Libidosu yüksek ailenin romanı

Boşluğun Sesi, Batı romanındaki belli başlı kahramanları, Antalya’da, üç kuşağa ait bir aile hikayesinde misafir ediyor. Genç yazarlarımızdan Umut Dağıstan’ın ikinci romanında, kahramanların sahneden geçişlerine bakarak Don Juan’ı Madam Bovary ile yatak odasında kıstırmanız mümkün olduğu gibi, Pieter Kiene’nin acımasız Theresa elinde yok oluşuna kadar trajedi ve komedi bir arada görülebilir. Dağıstan, Batı’da aristokrasinin çöküş dönemi romanlarından sayılacak aile-soy kütüğünü izleyen bir metin çıkarmış; tıpkı Tomosi di Lampedusa’nın Kaplan veya Vincente Blasco İbáňez’in Baharlar Açarken romanları gibi dededen toruna geçen hikayelerdir bunlar.

Çanakkale Harbi’nde tek kurşun atmadan, ölü taklidi yaparak beleşe gazi olmuş Antalyalı Hamza’nın kentine geri dönüşü, tam da mübadele zamanına rast gelir ve bedavaya inmiş Rum mallarının talan edildiği, üstelik bu yetmezse taşrada zengin üretmek amacıyla devlet eliyle hibe olunan arazilere el konulmasıyla, ailesi Güney’in varlıklıları arasına girer. Hamza -roman boyunca kuşaktan kuşağa aktarılacağını yazarın dokundurduğu gibi- eğer varsa tabii, bir lanete uğramıştır; erkenden ölür. Böylece servetin tamamı kardeşi Resul Bey’e kalacaktır. İşte, üç kuşak aile serencamı onunla başlar. Bu başlangıç, büyük ölçüde, Latifundia-Hacienda geleneğindeki Latin Amerika aile romanlarından tanıdığımız anlatımla örtüşür. Yazarımız, Márquez model hikayesine -Yüzyıllık Yalnızlık gibi bir dev kitaba saygılı çekingenlik içinde kalmışlığını belli ederek- uzaktan selam çakıp kendi işine döner.

Resul, anladığımız kadarıyla bir hedonist epiküryendir; dünyanın zevklerini yaşamakla hayatın anlam kazanacağını, değerleneceğini düşünür. Cüzdanı da buna müsaittir! Onun çapkınlığı kısa sürede Antalya’nın “şehir mücavir alanı hudutları” dışına yayılacaktır. Hatta ölümünden sonra adı bir yerde anılınca, “Özellikle yaşını başını almış hanımların Resul Kaya’nın adı geçti mi hâlâ önce yüzleri kızarırdı. Ardından uzaklara doğru bakarak, boğazlarına kılçık batmış gibi zorlukla yutkunurlardı,” sözlerinden anladığımız kadarıyla “şeytaniliği” unutulmayacaktır.

Resul Bey, adeta Cumhuriyet’in siyasal temel kanatları olan iki partiye adam yetiştirir gibi iki erkek evlat sahibidir; kızları hariç… Birisi abdestinde namazında, sağ partilerden yana; ötekisi ilerici, aydınlanmacı, azıcık serüven sahibi, dönem gereği devletten yanadır. Lanetin son halkası olacak torun Bilal’i ise, “roman kahramanı” olarak tanıyacağız, bu arada… Bilal muhafazakar babasıyla geçinemeyip, Yunan iç savaşına gidip gönüllü savaşan, oradan geriye Nora adlı bir Rum dilberiyle nikahlanıp gelen amcasına daha yakındır. Bilal ona öykünecektir. Bilal’in ilkgençlik eğitimi, libidosu yüksek bu aile içinde, babası İbrahim ve annesi Rûkiye Hanım’ın taasubuna karşı, amca Arif ve Madam Nora’nın fısıldaşır gibi seviştiklerinden anlaşıldığınca kadın ve erkeğin mutlu birlikteliğini öne çıkaran Batılı-feminist değerler arasında salınır gider.

Delikanlılık döneminde Emine Serin adlı yaşı geçkin bir kadının baltayı Bilal’e asmasıyla cinsel eğitimini de alacaktır. Emine Serin delikanlının yaşamında önemli iz bırakacaktır. İlişkileri, okura, keşke bunlar bir arada olabilse dedirtecek kadar özenlidir. İmkansız aşkın romanı Kamelyalı Kadın’da romancı Alexandre Dumas’nın birleşemeyen gerçek âşıklarını tanırız, buradaysa cinsel kudreti dedelerden beri bilinen aile erkeklerinin en gencine yol yordam göstermeyi üstlenmiş bir kadının romana sokulup usulca çıktığı satırlardan da onun varlığını öğreniriz.

Ancak Bilal’in Emine’yle uzun süreli beraberliği olanaksızdır; okur da buna üzülür, kahramanı adına bir çıkış arar. Çıkışı Bilal, şehrin randevu evlerine giderek bulacak, başka kadınlarla beraber olup ruh sancısı çekmeden yumuşak bir geçiş yapacaktır. Artık evlenebilecek olgunluğa erişmiştir, şimdi sıra eş bulmaya gelir. Bundan sonrası düğün, dernek, dünür, gelin kaynana hikayesi olur. Evlendiği Naciye’yle beraberliğinde hep yengesi Nora’nın varlığını onda arayacak olan Bilal’in bu yoksunluğu, amca vefat edince tekrar Yunanistan’a dönen Nora’nın ardından iyice artacaktır. Öte yandan, dede Resul’ün Antalya Limanı’nda göçmen dolu vapurla ayrılırken kendisine el sallayan Lena adlı Rum kadını, romanın başlarında bir kez tanıyıp sonra ondan bir daha ses çıkmamasını, bu Lena’nın ardından Nora’nın hayatımıza karışmasını da bir dedektif okur gibi sorgularız; türlü anlamlandırmalar, hissettirişler vardır bunda… Ben kendi hesabıma, Resul’den hamile kalmışsa Lena’nın Yunanistan’da doğurduğu çocuğunun Nora olabileceğini düşünürüm. Bu durumda babasının gayri meşru kızıyla beraber olan oğlu, bundan habersiz midir, yoksa okurdan gizlenen bir şey mi vardır? Arif Bey gerçeğin sonradan farkına vardıysa işi Sofokles’in Yunan trajedilerine dökmeden mutluluğu uğruna sessiz mi kalmıştır? Bütün bu muammalı dokundurmalar, Dağıstan’ın romanını heyecanla okunur hale sokmaktadır.

Refik Halid tarzı mizah dolu benzetmeler

Kuşaklara ait romanda, dede Resul’ün hatırat defteri önemli bir özne olarak kitap boyunca bize eşlik etmektedir. Açıkçası bunu, ben rahatsızlık duymakla okudum. Zira sandık arasında bulunmuş gizemli defterler, ulaşılması gereken sırlı cümleler, aranacak kitaplara ait motifler daha ziyade mistik, fantastik roman türünde fazlasıyla ele alınan, ıcığı cıcığı çıkmış genel konuların arasındadır. Şükür; Resul dedenin yazdığı, felsefi bir lisanı olan hatırat bütünüyle bu türden bir genellemeye girmez.

Bilal ve ailenin bu el yazısı deftere ilgi duyan tüm üyeleri, bundan etkilenecektir. Resul dede, yazdıklarıyla bir bakıma Bilal’in gelecekteki hayatını önceden biçimlendirmeye karar vermişcesine, sanki muhatabını bulmuş gibi güya ona seslenmektedir. Algının seçiciliğiyle Bilal öyle hisseder. Sonunda dedesi gibi kadınlarla beraber olmaya azmetmiş olarak, ellisinde bir erkek çapkınlığa nasıl çıkarsa, hazırlıksız ve tezgahı bozuk bir düzenekle, bir süredir onun peşinde dolaşan genç kadın Fahriye’nin roman kahramanımıza göz koyması sonucu mercimek kendiliğinden fırına verilir, fırının ağzı ise açıktır zaten…

Romanın birden, çok bilindik cinayetle sonlanması, yazarın lafı uzatmamak için gösterdiği aceleden midir, yoksa yorulmuş mudur, diye düşünmeden edemeyiz. Zira final sahnesi romanın bütün görkemini alt üst eden bir sondur ve eski trajedilerde donakalmış seyirciye alkışı hatırlatmak için Plaudite diye seslenilmesini bekleriz. Bu eksikliğin yanı sıra, Ayrıntı Yayınları’nca basılmış kitabın, belli ki yazarın çabasıyla elden geçirilmiş metninde, yine de ufak tefek kalmış kimi eksikleri gidermemiş olması okuma hızımızda ayağımıza takılan küçük çakıl taşları gibi kalıyor. Romanda “baskın yemiş asker gibi yerinden fırladı”, “çenesi bir ceviz kıracağı kadar sağlam, iri yarı, çaçaron bir kadındı”, “dudakları kıpır kıpır her şeye lanet okuyan huysuz kocakarılar” gibi Refik Halid tarzı mizah dolu benzetmeleri ise yazarın gelecekte iyi işler çıkaracağının belirtisi olarak görmekteyiz.

Ayrıca, kuşak hikayeciliği roman yazımında dönemsel görgü ve geleneklerin, hatta anlatılan döneme dair dilin, argonun kullanılmasını gerektirir. Mesela, “üzerinde şehir adları yazılı eski bir radyo”dan söz etmekle dönemi anlatmak yeterli olmaz. Ne yazık ki Dağıstan, henüz otuzlarında bir genç yazardır, ne kadar birikimi olsa dahi bir dönem romanında yetersizliğini göstermektedir. Bu güzel, son zamanlarda aransa bulunamayacak harika cümlelerin sahibi 1920-90 arasına dağılmış bir aile romanının altından yine de çıkmayı becermiş. Mesela, Resul dedenin muhtemelen eski Türkçe yazdığı defter midir elimizde olan, yoksa Latin alfabe mi kullanmıştır gibi ufak ayrıntılar okurken aklımıza takılır, zira Cumhuriyet’in Bilal, eşi Naciye ve ötekilerin gittiği ilk mekteplerinde eski Türkçenin esamesi okunmadığı gibi, yeni kuşaklar sistemli olarak bu eski yazıdan uzak tutulmuşlardır; dua ederiz ki Resul dede “Boşluğun Sesi” diye başlık verdiği felsefi defterini Latin abc’siyle yazmış olsun. Aksi halde okur olarak Umut Dağıstan’a bizi sıradan roman okuru derekesine indirdi diye küs kalırız.

_________________________

* Sabit Fikir Edebiyat Dergisi’nden alındı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here