Ölüm ve sığlık

PAYLAŞ

Maddi yok oluşun ötesinde, ölmek aslında unutulmaktır, unutmaktır. Çünkü hatırladıkça yaşar her şey, her insan. Ve yaşadıkça şimdide kalır, şimdiyi zengin kılar. Ölüler aslında hem bireysel olarak kendimizin hem de yaşadığımız toplumun hazineleridir, zenginlikleridir. Ölüler asla sadece ölü değillerdir. Ölü olan şey hafızamızın dışında bırakılmış, şimdinin dışında kalmış, hatırlanmayandır.Ve hatırlanmayan her ölü de bizim fakirliğimiz, kuruluğumuz, sığlığımızdır.


İnsanlar ölüdür, eğer hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmelerine izin verilmişse ve öylece bırakılmışlarsa, değerler ölüdür, eğer artık hiç yaşatılmıyorlarsa, toprağın altında kalmışlarsa. Ölmek aslında unutulmaktır, unutmak, hatırlamamak..Ölüler aslında tamda  hatırlanmadıklarında ölüdürler ve biz onları tamda hatırlamadığımızda sığızdır, kuruyuzdur, yavanızdır.


Ben kişisel hayatımda dedemi hatırlamadığımda dedem ölüdür. Hayatımı kendi kişisel tarihimle başlattığımda, ondan kendime akan suyu kestiğimde, dedem benim hafızam olmadığında dedem ölüdür ve ben ise çok yavan ve sığ.


Yaşadığım toplum ise, üzerinde yaşadığımız bu topraklarda yüzyıllar önce kendi dedelerinin, atalarının Hıristiyan bir nüfus, farklı din, mezhep, ırktan topluluklarla karşılaşıp, geleneklerinin, göreneklerinin kaynaştığını, farklılıklarıyla birlikte yaşadıklarını, ötekinin olmadığını hatırlamadığında, tarihini tek bir tarihle başlatıp ondan önce söylenenleri yok saydığında  yaşamış tüm insanlar, yaşananlar, tüm değerler ölüdür ve yaşanılan yer ise bir o kadar kuru, renksiz ve yavandır.


Sokullu Mehmet Paşa’yı, Barbaros Hayrettin’i yada Prens Sabahaddin’i tanımadığımızda, kafalarımızda hiçbir iz bırakmadan gitmelerine izin verdiğimizde ve sadece gördüğümüz türbeye el açtığımızda  bu insanlar gerçekten ölüdürler. Düşünceleri ölüdür, yaptıkları ölüdür. Fatih Sultan Mehmet’in  imparatorluğu kurumsallaştıran, oturtan kültürel ve siyasal devrimlerini, Ortodoks Hıristiyanları korumasını, Venedik ve Cenevizlilere imtiyazlar verip onları muhâfaza etmesini yani  sadece Haliç’ten kayıkları indirip İstanbul’u fethetmeyip İstanbul’u çok kültürlü zengin bir yapıya kavuşturmasını  unuttuğumuzda Fatih Sultan Mehmet’te ölüdür. Bu çok kültürlü zengin yapı içinde farklı değerlerin ne olursa olsun birbirleriyle çatışmadan yaşadığını, düğünlerin, vaftizlerin, bayramların, paskalyaların, yemek ziyafetlerinin, kapı önü sohbetlerinin, müziklerin birlikte yapıldığını unuttuğumuzda tüm değerler, komşuluk, kardeşlik, ‘Tanrı misafiri’ kavramı ve misafirperverlik gibi bizi tanımlayan tüm değerler ölüdür. II. Meşrutiyet parlementosunda ‘Türkten ziyade türküm’ diyen Ohannes Varteks, 1938 yılında Bağımsız Hatay Cumhuriyet’i meclisinde kardeşlikten söz eden  mebus İsa Kazancıyan gibi dost insanların varlığını unuttuğumuzda, Kurtuluş Savaşı’nda uzun yıllar boyunca dinsel, mezhepsel farklılıklarına rağmen bir arada yaşamış insanların her şeyi unutup bir inanç birliği içine girmiş olduğunu, Mustafa Kemal’in Sivas Kongresi’nden sonra Ankara dönüşü Alevi dedeleri, Bektaşi babalarıyla görüşmelerini, onların desteklerini unuttuğumuzda yaşanmış her şey ölüdür. Her değer ölüdür. Hoşgörü ölüdür. Bütün bunları unuttuğumuzda, hatırlamadığımızda ve hatırlatan birileri olmadığında bir zamanlar yaşamış her insan, her değer gerçekten ölüdür.Ve böylesi her ölüm bir sığlıktır.  Yaşadığımız yer ise çok kuru, yavan ve renksiz.


Ve böyle olduğu için, sadece şu anda varolduğumuz, geçmişimizi, ölülerimizi bugüne getiremediğimiz için her şey tektir. Öteki yalandır, düşmandır. Bunun için Tarlabaşı’ndan geçerken o eski, kimi yıkılmış, kimisi ayakta durmaya çalışan, direnen,  her şeye ragmen  yine de güzel o taş binaların içinde yada çevresinde yaşananları tıpkı bir film seyreder gibi içimizde hiçbir acı duymadan hergün seyreder ve geçeriz, bunun için insanları güvercin tedirğinliğiyle sokaklarda dolaştırabiliriz, bunun için toplumun bir kesimi biryerlerde ortaçağ görüntüsü içinde yaşarken kılımız kıpırdamaz, yine bunun için komşumuz bizi hiç ilgilendirmeyebilir.


Ve bilmeyiz nasıl bir renksizlik, sığlık içinde yaşarız. Bilmeyiz ölülerimiz ne kadar değerlidir. Ve ölüler sadece ölü değillerdir. Düşmanı kendi içinde aramayan toplum, ölüleri hafızası olabilen toplum güçlüdür, zengindir bilmeyiz.


Evet, her ölüm bir kaybediş, bir gidiş. Ancak ölmek fizik olarak bir yok oluş değildir. Ölmek aslında unutulmaktır, unutmaktır, hatırlamamaktır. Ve işte biz bunu yapmasını ne yazık ki çok iyi biliriz.

CEVAP VER