Lizbon Anlaşması ve AB’de yeni dönem

Lizbon Anlaşması ve AB’de yeni dönem

0
PAYLAŞ

AB Başkanlarının ‘Brüksel Zirvesi’nde almış oldukları kararla yeni bir sürece girmiş bulunuyorlar. ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ politikasına doğru evirilen süreç bakımından ciddi önemli bir adım atılmış oldu.

İkinci dünya savaşından sonra AB’ni içerisinde girmiş olduğu süreç giderek daha somut bir biçim almaya başladı. Özellikle küreselleşmenin merkez üslerinde biri olarak bilinen AB’nin uluslar arası ilişkilerde yeterince etkin olamadığı ve merkezi politikalar üreterek uygulamaya koyamadığına dair önemli eleştiriler gelmişti. Afganistan, Irak, İran şahsında somutlaşan Ortadoğu ve Avrasya politikaları konusunda AB ülkeleri arasında ortaya çıkan görüş ayrılıkları, birliğin politik gücünü önemli oranda etkiledi ve sürecin önemli bir aktörü haline gelemedi.

Dünya ekonomisinin üçte birine sahip olan AB, özellikle Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ile dünya ekonomisinin önde gelen ülkeleridirler. Fransa ve İngiltere Birleşmiş Milletler veto yetkisine sahip konsey üyeleri ve nükleer silahlara sahip ülkelerdir. Dünya Bankası, İMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslar arası küresel kurumlarda giderek artan etkisine paralel uluslar arası politikaları geliştirememeleri önemli bir handikabı oluşturuyor.

Birlik, merkezi politikalar oluşturmada önemli sorunlar yaşadı. Bugüne kadar belirlenen politikalarda mutlak oy birliği aranıyordu. Bir ülkenin olumsuz tavır alması Birliğin kararlarını önemli oranda bloke edebiliyordu. Ayrıca dönem başkanlığı 6 ayda bir değişmesi, politikaların sürekliliğini olumsuz yönde etkileyen önemli bir faktör olarak yansıyordu. Ulus devletlerin bireysel politikaları çok daha ön plana çıkıyordu. Birlik politikaları ile ulus devlet politikaları arasında dengenin oluşturulması son derece zor göründüğü gibi özellikle sonradan birliğe dâhil edilen ülkeler, kendi çıkarları için veto yetkilerini çoğu kez ‘şantaj’ olarak kullanmayı denediler.

Gelinen süreçte AB, uluslar arası ve bölgesel politikalar konusunda daha aktif rol almak ve özellikle dünyanın rekabete konu olan bölgelerinde önemli bir güç veya oyunca olarak bölgesel etkinliğini artırmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu bir bakıma zorunlu hale gelmiş bulunuyor. Özellikle ABD, Rusya, Asya güçleri olarak Çin, Hindistan ve Japonya’nın eş güdümlü artan uluslar arası etkinliğine, AB güçlü ‘tek’ merkezle karşılık verme sürecine girdi. Dahası bölgesel dengeleri kendi lehine çevirmek için bunun kaçınılmaz hale geldiğini görüyor.

AB Merkezli politikaları güçlendirmek için ‘Lizbon Anlaşması’nı, 31 Ekim 2009 tahinde Brüksel Zirvesinde onaylayarak yürürlüğe koymuş oldular. Son olarak, Çek Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin ‘anlaşmanın anayasa aykırı olmadığı’ kararını vermesiyle, Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus belgeyi imzalayacağını açıkladı. Böylece ‘Lizbon Anlaşması’ ile AB için yeni bir süreç başlamış olacak.

Lizbon anlaşmasına göre, üye ülkeler oy birliğiyle 2,5 yıllığına Avrupa Birliği Konsey Başkanını atayacaklar. Konsey Başkanı yılda dört kez toplanacak olan AB Başkanlar zirvesine başkanlık edecek. Anlaşmaya göre Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi de atanmış olacak. 2014 tarihinden itibaren kararlarda oy birliği kaldırılıyor. Çifte çoğunluk olarak tanımlanan, Birliğe üye ülkelerinin % 55’nin oyu ve Birlik ülkelerinin toplam nüfusunun % 65’nin oluşturan ülkelerin oyu ile kararlar alınacak.

Alınan karar gereğince, 2017’den başlamak üzere, Birliği oluşturan devletler, ulusal yetkilerinin bir kısmını AB Konseyine devrederek daha güçlü bir yapı oluşturmayı hedefliyorlar. Ayrıca AB’nin bütçesinde çok ciddi oranda bir artışa gidilerek, uluslar arası ilişkilerde çok daha aktif hale gelmesi planlanıyor.

Lizbon Anlaşması, AB’nin politik yönelimlerinde çok önemli bir dönemeci oluşturuyor. AB Cumhurbaşkanı, Dışişleri ve Savunma Bakanları oluşturularak, Birliğin uluslar arası ve bölgesel politikaları tek merkezde yönetilmeye başlanacaktır. Bu aynı zamanda AB’nin uluslar arası gücünü arttırmanın bir aracı olarak görülmektedir. Siyasal karar alma merkezi güçlenen bir AB’nin, dünyanın farklı bölgelerine ekonomik, politik ve askeri olarak müdahalesi, bugünkünden çok daha güçlü ve etkili olacaktır.

Avrupa Birliği Devletler Topluluğu hiç şüphesiz ki, ABD’yi oluşturan 51 devlet ilişkilerine benzemeyecektir. AB üyesi olan Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, İspanya gibi ülkeler tarihten gelen kendi başlarına uluslar arası ilişkileri belirlemede önemli birer güçtürler. Bu ülkeler arasında tarihten gelen rekabetler ve özellikle dış politika farklılıkları henüz ortadan kalkmış değil. Ayrıca ulus devlet özelliklerini de bütünlüklü olarak terk edecek güçte değillerdir.

Ancak, birlik ülkelerinin ilişkileri eskisinden çok daha farklı gelişeceğine dair çok önemli veriler bulunuyor. Küreselleşmenin merkezileştiği en tipik ve de en önemli bölge AB’dir. Uluslar üstü sermayenin önemli merkezlerinden biri olan AB giderek çok daha güçlü bir şekilde tek merkezden yönetilmeye başlanması, bölgesel küresel kapitalist devletler topluluğunun oluşturulmasının örnek modellerinden biri olacaktır.

BİR CEVAP BIRAK