LÜKSEMBURG’TAN… Başlarken

Merhabalar,

Yaklaşık iki senedir Lüksemburg-Brüksel hattında gidip gelmelere dayanan bir hayat yaşıyorum. Gerçi çok anlamlı bir sebebe dayanarak memleketten ayrılmadan önce detamamen gidip gelmelere dayanan bir iş hayatının içinde boğuşuyordum ve bu yüzden  kısa veya uzun olsun fark etmez, seyahatin ‘se’sini duyduğumda içimde hoş bir kıpırtı ve soru işaretleri olur her zaman. Umarım açık gazete vasıtasıyla başladığım bu yeni  yolculuk, bende olduğu kadar sizlerde de soru işaretleri yaratır.

Her ne kadar yukarıda bahsettiğim hatta gidip geliyorsam da ağırlıklı olarak Lüksemburg’da yaşıyorum. Sevgili Nur ve Faruk bana ‘Açık Gazete’ye yazar mısın?’ diye sorduklarında açıkçası heyecanlandım biraz. Tamam İstanbul’da Açık Radyo’da üç yıl boyunca Açık Toplum adında bir radyo programı yaptım (evet evet farkındayım, ortalık «açık»tan geçilmiyor), kurucu üyesi olduğum Sivil İletişim Ağı Girişimi’nin yaklaşık iki sene çıkarabildiği Sivilforum dergisinin yayın kurulunda gönüllü işler yaptım ama yazmak hele bir gazeteye yazmak başka bir şey.

Sizlere Lüksemburg’dan haberler vereceğimi düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Çünkü otoyol çıkışında kaza yapan arabasından oğluyla birlikte kurtarılan bir kadının ya da annesini döven babasına ekmek bıçağıyla saldıran 14 yaşında bir kızın toplam dört cümleyle anlatılabilecek durumu, bu ülkenin gazetelerinde olağanüstü bir olay olarak değerlendirilip üç paragraflık bir haber haline gelebiliyor. Üstelik hadisenin arka planıyla ilgili hiç bir şey anlatmaksızın. Zaten bir kaç ay önce Lüksemburg’un dünyanın en güvenli şehri (şehir ?) olduğuna dair haberler çıktı gazetelerde. Yani kısacası buralarda öyle biz Türkiyelilerin haber diyebileceği manada pek bir şey olmuyor. 
 
Lüksemburg’da son dönemde en heyecan yaratan olay AB Dönem Başkanlığı. O da Haziran ayında bitiyor. Sonuçta sadece hükümeti heyecanlandıran bu durum yerini yine sakinliğe ve sıradanlığa bırakacak.

Beni bugünlerde en çok ilgilendiren konu ise hem Brüksel’de hem de Türkiye’de cereyan etmekte. Bu sene ilk defa olarak Türkiye’de 24 Nisan öncesinde ve sonrasında Ermeni meselesi gündemde ciddi bir yer işgal etti ve artık bu mesele, öyle pek ferah ferah olmasa da epeyce bir rahatlıkla konuşulabiliyor. Gerçi kendi görüşlerinin dışındaki görüşleri dile getirenleri her an her yerde “vatan haini” ilan etmeye hazır bir güruh epey uykusuz geceler geçirdiyse de konuşulmaya devam edileceğe benziyor.

Fakat heyhat! Korkarım artık Belçika’da –eğer kanun aynen geçerse- bu konuda konuşmak mümkün olmayacak. Biz tam Türkiye’de bu konuyu enine boyuna tartışmaya nihayet başlamışken -henüz rakamlar ve tanımlar düzeyinden, derin acıların hala kanattığı yaraların nasıl sarılabileceği konusuna geçememiş olsak da- konunun üçüncü kişisi dahi olmayan Belçika “bu konuda benim düşündüğümün dışında bir şey söyleyemezsiniz”manasına gelen bir kanunu çıkartıp çıkartmamayı konuşuyor. Ne kadar ayrı tellerden çalan konuşmalar değil mi?

Yıllardır, ‘İfade özgürlüğü Türkiye’de de Avrupadaki düzeye gelmedikçe AB üyeliğini hayal dahi edemezsiniz’ diyen Avrupanın başkentinde, vatandaşlarınızın fikir beyan etmelerini kanun yoluyla yasaklamak hangi ifade özgürlüğü tanımına uyuyor, henüz anlayabilmiş değilim. Üstelik beyan edilecek fikir, bir başka ülkenin yani Türkiye’nin, öncelikle kendi vatandaşlarına vermesi gereken hesapla ilgili.

Bir suçun işlenip işlenmediği uluslararası bir mahkeme tarafından değil karara bağlanmak henüz daha görüşülmemişken, iddia edilen suçun konusunun Belçika’da konuşulmasını yasaklamak, Türkiye’de “konuşabilme iklimi” yaratabilmek için çok uzun zamandır gösterilen yoğun ve bir o kadar da yorucu gayretlerin boşa çıkmasını kolaylaştırır sadece.

Yurtdışında yaşayan Türkiyeliler olarak bu konudaki gelişmeleri, toplantıları, beyanatları yakından izleyip zaman zaman hem akılcı hem de sömürüye kaçmayan bir duygusallıkla tartışmamız gerektiği inancındayım.

Sezen Aksu’nun dediği gibi ‘Masum değiliz, hiç birimiz!’

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here