlık var. Bir de Allah’a inanmada bir sorun var.

– Nasıl bir sorun var, biraz daha açar mısınız?

– Yani bunlar Allah’a inandığını söylüyorlar ama güvenmiyorlar. İnanıyor ama güvenmiyor. Böyle bir soyut Allah’a inanıyorlar. Oysa Allah’a güvenmek başka bir şey. Kuran sürekli olarak “gökten yağmur yağacak, yerden ot bitecek Allah’a güvenin” diyor. “Rızkınız kesilmeyecek Allah’a güvenin” diyor. “Allah’a tevekkül edin, bunun için biriktirmeyin” diyor. Allah’a güveni olmayan insan biriktirir, kendisini garanti altına almaya çalışır. Allah’a güvenmek, yağmura, doğaya, nebata güvenmek demektir. Hayata güvenmek demektir. Kıtlık olmayacak, perhiz şey kurumayacak, çalışırsan hepsi sana gelecek merak etme. Şimdi sen biriktirdiğin zaman başkasında azalıyor demektir. Yeryüzünde doğal bir düzen vardır ve bu düzen eşitlik üzerine kurulmuştur. Birisi bir yerde fazla biriktirdiği zaman diğerinde eksiliyor demektir. Kader, kısmet, nasip; bunlar Kuran’ın eşitlikçi kavramlarıdır. Fakat şu anki ölü kuranı anlatışlarıyla bu kavramları ters çevirip amuda kaldırarak mahvettiler.

– Sizin dikkat çekici bir eleştiriniz de var, “kurtlarla saldırıp, kuzularla meleşiyorlar” diyorsunuz. Ne demek bu?

– Hükümet her zaman ikili oynuyor. Örneğin Neşet Ertaş’ın dizelerini okuyorsunuz, ancak Neşet Ertaş ölmeden önce “eğer arkamda bir çuval un bıraktımsa suç işlemişim demektir. Beni mezara koymadan önce o bir çuval unu dağıtın” demişti. Şimdi siz eğer Neşet Ertaş’ın dizelerini okuyorsanız, daha onun gibi yaşamayı, onun gibi ölmeyi göze almanız lazım. Acaba Tayyip Erdoğan vefat ettiğinde geride kaç çuval unu kalacak? Sen şimdi Neşet Ertaş’ın dizesini okuyorsan, adamın ölümü böyle; gayet peygamberane. Peygamber de aynen böyle öldü. Geride perhiz şeyi yoktu. En son yedi dirhemini dahi infak ettirmiştir. “Ben yedi dirhem de dahi olsa rabbimin huzuruna üzerimde bir mülkiyetle çıkmak istemem” demiştir. Dolayısıyla bana göre bu çok muhteşem bir ölümdür, tabiri caizse. Bunları kullanıyor ama onların yaşadığı gibi yaşamıyor. “Mal da yalan mülk de yalan” diyorsun ama hayatın mal mülk biriktirmekle geçiyor. Bir defa Neşet Ertaş devlet sanatçılığı payesini reddetmiş birisi. Dolayısıyla ona devlet töreni yapılması gereksizdi. Devlet adamları katılmamalıydı. Katılsalar bile en arka saflarda olmalıydılar. Dolayısıyla cenazesi de saptırıldı. Şimdi AKP’nin dış politikasına bakarsanız burada da aynı şey söz konusu. Örneğin kongreye Emin Cemayel de katıldı ve alkışlandı. Emin Cemayel kim? İsrail’de Sabra ve Şatilla katliamlarını yapan Falanjist partinin katliamın yapıldığı dönemki başkanı. Yani Sabra ve Şatilla katliamlarının siyasi sorumlusu. Onu kongreye çağırıyorsunuz ve insanlar alkışlıyorlar. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hani “kurtlarla saldırıyorlar, kuzularla meleşiyorlar” dediğim bu. Hem o taraftan görünüp hem de bu tarafta olmak. Hem şiirini okuyor, hem onun gibi yaşamıyor.

– Dış politika konusunu biraz daha açarsanız…

– Basit bir örnek vereyim, şimdi diyorlar ki; “sana PKK hakkında 24 saat istihbarat vereceğim.” Bunun karşılığında da Afganistan’a gidip Taliban’la savaşacaksın diyor. Hükümet de buna tamam diyor. Şu anda Türk askerleri Afganistan’da Taliban avına, cadı avına çıkıyor. Daha bir kaç gün önce 18 kişi öldü. Köyleri basıyorlar, burada Taliban var deyip katliam yapıyorlar. Amerikalılar Türk askerlerini orada bu amaçla kullanıyor. Türk askerinin Afganistan’da birazcık itibarı kaldıysa bu şekilde itibarsızlaştırılıyor. Suriye de aynı durumda. Türkiye’yi Suriye’ye sokmak istiyorlar. Bunun karşılığında borçları erteliyorlar. Şu kadar daha kredi açarım diyor, bilmem ne diyor. Amerikalılar seni kullanmadan sana ne borç verirler ne seninle ilişkiye geçerler ne de karşılıklı anlaşma yaparlar. Eğer PKK hakkında sana istihbarat veriyorlarsa karşılığında kiralık katillik yapmanı istiyor. Seni Suriye’ye sokmak için borçlarını ertelerim diyor. Batılılar böyle kardeşim. Bunlarla aynı yatağa girilir mi? Muhafazakâr AKP hükümeti bana göre kıblesini kaybetmiştir. Deli dana gibi nereye gideceğini bilmiyorlar. “BDP’yi muhattap almam” diyor, ertesi günü “İmralı’yla görüşebiliriz” diyor. Birisi Diyarbakır Emniyet Müdürü’nün açıklamalarına sahip çıkıyor, öbür taraftan Tayyip Erdoğan çıkıyor, “yok böyle bir şey” diyor. Kafaları karışık, ne yapacaklarını bilmiyorlar. Şu anda Türkiye’de iradeli bir politika yok.

– Yoğun gündemin önemli başlıkları yeni Anayasa, başkanlık sistemi ve erken seçim tartışmaları. Sizce bu süreç nasıl şekillenecek?

– Ben iktidarı siyasi açıdan şöyle eleştiriyorum: Devletin davranışlarını değiştirmiyorlar, kendi davranışlarını devletleştiriyorlar. Bunun en güzel örneği, Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayalleridir. Yani sistemi kendisi için değiştirmeye çalışıyor. Anayasa’yı bile kendisi için değiştiriyorlar. Hesapları şu: Anayasa’da Cumhurbaşkanının partili olmasına yönelik maddeleri kaldıracaklar. Böylece Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olunca partili olmuş olacak. Cumhurbaşkanı da yürütmenin başı olduğu için hükümetin oturumlarına bile başkanlık yapabilir. Biraz daha yetkiyle birlikte otomatikman yarı başkanlığa dönüşecek. Bakanlar Kurulu Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanacak. Başbakan da Cumhurbaşkanının yardımcısı gibi olacak ve fiili bir şekilde partili cumhurbaşkanlığı ile birlikte yarı başkanlık sistemine geçilmiş olacak. Şimdi bu nedir; kendi siyasi geleceği için sistemi değiştirmektir. Kendi ikbali için. Evet, sistemin değişmesi lazım ama bu bir şahsın ikbali için olmaz ki. Daha önceleri Turgut Özal’da bunu yapıyordu. Oysa “ sistemin şu şu yönleri ben olmasam bile değişmesi lazım” denmeli. Yani devletin davranışlarının değişmesi lazım, ülkenin menfaatine olan budur denilmesi lazım. Bunları düşünmüyor, öncelikle kendisinin ne olacağını düşünüyor. Bu çok yanlış.

– Antikapitalist Müslüman Gençler konusuna gelirsek…

– Bu gençler öteden beri belirli konulara kafa yoran, bir arayışı olan gençlerdi. Ancak bu itirazlarını İslami muhitlerde yeterince dile getiremiyorlar. Dile getirseler bile dışlanıyorlardı. Çünkü İslami çevreler onların itiraz ettikleri şeylere itiraz etmiyor. Mesela en büyük itirazları Kapitalizm. Özellikle “kapitalizm Allah’ın düşmanıdır” vurgusu yapıyorlar. Çünkü Müslümanların çoğunlukla kapitalistleştiğini, kapitalizme kayıp gittiğini görüyorlar. Dini cemaatlerin bütün davasının, otuz yıllık mücadelenin sonunda kapitalizme abdest aldırmakla sonuçlandığını görüyorlar. Bugün baktığınızda milli görüş böyledir, AKP böyledir, cemaatler, nurcuların çoğu böyledir. Mısır’da İhvan-ı Müslümin böyledir, Pakistan’daki Cemaat-i İslami böyledir; Hamas ve Hizbullah dahi böyledir. Klavuzun gereği yok, yolun sonu belli. Böylece ne oluyor, kapitalizme İslam dünyasından bir alternatif yok. Bütün dini cemaatlerin mücadelesi, harçlıklardan arttırılarak yapılan bütün dini fedakârlıklar sonunda geliyor; buraya dayanıyor.

Şimdi burada yeni bir yol çiziliyor. Bu gençler hazırladıkları manifestoyla dini cemaatlere diyor ki; artık deniz bitti, kara göründü. Gidebileceğiniz bir yer yok. Bizi daha fazla kandıramazsınız. O zaman biz kendimize bu yolu çiziyoruz. Birinci mesele bu. Kapitalizme karşı çıkmak. Sizin ram olduğunuz, fit olduğunuz şeye karşı çıkıyoruz. Asıl karşı çıkışın buradan başlaması gerekiyor. Özellikle antikapitalist bir vurgu yaparak böyle bir manifesto yayınladılar. Benim de bu manifestoya katkım oldu. Ben de içeriğe bakıp görüşlerimi bildirdim ve bu manifesto yayınlandı. Bunun sonucunda da Kapitalizmle Mücadele Dernekleri’nin kurulması kararlaştırıldı. Bu bir kitlesel gençlik örgütü olacak.

– Derneğin adının soğuk savaş döneminde ABD güdümünde kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri’ni çağrıştırmasının özel bir anlamı var mı?

– Evet, bu biraz Komünizmle Mücadele Dernekleri’ni anımsatıyor ama tam tersi. Bir anlamda iade-i itibar ve redd-i miras var burada. Tarihi bir olaydır.

– Bir bakıma Komünizmle mücadele derneklerinin yarattığı bir sonuç değil midir bugünkü itirazın kaynağı?

-Bunun tam tersi bir iradeyle buna karşı çıkılıyor burada. Komünizmle Mücadele Derneklerinin antitezi biçiminde. Burada önemli olan kapitalizmle mücadele derneklerinin dini çevrelerden gelen insanlar tarafından kuruluyor olmasıdır. Bu Türkiye’de bir ilktir. Aynı zamanda da bir milattır bana göre ve altının çizilmesi gerekir. Bunu sol kökenden gelen gençler yapmıyor, tam tersi komünizmle mücadele derneklerinden yetişenlerin çocukları, hatta torunları yapıyor. Bu, üzerinde çok tartışılacak bir durumdur. Manifestosuyla, Kapitalizmle Mücadele Dernekleri’yle Türkiye’nin birçok yerinde bir bilinç patlaması ve zihniyet devrimi yaşanacaktır. Kendi mecrasında akacak ve gün geçtikçe büyüyecektir. Bizden sonrakiler için kalıcı bir miras olacaktır.

– Bu harekete yönelik özellikle soldan gelen “sınıf mücadelesine zarar vereceği” yönündeki eleştirilere ve “İslam özü itibariyle kapitalizme karşı bir tavır alamaz” yönündeki yorumlara neler söyleyeceksiniz?

– Bu çok yanlış bir görüş. Türkiye’deki sınıf mücadelesi tam da şimdi ‘antikapitalist Müslümanlar’ söylemiyle yerli yerine oturacak. Daha önce kablolar yanlış bağlanmıştı. Düşünün, acemi Bolşevik gidip işçiyle “Allah var mı yok mu?” tartışması yapıyor. Şimdi bunu solda da yapanlar oldu. Gariban insanlarla Allah var mı yok mu tartışmaları yapmak gereksizdir. Şimdi kablolar bu bakımdan yerli yerine oturacak. Biz ana babamızdan şunu gördük, asıl emek mücadelesinin oturduğu yer bana göre burasıdır. Benim annem babam, iki şeyi yerde görünce alıp öper ve yukarı kaldırırdı: Birincisi Kuran-ı Kerim, ikincisi de ekmek. Allah, ekmek, özgürlük… Şimdi bu kavramlar bir araya geliyor. Asıl mücadele şimdi başlıyor.

ALLAH KÂBE’DE DEĞİL, MÜLK İNKA’NINDIR DİYE BAĞIRANIN VİCDANINDA!

– Başbakan Erdoğan, Sanırım 2009’daki dünya su forumu öncesinde “Allah’ın suyunu paraya çeviriyoruz” şeklinde bir söz söylemişti. Bunun ardından Türkiye’nin neredeyse bütün dereleri eşzamanlı olarak özel şirketlerin denetimine verildi. Yaşadıkları vadilerde sizin deyiminizle ‘Allah’a güvenerek’ ve bir bakıma bağımsız bir yaşam süren insanlar, bir sabah uyandıklarında karşılarında iş makinelerini gördüler. Birden yaşadıkları o cennet vadiler şirketlerin denetimine geçti, su kaynakları 49 yıllığına tahsis edildi. Allah’ın suyunu paraya çevirmek, bu dönemin fotoğrafını çeken bir kavram sayılabilir. Bu konuda siz neler düşünüyorsunuz merak ediyorum…

– “Allah’ın suyunu paraya çeviriyoruz” demek, güya kendiliğinde akıp giden ve işe yaramadığı söylenen suyu, üzerine baraj yaparak, HES yaparak paraya çeviriyoruz demek. Ama gerçekte bu böyle mi? Bu, Allah’ın suyunu birilerine peşkeş çekiyoruz demektir. Allah’ın suyu kendi halinde aktığı zaman zaten bütün milletin yararınadır. Yaşamın yararınadır. Eğer sen bütün milletin menfaatine, özelleştirmeden millet adına bir kamu faaliyeti yürüteceksen ve buradan millet faydalanacaksa o zaman tamam. Allah’ın nimetini eşit biçimde emek katarak kamuya dağıtıyorsun demektir. Ama sen böyle yapmıyorsun ki. Sen bunu özel şirketlere 49 yıllığına veriyorsun. Birçoğu da yabancı bu şirketlerin. O zaman Allah’ın suyu o şirketlerin malı olmuş oluyor. Şimdi bunu yaparak Allah’ın mülkünden çalmış oluyorsunuz. Allah’ın suyunu paraya çevirmek, çoğu da yabancı özel şirketlere 49 yıllığına vermek demek, “Allah’ın mülkünü yabancılara peşkeş çekiyorum” demektir. “Alın bunlarla daha da fazla zenginleşin” demektir. Bir defa bunu yapmaya hakkı yok. Sadece Allah’ın suyu değil, Allah’ın toprağı da böyledir. Madenleri de böyledir…

Peygamber, üç şey ortaktır diyor; hava, su ve toprak. Bunlar kamuya aittir, ortaktır. Bunlar alınıp satılamaz, kâr konusu yapılamaz. Burada sadece milletin menfaatine yönelik kamu faaliyeti yürütülebilir. Bu da suyu dağlardan şehre getirip halkın yararına akıtırsın. Bu bir kamu hizmetidir. Suyun bu bakımdan ücretsiz olması gerekir. En azında kamu maliyeti neyse bu giderleri karşılayacak cüzi bir tutar alınması gerekir. Kâr aracı olmaktan çıkması lazım. Doğal gaz yataklarının, kömür ocaklarının, toprağın bizatihi kendisinin mülkiyeti olamaz. Bana göre bütün tapular iptal edilmeli. Bir şeyi tapuluyorsun, “burası benim” diyorsun. Böyle bir şey olamaz. Sonra oğluna kalıyor, ondan torununa. İslam’ın ilk zamanlarında toprak mülkiyeti yoktu. Toprak Allah’ındır. Yeryüzü Allah’ındır. Toprak işleyenindir, su içenindir, hava soluyanındır.

– Bunları dile getirenleri komünist olmakla suçluyorlar ama…

– Ne komünisti kardeşim. Peygamber bu üç şeyin ortak olduğunu söylüyor. Peygamberin sözü bu. Peygamberin sözüne komünist diyecekseniz o zaman peygamber de komünist deyin. Peygamberin zamanında böyleydi ama sonradan yağmaladılar. Dolayısıyla sen Allah’ın suyunu paraya çeviremezsin. Şimdi bu liberaller Müslümanları çok fena etkiledi. Bana göre bir insan Edirne’den girmeli, Kars’a kadar memleketinin geniş geniş yollarında göğsünü gere gere yürümeli ve hiç bir şekilde yolda önü kesilip ondan para alınmamalı. Şimdi sen Edirne’den Kars’a kadar gitsen en az on yerde senin yolunu kesip senden para alırlar. Varıncaya kadar meteliksiz kalırsın. Peki eskiden yol kesip de para alana ne diyorlardı? Eşkıya diyorlardı. Şu anda devlet yapıyor bunu. Bunların hepsi kamu hizmetidir. Sen zaten vergi topluyorsun. Nereye gidiyor bu vergiler? Şimdi gidin işadamlarına bir sorun. Analarını ağlatıyorlar vergilerle. Bunlar dış güçlerin de eliyle devlet denilen bir canavar yaratmışlar biz bu canavarı her sabah doyurmak zorundayız. Eğer bu canavarı doyurmazsan başına çöreklenir ve para para para… Bunların yabancı şirketlere gitmesinin sebebi ne?

– İktidarın bakanlarının kibirli hallerinin de kamu vicdanında rahatsızlık yarattığına dair eleştirilere tanık oluyoruz. Örneğin bir bakan çıkıp barajın su tutulması töreninde “kapaklar kapana, sular tutula!” diyor. Bir diğeri “Çoruh nehri eskiden kendi istediği gibi akıyordu, bundan sonra bizim istediğimiz gibi akacak” diyebiliyor. Yaşama ve insanlığa karşı gösterilen bu kibri nasıl yorumluyorsunuz?

– Bu, bir Müslüman’a yakışan bir kibir değildir. Doğayla uyum içinde bir kamu faaliyeti ve devlet icraatı yürütülmesi gerekir. Şimdi bunların örnek aldığı liberal ekonomi ve bireysel mülkiyet, doğaya acı çektirerek ondan bir çıkar elde etme zihniyetini eleştirmemiz gerekiyor. Bunlar yanlış bir yeri örnek alıyorlar. Örnek aldıkları yerden küçük bir ayrıntı aktarayım; sanırım 2008 yılındaydı, Latin Amerika’daki yağmur ormanlarının özelleştirilmeye çalışılması sırasında yerli halk ayaklandı. Bir bakıma gökteki yağmur yere indiğinde bir yerde depolanıp yerel halka verilmeyecekti. Yerel halk bu suyu parayla alabilecekti. Ormanla birlikte o ormana yağan yağmuru da, bulutları da özelleştirdiler. Bunun üzerine yerli halk ayaklandı ve bu olaylar sırasında 25 kişi yaşamını yitirdi. Birçok yerliyi de hapse attılar. O günlerde haber bültenlerine de yansıyan gösterileri izlerken bir ayrıntıyı hiç unutmuyorum; yerliler “mülk İnka’nındır” diye bağırarak yürüyüş yapıyorlardı. İnka malum Kızılderili tanrısı. Yağmur ormanları İnka’nındır. Mülk İnka’nındır!

Amerikalı özel şirketlere verilemez diye bağırıyordu yerli halk. Şimdi aynı gün İslam coğrafyasında bir başka olay oldu: Mekke’de bulunan Kâbe’nin örtüsü değiştirildi. Kâbe’nin örtüsünün üzerinde 120 kilo altın vardır. Ve bu örtü her değiştirildiğinde o 120 kilo altın törene katılan devlet başkanlarına pay edilir. Sonra da yeniden üzerinde 120 kilo altın olan yeni bir örtü asılır Kâbe’ye. Şimdi Allah’ın evine 120 kilo altın asıyorsunuz, eski örtüdekileri de gelen devlet başkanlarına veriyorsunuz. Fukaraya da değil. Oysa kuran “altın biriktirmek ateştir” diyor. Kuran’ın en sevmediği şey altındır. Peygamber, kenz ayetleri yani Tövbe 34-35 inince “tebbet el kanizun, tebbet el fızza, tebbet ez-zeheb (Kahrolsun biriktiriciler, kahrolsun altın, kahrolsun gümüş) diye bağırmıştır. Öyle ki mescidin yaprakları titremiştir bağırmasından. Şimdi böyle bir peygamberin yurdunda, böyle bir surenin indiği Mekke’de Allah’ın evi olan Kâbe’de altın topluyorsun. Aynı gün de Kızılderili’lerin torunları “mülk İnka’nındır!” diye bağırıyor.

– Bu ne anlama geliyor?

– Şimdi bu iki olayı karşılaştırdığımızda ben diyorum ki, ” Allah nerede?” Allah, Kâbe’de değil! Altının yığıldığı yerde Allah olmaz! Allah, o gün Peru’daki Kızılderili’nin vicdanında! Bütün yeryüzü Allah’ındır, bu ayrı. Ama altının, paranın yığıldığı yerde; devlet başkanlarının altın bölüştüğü yerde Allah olur mu? Öbür taraftan adam “mülk İnka’nındır” diye bağırıyor. Ben bunu söylediğim zaman muhafazakârlardan bir çok eleştiri aldım. Ben burada sembolik bir karşılaştırma yapıyorum. Söylediklerim tamamen semboliktir. Bir vicdan koyulması gerek ortaya, bir şey anlatmaya çalışıyorum. Şimdi sen kalkıp yağmur ormanlarını özelleştirenleri örnek alıyorsun. Kapaklar kapana, sular tutula diyorsun. Bunları da bir kamu menfaati olarak söylemiyorsun. Özel şirkete 49 yıllığına veriyorsun. Dünyada liberal kapitalist bir ekonomi hüküm sürdüğü için bunlar doğayı talan ediyorlar. Bizim muhafazakârlar da bunlara özeniyorlar. Bunların özenilecek bir tarafı yok. Bunların İslam kültüründe bulunan şeyler değil.

BİR CEVAP BIRAK