Londra’da Kağan Güner Sokağı

PAYLAŞ

Geçen gün, Patlıcan Cafe’nin önünden geçenlere;
– Bu sokağın adı nedir? diye sordum.
– Stoke Newington Church Street…dedi içlerinden biri.
– “Hayır, dedim, değişti…
Sözüme, yanındakiler de bir anlam verememiş olmalılar ki, şaşkın şaşkın yürümeye devam ettiler, ama bırakmadım…ve kibarca yineledim:
– Bu sokağın, demiştim, efendim… adı nedir biliyor musunuz?
– Dedik ya beyefendi: Stoke Newington Church Street işte!..Başka adı mı var ki yeniden soruyorsun?
– Var, dedim: Kağan Güner Sokağı’dır bu sokağın adı.
– Nerden çıkarıyorsun bunu?
– Ben koydum…

Bir miladı başlatmak istiyordum. Çünkü Kağan bunu çoktan hak etmişti. Bir kere Newington Green’e açılan Ferntower sokağına yerleştikten sonra mekanı hep bu alan ve özellikle de bu sokak olmuştu, bu Stoke Newington Church Street… Gerçi bir ara sokağının başındaki Kıbrıslı Türklerin kahvesine takıldığı da olmuştu ama, az…Biraz da Murat Metinle beni de davet ettiği ve birlikte Latin Amerika kökenli grupların yerli enstrumanlarıyla yaptıkları müziklerini dinlediğimiz hemen bitişiğindeki Seyidali’nin Akustik Cafe’yi soktu devreye…Fakat o da uzun sürmedi. Ve sonraları, özel işleri dışında, postu serdiği yer hep Stoke Newinton Church Street oldu…

Evden çıkar, sokağın başındaki Akustik Alanı’ndan sola döner, Newington Green’i geçer, Albion Road’a girer, Murat Metin’e seslenir, evdeyse onunla, değilse doğru Stoke Newington Church Street…

Engelliler okulunaki öğretmenlik işinden eve dönünce, öyle…
Evdeki inşaat çalışmaları bitince, öyle…
Resim çalışmalarından yorulup soluklanmak isteyince, öyle…
Yazılarını tamamlayınca, öyle…
Hep öyle… neredeyse her zaman!

Stoke Newington Church Street’inse tamamı olmasa bile çoğu küçük işletmelerdi ve küçük işletmelerin çoğu da Cafe! O kadar ki, Stoke Newington High Street’ten girince Dervish Cafe ile başlar ve The Cafe, Nor Cafe, Topas Bar Cafe, Lavazza Cafe,Cilicia Cafe, The Blue Legume Cafe, (Patlıcan Cafe) Fat Cat Cafe, Simply Coffe, The Spencer cafe, The Petit Coin Cafe ve daha niceleriyle devam eder…
Ve Kağan Güner’in çayını kahvesini içmediği bir cafe yok gibidir. Ama ilk göz ağrısı Patlıcan Cafe’ydi. Çünkü Aziz Nesin’in “Maçinli Bir Kız İçin Ev” adlı öyküsünden uyarlayıp sergisini açtığı cafe budur. Elbet geceleri “çay-kahve” yerini Merlon’a bırakır ve devrimci” adını alırdı: Devrimci şarap, Merlon!
Ve biraz ilerde Kağan’ın örgütlenmesine önderlik ettiği ve 42 Avrupalı Türk ressamın 4’er tablo vererek katıldıkları büyük sergi salonu: Abney Pablic Hall…Onun ilerisinin Wilmer Place ara sorkağında yönetimininde de bulunduğu RenkArt Sanat Merkezi…Ve öbür uca doğru karikatürist Ufuk’un atelyesi ve konferanslar verdiği 1400’lerin battallaşan küçük kilisesi ve karşısında sahne dekorlarını kendisinin yaptığı ve RenkArt’ın Sürgün Sözler adlı gecesinde keyifle kepçe kepçe sıcak şarap dağıttığı büyük kilise…ve biraz bu tarafta, solda, biri bahçeli, küçük küçük ve de sıra sıra publar…

Sonra “Kuzeyin Galerisi”: The Petit Coin…Kağan Orada “Theguardian” adlı Londra’ya geldiğinin ilk günlerini öyküleyen ve tabloarı çabuk satılan başka bir sergi açtı, ardından da “Londra Savaşa Karşı”yı…İlki İngiliz gazetelerinden övgülü kritikler aldı, ikincisi de hem İngiliz gazetelerinde yankı buldu ve hem de Museum Of London’ın kendi salonunda açtığı İngiltere’deki göçmenlerin ortak sergisinde baş köşeye oturdu…Ve ardından ilk kez Londra’nın ilk büyük on galerisinden biri, Museum Of London, bir Türk ressamının tablolarını satın alıp salonuna yerleştirdi, sürekli izlenmesi için: ”Stop Bush”, “Stop The War”, “Bring The Troops Home” ve “Revolution Against Global Capitalism”…

Kağan Güner, Türk modermizminin yurtdışındaki temsilcisi olduğu halde, hiç de böyle bir görüntü vermez, “Unicef Türkiye Ulusal sanatçısı”, Türk resminin büyük onuru” gibi unvanlarını kullanmaz, sokağı geçerken araca bile binmez, cafelere, esnafa takılır, ikinci ellere bakar, vitrinleri yalar, dükkan önlerindeki masalara kurulur, çay-kahve ve de vs…keyfi buydu onun! İstanbul’da açtığı son büyük sergisi “Anadolu Büyüleri” adını taşıyordu. Onu, sadece onu değil, dünya çapında kazandığı büyük ödüllerini, St Martin’de, Bratislava’da, Meke‘deki…Lizbon, Paris, New York, Tokyo, Bologna ve Tahran’daki ödüllü yapıtlarını da getirip bu sokağı doldurmak azmindeydi. Ve bir de projesi vardı: Bütün Avrupalı, İngiltereli, ressamları… romancı, şair, hikayeci, heykeltraş ve tiyatrocuları, yapıtlarıyla birlikte, bu sokaktaki cafelere serpiştirip kana kana etkinliklerde bulunmak: ŞÖLEN!.. Ki,belkide kırk gün kırk gece!
Ee ama, insafsız tarih varıp 9 Ağustos 2011’e çakılıverdi…
Evet gecikmeden, elime çekici, çivileri ve sokağın yeni adının yazıldığı o kocaman kocaman tabelaları alıp bir baştan öte başa muhkemce çakmalıyım bir bir:
KAĞAN GÜNER SOKAĞI…diye.

Abdullah Nihat Yılmaz
20 Haziran, 2012, Londra.

CEVAP VER