LATİN AMERİKA’DAN… Petropolitika…

Ülkelerin sahip oldukları doğal zenginlikleri öyle hassas bir konu ki bulundukları bölgeye ve ülkeye sağladığı faydaların yanında bir o kadar da zarar verip, bölgenin bütün sosyal ve ekonomik dengelerini alt üst edebiliyor.
 
Yıllardır inişli çıkışlı deneyimler veren bu doğal kaynak zengini ülkeleri hepbirlikte izliyoruz. İçlerinde; elindeki doğal gazı Avrupa’ya karşı politik bir silah  olarak kullanan Rusya’dan, yıllık 40 milyon dolarlık petrol girdisiyle istedikleri yatırımı yapabilme özgürlüğüne sahip  İran’ın yeni devlet başkanı ve mollalarına veya Nijerya devlet başkanı gibi yeniden seçilebilmek için bir propaganda unsuru olarak kullananından, petrol zenginliğini kullanarak başını dik tutan Hugo Chavez iktidarına veya gücünü yeni keşfetmeye başlayan Evo Moralesli Bolivya’ya kadar bir çok örnek var.
 
Ellerindeki bu altın yumurtlayan tavuğu kullanırken genellikle kendilerine çok güvenen  bu ülkeler oyunun kurallarını kendileri belirlerken, komşuları, rakipleri ve ortakları ise tam teyakkuz gelişmeleri izleyip stratejiler geliştiriyor.

2001’de ekonomi dalında Nobel ödülüne layık görülen Gazeteci-Yazar Thomas Freidman’ın Foreign Policy dergisinde yazdığı bir makalede ortaya koyduğu teze göre, petrol sahibi ülkelerde petrol fiyatı arttıkça, kendini ifade etme özgürlüğü, seçim sisteminde güvenirlik, hukuk sisteminde,  hukuk devletinde ve siyasi partilerde olması gereken özgür irade kısıtlanıyor.
 
Freidman özellikle gaz ve petrol gibi doğal zenginliklerin ve bunlara uygulanan fiyatların yalnızca iç politika da değil, uluslararası politika da da etkili olduğunu savunuyor. Bu konuyla ilgili en önemli hipotezi de; Sovyetler Birliği’nin dramatik çöküşünün sebebini Ronald Reagan  değil, ham maddenin dramatik bir biçimde varil başına 17 dolara düşmesi olarak gösteriyor. Freidman’ın söyledikleri elbette kulağa çok radikal geliyor ama çevreye şöyle dikkatli bakınca da insanın içinden bir onaylama isteği geçiveriyor.

Ekonomileri petrole bağlı ülkeler, tüm dikkatlerini döviz girişlerine yönelttiklerinden, iç politika maalesef gündemlerinde ikinci sıraya düşüyor. Gerçekten de, Venezuela’da, Suudi Arabistan’da,  Nijerya’da, Rusya’da, Kazakistan’da, sosyal ve politik gelişim, insan hakları, ülkelerin dolan kasaları ve refahıyla paralel gidiyor.  Aksi durumda gelişmeler tam ters yönde olacak, fiyatlar düşünce ülkeler daha açık ve liberal olacak diye bir kural yok ama bu ülkelerden bir çoğu, ülkelerine giren döviz miktarı azaldıkça en azından görünürde daha açık görüşlü oluyorlar.
 
Diğer taraftan aynı hükümetler dış politika da daha saldırgan, daha cesaretli hatta küstah olabiliyor ve bu petrol dolarları diplomatik alanda gerçek bir güce dönüşüyor. Konuyla ilgili Latin Amerikanın en güzel örneklerinden olan Venezuela, daha doğrusu Hugo Chavez iktidarı, lafını sakınmadan söylerken, diğer Latin ülkeleriyle yaptığı andlaşmaları gözünü kırpmadan   feshederken, ABD’ye(kendi deyimiyle İmparatorluğa) kafa tutarken elbette ki bir tek şeye, ülkesinin petrol zenginliğine güveniyor. Diğer bir örnek Bolivya ise, ülkesindeki tüm yatırım anlaşmalarını fes edip, doğal kaynaklarını devletleştirirken ve ülkesinde en büyük yatırımı yapan Brezilya, Arjantin, İspanya gibi aslında kendine dost olan ülkelerle düşman kardeşler olmayı göze alabilecek cesareti  tabii ki tek bir kaynaktan alıyor. 
Bölgede tanımlandığı gibi “ siyah altın” ın varlığına güvenip bu kadar pervasız adımlar atmadan önce, tarihsel anekdotları küpe yapmak herzaman faydalıdır, çünkü daha nerdeyse dün, Ortadoğu’da 70li yıllarda yaşanan petrol krizini, lüksün, refahın, dev projelerin, nasıl iflaslara, borçlara ve uzun süren sersemlemelere yolaçtığını biz de şaşırarak izlemiştik.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − fifteen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.