Laik Cumhuriyette hala mı türban?

                              “İnsanın en alçağı din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır”


                                                                (Abdullah İbni Mubarek X.yyıl fıkıh bilgini)


Avrupa’nın az gelişmiş, borç batağına saplanmış, bin bir sorunu olan ülkemizde, türban tartışmasından ziyade, iletişim, ekonomi, kalkınma, eğitim, kültür gibi çağdaş sorunları tartışmalı idik. Avrupa’nın en az kitap okuyan, en az gazete okuyan ülkesi olarak, nasıl aydınlanır, nasıl kalkınırız tartışmalarını yapmalıyız.


Kim ne derse desin, “türban” dediğiniz olay, dinsel bir simge olup insanların kafalarının beyinlerinin bohçalandığı bir olaydır. Türban dinsel amaçlarla yapılan bir baş bağlama şeklidir. Bunun dayatmasını yapanlar, hiç gereği yokken bunu savunanlar, dini siyasete alet etmekteler. Bu dinsel simgeyi serbest bıraktığınız zaman, az Müslüman, çok Müslüman kavgaları yanında, başında bin bir çeşit acayip giysiler, Yahudi kepi, sarık çarşaf daha nice sembol ve giysiler sorunlar, tartışmalar, kavgalar çıkacaktır. “Erkek hastaya bakmam, erkek öğretmenin sınıfına girmem, erkeklerin otobüsüne binmem, erkek doktora görünmem, erkek doktora doğum yaptırmam” diyenler çıkacak, erkek, kadın eli sıkmayan türbanlı, çarşaflıları bir düşünün. Şimdiden bunların belirtilerini görmekteyiz.


Kısaca, dinsel zorunluluktan bile olsa, siyasal bir simge olduğu apaçıktır. AKP iktidarından önce, her hafta türban gösterileri yapılırken, AKP iktidara gelince, türban yasaklığı devam ettiği halde, birdenbire türban gösterileri kesiliverdi. Demek ki, türban gösterilerindeki amaç, dinsel kökenli bir iktidarı başa getirmekti.


İspanya’da Medeniyetler Buluşması toplantısında, başbakanımız “türban velev ki siyasi simge olarak takıldığını düşünün. Bunu suç kabul edebilirimsiniz?


Kamusal alanda, dinsel simge olan türban, Avrupa’da da, Türkiye’de de, kesinleşmiş mahkeme kararları ile yasaktır. Kendi türban düşüncesinin saplantısı olan bu iktidarın atadığı yeni YÖK başkanı, “sizin dışınızdakilerin verdiği karar sizi bağlamaz” gibi özetleyebileceğimiz, bir söz söylemişti. Ne demek, bir hukuk devletinde bağımsız yargının verdiği kesinleşmiş karar hepimizi bağlar. Hukukçuların anlattığına göre, bu sözler
suç teşkil edecek niteliktedir.


Anayasanın 24. maddesi:


“Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.


Anayasanın ve yargının kesin hükmüne rağmen, türban diye dinsel bir simgeyi savunmanın mantığında, laikliğe karşı bir tepki ve eylem vardır. Türban olayı dini siyasete alet etmekten başka bir şey değildir.


Dini siyasete alet etmek, bize Osmanlıdan kalan bir kötü mirastır. Sultan ll. Abdülhamit (1876–1909) Anayasayı ilk kabul ettiğinde, devrin yenilikçi aydınlarından Mithat Paşa’yı gözden düşürmek için, dini siyasete alet ederekşöyle diyordu:


“-Göreceksiniz bu Mithat Paşa, Anayasa diye meclisten Kurana aykırı kanunlar çıkaracaktır”.  Abdülhamit’teki bu önyargının kaynağı, yenilikten, çağdaşlaşmaktan korkmasından gelmektedir.


Çok partili demokrasimizin ilk iktidarı Demokrat Parti 1950 seçimlerine girerken, “imanla, imansızın ayrılacağı büyük gün”, diyerek giriyordu.


Yine aynı parti, seçim öncesi meydanlarda yaptığı propagandalarda şunları söylüyordu:


“- Bir yanda Kuran bir yanda Nutuk… Söyleyin bakalım, sandıkta Kuranı mı, Yoksa Nutuk’u mu seçeceksiniz”  {(Atatürk’ün Nutuk kitabı). Halkın yarısı okuma yazma bilmiyor; kime, nasıl oy vereceğini bilmeyen halk oyunu, biliyorlardı ki Kuranı savunana, (daha doğrusu Kuranı istismar edene verecekti.}


Böylece Demokrat Partililer karşı parti CHP yi, halka karşı imansızlıkla suçluyor, Atatürk düşmanlığının tohumlarını ekiyordu. Yine aynı parti Kuran ile Atatürk’ün Nutkunu karşı karşıya getirip haince dini siyasete alet ediyordu. Daha sonraki seçimleri de kazanınca, aynı partinin lideri Menderes 1957 de, mecliste milletvekillerine böbürlenerek hitap ederken, “siz isterseniz Hilafeti bile getirirsiniz” diyerek, gericiliğe yeşil ışık yakıyordu.


Menderes, böylece Atatürk devrim ve ilkelerine ihanet eden tavır içinde iken, Atatürk’ün yanında Kurtuluş savaşında savaşmış, devrimleri birilikte yaşamış, DP lideriyken Cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar, her yıl 10 Kasım’da Anıtkabir defterini sadece imza ve tarih atmakla yetiniyordu. (Kaynak: Anıtkabir-Racon-Zambak Faruk Bildirici sf: 94)


“Niçin erkekler İslam’ın ilk yıllarındaki gibi giyinmiyorlar da bu geleneği kadınlara uygulatıyorlar. Türban takan kadınlar bunu neden merak edip erkeklere sormuyorlar?” B. Uluçay’ın dediği gibi bazı kadınları bu yönde kullanılıyorlar.


***


Bilindiği gibi piyanist Fazıl Say, bu dinsel kökenli tavırlar, gelişmeler üzerine, giden haftalarda, endişelerini dile getirerek, “ülke karanlığa gidiyor, bende çekip gidebilirim” demişti, sadece. Piyanist Fazıl Say’ın korumalar eşliğinde sokağa çıktığı söyleniyor. Bekir Coşkun’a da koruma verilmiş… Bekir Coşkun, Cumhurbaşkanı Gül için “benim cumhurbaşkanım değil” demişti.


Atatürk Devrim ve ilkelerinden ödün veren bu aymaz tavırlar, sonradan Erbakan, Fethullah Gülen, Hizbullah…. (Sayın sayabildiğinizce) nice dini siyasete alet eden, laikliğe karşı olan “demokratik haklar” diyerek laikliği yıkmaya çalışan şeriat kafalıların, Taliban özentilerinin doğmasına neden oluyordu. (Erbakan, “iki parti var, biri hak, diğeri batıl”(Bingöl’de),”Refah
Partisi dışındakiler patates dininden” gibi sözleri ile siyasetten bunun için yasaklanmadı mı?. (Kaynak: Sabah 8.7.2000 Yılmaz Karakoyunlu)


Bunlar bu sözleri ile hiç kimseyi tehdit etmediler. Sadece iktidar partisinin hoşuna gitmeyen birkaç söz sarf etti diye, tehdit yağmuruna tutuluyorlar. Fazıl Say için, internetten “hala duruyor musun” gibi mesajlar, küfürlü tehditler gönderiliyormuş. Emniyet korkusundan onlara koruma vermek zorunda kalmıştır. Ne yazık ki, böylece ülkemizde ifade özgürlüğünün olmadığı imajı yaratılmış oluyor.  Bu nasıl demokrasi ki, kişi özgürce fikrini söylemesin, özgürce inancını söylemesin. Bu durum Özgür Avrupa standartlarına uyar mı?


***


Tarihte kadınlar baskılara, özgürlüklerinin, haklarının ellerinden alınmasına her dönem karşı gelmişler, karşı gelmeğe çalışmışlar. Ama Müslüman ülkelerde kadınlar ezilmişler, halen ezilmekteler. Bu direnişin en çarpıcı örneklerinden biri de bir Arap şairi Zül Rumma’nın dizeleridir. 


Biz Türban diye çekişip duralım. Ancak 696–735 yıllarında yaşamış Arap Şairi Zül Rumma’nın “Kahrolası Peçe” adlı şiirinde kadınların giydiği peçeden şöyle yakınıyor:


“Bütün giysiler arasında
Peçedir en kahrolası
Hem güzellikleri gizler,
Hem de kışkırtır gençleri
Örttüğü kötü kişiler
İçimize fitne sokar,
Allah kahretsin peçeyi”. (Kaynak: Sunay Akın’dan).


Bu kez, bizden bir bayan, bundan 95 yıl önce 1913 lerde Mükerrer Belkıs adındaki bir hanım yazarımız “peçe” yi şu sözleri ile lanetliyor:


“Peçe bizi daha çok bozmadan, biz onu bozalım, yırtalım, çiğneyelim. Menfaatlerimizi kıran, duygularımıza aykırı, bizde masumiyet bırakmayan ve hiçbir yararı olmayan o peçeyi, yüzümüzü örttüğümüz siyah örtüyü kaldıralım, yırtalım. Artık bu gerçeği anlamak zamanı gelmiştir. Cansız kansız olmayalım… Onu yırtacak kadar da gücümüz yok mu? Yoksa yazık! Yazık!…” (Kaynak: Cumhuriyet. Prof. Dr. İlhan Arsel 9.5.2002 sf:21)


***


ŞAİR EŞREF VE SARIK


Türk mizah edebiyatının en seçkin, korkusuz Şairi Eşref (1847–1912), eski öğretim kurumlarıyla tekke ve medreselerin cehalet’i beslediği, ilerlemeyi engel olduğu görüşündedir. Bunun içi aşağıdaki dizelerinde şöyle demektedir:


“Sarıklı gördüğün cahilleri zanneyleme nevvâb
Kurutmakcun dıraht-i mülkü güya bir diken sarmış
Başından boynuna indir, anınla bağ hemen kelbi
Sarık sanma, bir ölmüş beyne tutmuş bir kefen sarmış”.


Bence de, sözünü budaktan esirgemeyen şairimiz Eşrefin son dizelerini, artık şöyle değiştirsek yeridir:


“-Türban sanma, bir ölmüş beyne tutmuş bir kefen sarmış”.


Eşref’in kastettiği böyle sarıklı yobazlar için, N.Hikmet Ran şöyle der:


“Softanın başı bir kat sarıklı, içi yüz kat sarıklıdır”.


Yine mizah şairlerimizden Neyzen Tevfik de din, iman, türban deyip Atatürk’e dil uzatanlara bir şiirinde şöyle sesleniyor: (konumuz türban olduğu için ve içinde türban geçtiği için alıyoruz)


“Be hey dürzü ne ararsın Tanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın,
Hakikaten gözün yoksa haramda
“Başı açığa niye türban sorarsın?”
Rakı, şarap içiyorsam sana ne?
Yoksa sana bir zararım mı var, içerim.
İkimiz de gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.
Esir iken mümkünmüdür, ibadet,
Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet,
İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın
Amma baban kimdi bilmezdin şerefsiz”. (Neyzen Tevfik (1879–1953)


1970 lere kadar böyle türban tartışmaları. 1900 yılında Haliç Tütün Rejisinde çalışan, tütün saran kadınlar topluca resim çektirmişler. Hiçbirinin başında ne türban, ne başörtüsü, ne de kara çarşaf var. Yüz yıl sonra 2000 li yıllarda, başbakanın, Cumhurbaşkanının, bakanların çoğunun başlarında sımsıkı sarılmış türban. Bence hava almayı engellediği için o türban sağlığa da uygun değil. AB nin kapısında beklediğimiz bu devirde, türban çağdaş imajımıza da asla uymuyor..


1969–1970 lere kadar İlahiyat Fakültelerinde, ne üniversiteye girerken, ne mezun olurken bir tek başörtülü öğrenci yokken, ANAP di, Erbakan’dı, AKP’ydi derken, ülkenin bin bir sorunu varken, bu türban tartışmaları ile çağdaş dünyada geri vitese mi taktık yoksa.


Danıştay, Yargıtay başkanları türban olayını eleştirirken, doğabilecek tehlikeleri, olası tehlikeleri bildirmelerini dikkate almalı, ülkemizin bir kaosa (keşmekeşe) sürüklenmesini önlemeliyiz. Günümüzde Afganistan ve Pakistan’ın nasıl Talibanlaştığını göz önüne almalıyız. Unutmayalım ki,  laik olmayan toplumlarda kaos vardır, istikrarsızlık vardır. Diyelim ki, kamusal alanda, bırakın türbanı, kılık kıyafet serbestîsi olduğunda, ölçüsüz,
kuralsız giyim serbestisi olduğu zaman, gerek resmi dairelerde, gerek üniversitelerde, başında türbanlılar yanında, başında Yahudi kepi, Hıristiyan haçı daha bilmem nice acayip kılıkla geleni engelleyemezsiniz. Batının, özellikle üniversite ve kamusal alanında dinsel simgeli giyim kuşam yasaktır. Sokakta ne giyersen giyin, kimse karışmaz.


Avrupa, şimdiki laik ve huzurlu, aydınlık, medeni, kalkınmışlık ortamına nice dinsel kökenli acılı, kanlı kavgalardan sonra bu günkü çağdaş ortama ulaşmıştır. Laiklik dışı davranışlara, Batılı asla ödün vermez. Günümüzde buna (nice örnekler verebiliriz de) bir örnek verelim.


Roma Katolik Kilisesinin ruhani lideri Papa 16. Benedictus Ocak 2008 de, Roma’da La Sapienza Üniversitesi’nin açılışına katılmak isteyince, 67 fizik profesörü ve öğrencilerin “bilim laiktir” diretme ve tavrı ile üniversiteye sokulmamış. Papanın gelmemesi için açılan bir pankartta “Kiliseye kalsaydı güneş hala Dünyanın etrafında dönüyor olurdu” yazıyordu.


Avrupa, Orta Çağda, bilim adamlarının söylediği gerçekler yüzünden bilim adamları, Kiliseden, papazlardan dinsel kökenli baskılar, çok acılar çektiği için, düşünür Emile Zola (1840–1902) şunları söylemiştir:


Yeryüzünde kilisenin en son taşı din adamlarının kafasına düşmediği sürece, son kilise kapanmadıkça insanlık gerçek aydınlığa kavuşmayacaktır”. Bruno 1600 yılında, “dünya yuvarlak ve güneşin etrafında döndüğünün” gerçeğini söylediği için,  şimdi heykelinin bulunduğu meydanda diri diri yakılmıştır.


Avrupa çok kanlı din savaşları yaşadıktan sonra laikliğe sarılmış. Din günlük yaşantıya ne kadar girerse sorunlar, çekişmler o denli artar.


Politikacıların dini siyasete alet etme durumları konusunda, aşandaki kitapta aynen şunlar yazılıdır.


“Din adamları ve politikacılar tarih boyunca korkunç bir ortak yaşam sürdürmüşlerdir; siyaset daima dinin hizmetinde, din de, yazık ki, siyasetin hizmetinde olmuştur”. (Simyacı. Sf:103)  (Yukarıda altını çizdiğimiz söz aynen Erbakan-Tansu Çiller ortak koalisyonunda Çiller tarafından da söylenmiştir).


Madem AB ye girmek için çaba sarf ediyoruz, onların, çağdaş dünyanın normlarına uymalıyız. Unutmayalım ki, Batı Medeniyetinin, özünde laiklik vardır.  


Kısaca, sosyal, kültürel, ekonomik yönden geri kalmış uluslarda, kurnaz, hırslı politikacılar tarafından dinin nasıl istismar edildiğini ve bunun en bariz örneğini Afganistan, Pakistan gibi Müslüman ülkelerde görmekteyiz. Batı Kültürü, bu konuda çok acı çektiği,  bunun tehlikesini bildiği için, dinsel istismara, laiklikten ödün vermeye asla izin vermez, oy da vermez. Biz de laikliğe dört elle sarılalım, çünkü özgürlüğün, özgür düşünmenin, yaratıcılığın, uygarlığın mayasında laiklik vardır.


*Cevat Kulaksız


ckulaksızster@gmail.com.tr


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here