İlhami Işık (Balıkçı) ile ‘çözüm süreci’nin dinamiği üzerine…

İlhami Işık (Balıkçı) ile ‘çözüm süreci’nin dinamiği üzerine…

0
PAYLAŞ

Türkiye gündemini en çok meşgul eden konu şüphesiz devlet ile PKK arasında yürütülen çözüm süreci ve bu minvadeki gelişmeler… Dolmabahçe Mutabakatı, bu sürecin en önemli dönemçelerinden biri ancak akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “10 maddelik Mutabakat ve İzleme Heyeti oluşturulmasına olumlu bakmıyorum” çıkışı akılları fena halde karıştırdı. Henüz ilk şok atlatılmamışken, Bülent Arınç’ın beklenmedik bir çıkış ile Erdoğan’ın çözüm süreciyle ilgili beyantlarını eleştirmesi ve “Bu işi hükümet yürütüyor, cumhurbaşkanı değil” mesajı birden bire süreci allak bullak etti.

Çözüm sürecinde ilk kez Saray ile hükümet arasında hiç de yabana atılamayacak bir görüş ayrılığı olup olmadığı tartışmalarının fitili ateşlenmiş oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu çıkışının en büyük yansıması Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır Nevroz’unda okunan mektubuna oldu. Öcalan’ın PKK’ya 15 Nisan tarihinde kongreyi toplama mesajı vereceği beklenirken, Öcalan bir tarih vermediği gibi, kongrenin toplanması için İzleme Hayeti ve Hakikatlerle Yüzleşme Komisyon’larının kurulmasını şart koştu. Tabii ki, Öcalan’ın Nevroz mesajı ne Cumhurbaşkanı ne de siyasi iktidarı memnun etemedi. Çözüm sürecinde neler oluyordu? Sürecin en önemli aktörleri olan Erdoğan ve Öcalan, neden frene basmışlardı? Hükümet ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki söylem ve görüş farklılıkları ne kadar derindi ve sürece nasıl yansıyacaktı?

Devlet ile PKK arasında daha önce de bir dizi müzakereler yürütüldü. 24 Aralık 1995 seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablo, devlet ile PKK’yı müzakere noktasına getirdi. Devlet, Kürt siyasiler ve PKK’yla müzakerelere arabuluculuk yapacak kişilerle de görüşmeler yaptı. Bu kişilerden biri de İlhami Işık’tı. Kendisi “Balıkçı” olarak bilinir çünkü 1996 yılının Nisan ayında, İstanbul’un Bahçelievler semtinde bir balıkçıda devlet yetkilileriyle süreçte arabuluculuk yapması için görüşmüştü. 1.5 yıl süren arabuluculuk sürecinde İlhami Işık devletle, avukat Selim Okçuoğlu da PKK kanadıyla yapılan görüşmeleri yürütmüştü. Ancak bu süreç dönemin pek çok şartlarından dolayı sonuçlandırılamamıştı.

İlhami Işık, bugün hükümet ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında çözüm süreci minvalinde bir görüş ayrılığı olmadığını düşünenlerden…İlhami Işık, bu konuda şunları söylüyor:

“Ben bu duruma “Hükümet ve Saray’ın görüş ayrılığı” olarak bakmıyorum çünkü farklı değerlendirmeleri bir görüş ayrılığı olarak okumak bana gerçekçi gelmiyor. Cumhurbaşkanının görüşünü söylemesi ve ardından hükümet sözcüsünün buna cevap vermesi birileri tarafından ilk bakışta bir görüş ayrılığı olarak değerlendirilebilir. Ancak bu tür süreçleri izlemiş ve bilen kişiler bu durumu görüş ayrılığı olarak okumazlar. Çözüm sürecinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu tarz açıklamaları ve çıkışlarını daha önce de gördüğümden, bu durumu garipsemiyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sürecin başından bugüne kadar çözümle ilgili birbiriyle 180 derece farklı olan sözler söyleyebilmiş biridir ama yine de süreç yürümüş ve devam etmiştir. ”

Çözüm sürecinde bir kriz mi vardı? Neden hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de Abdullah Öcalan, ani bir fren yapma ihtiyacı hissetmişlerdi? İlhami Işık, bu soruları şöyle cevaplıyor:

“ ‘Öcalan, bunu hangi kaygıyla yaptı?’ sorusu ile ‘Erdoğan bu çıkışı hangi kaygıyla yaptı?’ sorusunun cevapları aynıdır. Bu, süreçte bir güç ve ağırlık hissettirme meselesidir. Hem Erdoğan hem de Öcalan, güçlerini hissettirmek adına müdahale ve çıkışlarda bulunuyorlar. Öcalan’ı hangi kaygı kongre tarihini mektuptan çıkarmaya itiyorsa, Erdoğan’ı da aynı kaygı Dolmabahçe mutabakatı ve İzleme Heyetini eleştirmeye itiyor. Bunlar Öcalan ve Erdoğan’ın çözüm sürecinin farklı toplumsal kırılmalarını engellemek için iki ayrı müdahalesidir. Bu müdahalelerin siyasi değil, toplumsal olduğunu düşünüyorum”

Devlet ile PKK arasında daha önce 1.5 yıl süreyle arabuluculuk yapmış olan kıymetli İlhami Işık(Balıkçı) ile çözüm sürecinin dünü, bugünü, yarını, Kürt Siyasi Hareketinin duruşu, Öcalan’ın manevrası, Erdoğan ve hükümet arasındaki söylem farklıkları ve çözüme yansımaları, İRA örneği ve PKK’nın silah bırakması başta olmak üzere, barış sürecinin detaylarını dolu dolu konuştuk. İlhami Işık’ın perspektifinden çok önemli tespitler bulacaksınız…

***

-Dolmabahçe mutabakatının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 madde ve İzleme Heyetine olumlu bakmadığını açıkladı. Sonrasında Bülent Arınç’ın Erdoğan’ın hükümetin alanına müdahale etmesini eleştiren beklenmedik bir çıkışı oldu. Arınç’ın bu çıkışını çözüm sürecine yansımaları ve Hükümet-Saray görüş ayrılığı noktasında nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Ben bu duruma “Hükümet ve Saray’ın görüş ayrılığı” olarak bakmıyorum çünkü farklı değerlendirmeleri bir görüş ayrılığı olarak okumak bana gerçekçi gelmiyor. Cumhurbaşkanının görüşünü söylemesi ve ardından hükümet sözcüsünün buna cevap vermesi birileri tarafından ilk bakışta bir görüş ayrılığı olarak değerlendirilebilir. Ancak bu tür süreçleri izlemiş ve bilen kişiler bu durumu görüş ayrılığı olarak okumazlar. Çözüm sürecinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu tarz açıklamaları ve çıkışlarını daha önce de gördüğümden, bu durumu garipsemiyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sürecin başından bugüne kadar çözümle ilgili birbiriyle 180 derece farklı olan sözler söyleyebilmiş biridir ama yine de süreç yürümüş ve devam etmiştir. Örneğin; 2005 Diyarbakır konuşmasını yapan, 2009’da “Çocuk da olsa, kadın da olsa” çıkışını yapan, KCK tutuklamalarını savunan ve sonrasında bunların çözüm sürecini baltalamak için yapılan operasyonlar olduğunu söyleyen, “Biz İmralı’yla görüşmeyiz” diyen ve İmralı’yla görüşmelerin önünü açan da Sayın Erdoğan’dır.

Bu yönüyle baktığımızda, hangi çatışmadan bahsedebiliriz? Dar bir siyasi çerçeveden birilerinin çıkması gerekiyor. “Evet’çi” ve “Hayır’cı” olanlar yeterince varlar ve bir hayli de fazlalar. Sorgulamadan, neden sonuç ilişkisine bakmadan, söylemler üzerinden pozisyon almak ve anında kabullenmek ya da karşı çıkmak durumu bıkkınlık verecek bir hal aldı. Bu durum siyasetin ve böylesi süreçlerin kaderidir ve sadece bize özgü değil; dünyada da böyledir. Örneğin; Obama’nın sağlık reformundaki gibi bir duruşu Türkiye’de olsaydı kıyamet kopmuştu. Kongrenin kararlarını dinlemeyen bir lider olarak Obama, diktatörün babası olarak ilan edilirdi ama ABD’de kimse böyle değerlendirmiyor. Türkiye’de muhalefetin hükümet ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki söylem farkından kendilerine bir pay çıkarmaya çalışmaları olağandır elbette ama bu süreçleri bilen ve izlemiş kişilerin konuya bu şekliyle bakması anlaşılır bir durum değildir.

Sorunu neden sonuç ilişkisi ve konunun ağırlığı üzerinden okumak ve sorgulamak durumundayız. Sayın Cumhurbaşkanı heyete karşı olduğunu söylerken, ben ekranda İzleme Heyetini saatlerce savundum. Yıllarca bu heyetin neden oluşmadığını ve neden geç kalınığını da sorguladım. Ben, Dolmabahçe mutabakatını sürecin en sahici fotoğrafı olarak görüyorum. Cumhurbaşkanı ve iktidarı eleştirenleri de anlamak gerekiyor ama şunu da dikkate almak lazım; bu tür süreçlerde zaaf ve güç dengeleri doğru hesaplanmadığı zaman, sürecin sonunda kan akar. Yani, eğer bu süreçleri kağıt üzerindeki doğrular ve tanımlamalara göre tarif ederseniz, yanılırsınız. Ama herkes kağıt üzerindeki tarifleriyle demokrasi, diktatörlük ya da çatışma gibi olguları değerlendiriyor. Böyle bir şey doğru değil. Bir gücün hissettirilmesi demokrasiye aykırı gelebilir ancak hayatın akışı gereği bir gücün varlığını hissettirmek gerekliliktir. Hem ezilenler hem de egemenler bir güç üzerinden yürürler. PKK, bir güç olmasaydı insanlar orgütün yaptıklarına bugünkü gibi bakmazlardı. Sonuç olarak, gücün varlığı sorunun lehte veya aleyhte çözülmesi için ortada olan bir durum. Aynı şey iktidar açısından da geçerli. Sayın Cumhurbaşkanının bir izleme heyetine ve Dolmabahçe’deki fotoğrafa özde karşı olduğunu hiç düşünmüyorum. Bu, süreçte bir güç ve ağırlık hissettirme meselesidir.

-Çözüm süreci, siyasi iktidarın en gözde çocuğu konumnda ve sürecin bu noktaya gelmesindeki en önemli etkenlerden biri şüphesiz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü siyasi iradesi. Dolmabahçe’de önemli bir mutabakata varılıp, İzleme Heyeti gibi sürecin önemli adımlarından biri atılmak üzereyken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın frene basmasının ardında AKP’nin oy kaybetmesi, HDP ve MHP’nin oy yükselişi iddialarının etkili olabileceği konuşuluyor. İktidardan yana bir seçim stratejiyle mi karşı karşıyayız?

-Bu iddialar konuşuluyor ve bir yönüyle gerçek de olabilir. Seçim öncesi her siyasi parti hesaplar yapar ancak beni ilgilendiren tarafı bu değil. Bizler, daha farklı arayışlar ve gözlemler içinde olmalı ve başka nedenler yakalamalıyız. Ortaya bir zaaf çıktı ama demokrasi çerçevesinde bakıldığı zaman, çözüm sürecinde bugüne kadar hiç yapılmayan en yüksek hamleler olduğunu görüyoruz. Bu açıdan baktığımızda, kağıt üzerindeki tanımlarla bu sürece karşı çıkmak doğru değil. Teorik olarak görünürdeki zaaf gerçeğe ne kadar tekabül ediyor, bunu görmek lazım. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sadece seçim hesapları, MHP ve HDP’nin oylarının yükselmesi üzerinden hareket edebileceğini sanmıyorum. Elbette seçim hesapları da bir etkendir ama durum şudur; bu ülkede sadece Kürtler yaşamıyor. Ne acıdır ki, Kürtler inanılmaz kıyımlardan geçmiş olmalarına rağmen, ülke nüfusunun yüzde 80’ni bundan habersiz yaşadı. Kürtlerin acılarına başka gözlerle bakıldığı içindir ki ortada bir Kürt sorunu var. Yüzde 80’lik bir kesimin bu meseleye olan bakış açısını kontrol altında tutmadığınız zaman hiçbir problemi çözemezsiniz. Mesele bu kadar basittir. Meselenin kan ve çatışmayla devam ettirilmesi mümkün çünkü bunun herzaman alıcısı vardır. Ancak meseleyi çözmek istiyorsanız bunu sadece Kürtler üzerinden çözemezsiniz. Önemli adımlar atılır, Kürt siyasiler iktidarı çok daha fazla över ama eğer süreç tüm tarafların hassasiyetleri dikkate alınmadan yürürse, çözüm süreci zehirlenir.

Demokratik çerçevede görülmeyebilir ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gücünü hissettirerek devreye girmesinin sebebi de budur aslında. Bir zaaf vardı; çünkü toplum kendini “Silaha son” üzerine kodlamış ve probleme devletin gözüyle bakmıştır. Bölücülük ve terörizm gibi zehirli tanımlar toplumda kendine hep yer bulmuştur. Toplumun geniş kesimi süreci bu kabullerden vazgeçilmesi karşılığında içine sindiriebilmiştir. İktidara karşı ölümüne bir muhalefet var ve müzakere süreci topluma bir taviz süreci olarak yansıtılıyor. Eğer Erdoğan, bu şekliyle kaleyi çürük bırakır ve müdahale etmezse, çatışmanın daha da derinleşebilme ihtimali vardır. Bu bağlamda, Kürt sorunu ve çözüm sürecine kağıt üzerindeki tanımlarla değil, hayatın gerçekliği üzerinden bakılmalı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tavrı, bizim kağıt üzerinde bildiğimiz demokrasi tanımlarına uymadı ancak barış sürecinin garantisi açısından önemli bir duruştu. Çünkü bir gücün varlığını gösterdi ve bazı kesimlerin “Ne oluyor?” kaygısı ve sorusuna cevap oldu. Bu güç müdahalesi, topluma bir hükümet-Saray ayrışması olarak yansıdı.

-Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır Nevroz’unda okunan mektubunda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Hükümetin beklentilerini yeterince karşılayan bir mesaj yoktu. Öcalan, silahların bırakılması için kongrenin toplanmasına yönelik PKK’ya şartlı bir çağrıda bulundu. Bülent Arınç’ın son söylemlerini de referans alırsak, sizce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kürt sorunu ve İzleme Heyetine yönelik açıklamalarının Abdullah Öcalan’ın mektubunu değiştirdi mi?

-Sorunuzdaki tespitler kendi içlerinde gerçeği yansıtan şeylerdir. Bana göre de, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkışı Öcalan’ın mektubuna yansımış ve 15 Nisan olarak bilinen kongreyi toplama çağrısının mektuptan çıkarılmasına sebep olmuştur. “Öcalan, bunu hangi kaygıyla yaptı?” sorusu ile “Erdoğan bu çıkışı hangi kaygıyla yaptı?” sorusunun cevapları aynıdır. Öcalan, örgüt ve Kürt Siyasi Hareketi içindeki “Biz süreci neye karşılık yürütüyoruz?” kaygısına bir cevap ortaya koydu. Abdullah Öcalan’ın bu adımının bir sosyolojik gerçeği var ve bu nedenler sorgulanmalıdır. Öcalan da güce oynuyor ve bu gücün kendi arkasında olmasını istiyor. Ortadaki duruma hakkaniyetle bakmak gerek; hem Erdoğan hem de Öcalan, güçlerini hissettirmek adına müdahale ve çıkışlarda bulunuyorlar. Öcalan’ı hangi kaygı kongre tarihini mektuptan çıkarmaya itiyorsa, Erdoğan’ı da aynı kaygı Dolmabahçe mutabakatı ve İzleme Heyetini eleştirmeye itiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, özde bu süreçlere karşı değildi; tüm bu adımlar atılırken Kürt Siyasi Hareketi O’nu hala faşist bir diktatör olarak adlandırıyordu ve sonuç olarak Erdoğan’ın müdahalesi geldi. Öcalan da, kendi açısından önemli bir manevra yaptı ve bir zihinsel değişimi mektubuna yansıttı ve bu da silahlı mücadeleye son verilmesi gerektiği mesajıydı. Bunun tarihinin belirli olup olmaması çok da önemli değil çünkü eğer ortada bir zihinsel değişim varsa, konuşulan diğer tüm şeyler sadece ayrıntıdır. Zihinsel değişim yoksa eğer, çok basit bir mesele de kırmızı çizgi olabilir. Bundan dolayı ben zihinsel değişimi önemsiyor ve sürece böyle bakıyorum. Sonuç olarak olanlar; Öcalan ve Erdoğan’ın çözüm sürecinin farklı toplumsal kırılmalarını engellemek için iki ayrı müdahalesidir. Bu müdahalelerin siyasi değil, toplumsal olduğunu düşünüyorum.

– Kürt Siyasi Hareketi içinde bir muhatabiyet sorunu yok gibi çünkü hem Kandil hem de HDP, genelde Öcalan’ın önderliği ve direktifleri doğrultusunda adımlar atıyorlar. Ancak, siyasi iktidar kanadında hükümet ve Saray’dan farklı çıkışlar gelebiliyor. Sizce, Kürt Siyasi Hareketi çözüm sürecinde kimi muhatap almalı? Siyasal sorumluluk sahibi olan Hükümeti mi, yoksa fiilen başkan gibi davranan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı mı?

-Bence tablo böyle değil; çünkü eğer hükümet ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında bir görüş ayrılığı varsa, Kürt Siyasi Hareketi içinde yüzlerce var. Erdoğan ve siyasi iktidar arasındaki görüş ayrılığı soruluyor da, Kürt Hareketi içindeki ayrışmalar neden sorulmuyor? Sorunlar adalet ve hakkaniyet çerçevesinde tartışılmıyor. Sürece baktığımızda; Kürt Hareketi bugüne kadar defalarca kez süreci bitirme noktasına geldi. Cemil Bayık, daha önce Erdoğan için “Tımarhaneye yatırılması gerekiyor” demişti. O halde, muhatap kim? Abdullah Öcalan’ın söylemlerine karşı KCK bambaşka şeyler söylüyor. Murat Karayılan başka şey söylüyor, Bese Hozat başka şey. Bir tek Avrupa’daki Zübeyir Aydar gibi liderler anlaşılabilir ve diplomatik bir dil kullanıyor. HDP’nin söylemlerini zaten hiç saymıyorum. Eğer lider Öcalan ise, Kürt Siyasi Hareketinden O’nun söylemleriyle uyumlu hiçbir şey gelmiyor ve herkes kendi bildiğini okuyor. Bülent Arınç, birşey söyledi ve kıyamet koptu ama kimse KCK’nin Öcalan’ın söylemlerinin içini dolduracak söylem ve eylemde bulunmamasını konuşmuyor. Ak Parti’yi sevmeyebilirsiniz, o başka birşey ama eleştirilerde adil olmak gerekiyor. Süreçle ilgili yapılan tartışmalar ve sorulan sorular adil değil, kirlidir. Eğer bir barış isteniyorsa, durumu karşılıklı sorgulamak gerekiyor. Benim bu konuların her yönüne verebileceğim yüzlerce cevap var. Ne siyasi iktidara ne de Kürt Hareketi’ne bir vergi borcum yok, sadece karşılıklı ve hakkaniyetli bir tartışmadan yanayım.

Sayın Demirtaş’ın “Seni başkan yapmayacağız” sözü siyaseten anlaşılabilir bir sözdür ancak “Ölümüne başkan yapmayacağız” demek anlaşılabilir değildir. HDP, AK Parti’nin siyasi rakibidir, düşmanı değil. Siyasi rekabet ile düşmanlık birbirinden başka şeylerdir. Siz, siyasi rekabet ile, oy alarak ve örgütlenerek birini devirebilirsiniz. Ama hem barış isteyeceksiniz, hem de çözüm sürecini yürüttüklerinizi düşman ilan edeceksiniz; bu dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Birini düşman gördüğünüzde örgütlenmenizi, ruh halinizi, umudunuzu, duygunuzu ve hayalinizi buna göre belirlersiniz. Düşmanlık deyip geçmeyin; bu tanımın etkileri ve sonuçları üzerine binlerce kitap yazılabilir. Asla birbiriyle yan yana bile gelemeyecek olan insanlar dünyada bu tür barış süreçlerini yürütmüşlerdir. Örneğin; Nelsoson Mandela ile Klerk’i birbirine benzetebilir misiniz? Birinin ömrü mücadeleyle geçmiş, diğeri ırkçı. 27 yıl hapis yatmış biriyle ıkçılığın babası olan biri, birbirlerini düşman olarak görselerdi bu süreci yürütebilirler miydi? Birbirlerini düşman değil, rakip olarak gördüler. Onlar anlaşmayı imzalarken de rakiptiler, Nobel ödülünü alırken de. Bizde ise rakiplik eşittir düşmanlık; ve bu artık midenin kaldırabileceği bir durum değil. Sonuna kadar mücadele edilsin, örgütlenilsin ama siyasi rekabet içinde yapılsın, düşmanlıkla değil. Düşmanlıkla yürütülen bir mücadele sahici olmaz.

-İzleme Heyeti üyeleri Akil İnsanlar Gurubu’nun içinden seçilecek gibi gözüküyor. İzleme Heyeti’nin sadece Akiller’e indirgenmesini doğru buluyor musunuz?

-İzleme Heyeti’nin Akil İnsanlar içierisinden kurulması sığ ve doğru değil. Bunu Akil İnsanları eleştirme anlamında söylemiyorum. Onların performansları ve yaklaşımlarını gördük. Bu sürece dilini ve aklını çok da sahici bir biçimde dahil edebilecek çok aktör var ve bu kişiler de değerlendirilebilir. İlla denenmiş kişilerin içinden mi seçilecek heyet? Bu kadar mı sığlık olur? Akil Adamlar, görevini tamamlamıştır; onları o görevde de devam ettirebilirsiniz ama İzleme Heyeti başka bir şeydir. Oraya herşeyden arındırılmış insanlar gerekiyor; sorgulayabilmeli ve barışa inanmalı. Siyasi görüşü önemli değil, barışa nasıl katkı sağlayacağının derdinde ve fikrinde olan kişilerden oluşmalı. Hayatında barışa inanmamış, taraflara ölümüne düşman bir yaklaşımı olanları dahil ederseniz amaca ulaşamazsınız. Heyetin hepsinin Ak Partili ya da HDP’li olması problem değil; yeterki dillerini barıştan yana kullanabilecek ve en önemlisi sorgulayabilecek kişiler olmasıdır. Bu ülkede çözüm sürecine katkı sağlayabilecek çok insan var ve sadece Akil İnsanlar’a indirgenmeyle birlikte, diğer hiçbir kimseye güvenilmediği izlenimi oluşuyor. Başka insanların varlığına da güvenilmeli.

-Cumhurbaşkanı Erdoğan, PKK’yla varılabilecek bir anlaşma kapsamında İRA örneğini gündeme getiriyor. Sizce, Türkiye şartları ve yapısı değerlendirildiğinde, PKK’ya karşı İRA doğru bir örnek midir?

-Her ülkenin kendine has şartları vardır ancak bazıları bunu sevmez ve şablonlar arar. Dünyadaki bir barış örneği, başka bir örneğe benzemez çünkü her ülkenin tarihi, coğrafyası, kültürü, gelenek ve göreneği, güçler dengesi ve pek çok başka etkeni birbirinden farklıdır. İRA, ancak teorik çerçevede ele alınabilir; siyasiler görüşmeleri yürütüp anlaşmaya vardıktan sonra, elinde silah olanlar silahlarını gömmüştür.

-Ortadoğu’daki dengeleri sarsan IŞİD ve Kürtlere yönelik saldırıları değerlendirildiğinde, PKK’nın silahlarını bırakması ve gömmesi ne kadar gerçekçi bir talep sizce?

-Ben Ağustos 2014’de bu sorunu yazdım; yeni bir dönem ve yeni bir politika gereksinimini belirttim. PKK’nin bulunduğu bütün coğrafyada silahlarını bırakması konuşuluyordu; görüşmeler ve diyolaglar da bunun üzerineydi. Hem devlet hem de PKK duruma böyle bakıyordu. Ancak IŞİD’in varlığıyla birlikte, durum başka bir evreye geçti. Arap Baharı’nın Suriye’de başka bir şeye evrilmesi, yüzlerce farklı silahlı gurubun oluşması, bunlardan en ahlaksızı olan IŞİD’in Kürtleri hedef alması gibi nedenler, aklı başında her insanın dünü gözden geçirmesine neden oldu. Kürtler bir savaş, daha da ziyadesi bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıyayken, Türkiye sınırları dışında silah bırakmayı isteseler bile gündemlerine alamazlar. Bugün Peşmergeleri Türkiye eğitiyor, dünya silah veriyor ve Kobani’ye ağır silahlar Türkiye üzerinden geçti. Ne kadar inkar edilse de hepimiz bu silahların PYD’ye gittiğini biliyoruz. Türkiye, PYD’ye istediği kadar terör örgütü desin, yine de PYD’yi kurtarıyor. Yani, artık müzakere edilen şey PKK’nın Türkiye’ye yönelik silaharını bırakması ve mücadeleye son vermesidir. Zaten Nevroz’da da bu deklare edildi. Yani, müzakere sonuçlanırsa artık PKK Türkiye’yi düşman olarak görmeyecek ve Türkiye’ye karşı silah kullanmayacak. Artık Türkiye’de eskisi gibi Kürtleri yok edilmesi gereken bir düşman olarak görmüyor.

-Sizce, devlet ile PKK arasında yürütülen çözüm süreci 7 Haziran seçimlerinde tekrar masaya konulmak üzere rafa mı kaldırılıdı? Bundan sonra ne olacak?

-Pek çok faktör olsa da, bunların hiçbiri artık çözüm sürecini olumsuz etkilemez. Seçimde AK Parti’nin oyu, HDP’nin barajı geçip geçmeyeceği gibi faktörler elbette psikolojik olarak değeri olan şeylerdir. Çözüm sürecinin rafa kaldırıldığını düşünmüyorum. Bana göre en kıymetli dönemini yaşıyor. Süreç dondurulmadı, daha derinlikli bir zihniyet değişimi sürecine girdi. Hem devletin hem de PKK’nın eskiden kendilerinde olmayan bir zihniyet devrimine girdiğini görüyoruz. Bu zihinsel değişimle birlikte, hem devlet hem de PKK’nın çözüm süreci için atacağı adımların artık daha fazla karşılığı ve anlamı olacaktır.

BİR CEVAP BIRAK

4 × 2 =