Londra’yı sevdirme rehberi

Yaşadığınız şehirle ilişkiniz bana sizi anlatıyor farkında mısınız bilmem. İstanbul da yaşayıp da İstanbul u sevmeyen biri benim için ‘kendini sevmeyen biri’ çoğunlukla. Londra’da yaşayıp da Londra’yı sevmeyen biri için ise çok daha acımasız ve katı olabiliyorum:
‘Mutsuz’ diyorum, ‘Yazık çok mutsuz…’
Şehirler insanlarla anlam kazanır, kişiden kişiye gore de farklılıklar gösterir. Arkadaşlıklar gibi. Bu yüzden çok sevdiğiniz bir arkadaşınızın çok sevdiği arkadaşı sizin için katlanılmaz bir insan çıkabiliyor. Her seferinde şans da verseniz, onu en yakın arkadaşınızla çekiştirememenin dayanılmaz sıkıntısıyla mücadele de etseniz, başaramazsınız. Zorla arkadaş olunmaz çünkü!
Peki zorla şehir sevilir mi, sevdirilir mi?
Londra’nın gri gökyüzüyle ruhunun karardığını, Thames nehrinin çamur aktığını söyleyen birine, Ege sahilleri için yanıp tutuşan bir Türkiye sevdalısına nasıl sevdirirsiniz bu şehri?
Belki once onun mutsuzluğunu kabul ederek, ne dersiniz? Sıkıştığını hissettiği yaşamından, korktuğu geleceğinden dolayı onun aslında Ege de de mutlu olamayacağını bilirseniz ve o kişi sizin için değerliyse en azından deneyebilirsiniz. Küçük keşiflerle onu Londra’yla tanıştırabilirsiniz mesela.
Bir sabah Holland Park da gül bahçesinde küçük bir tur attırın, High Street Kensington Café Phillies’de köpük cheesecake’I yedikten hemen sonra.
Marylebone La Fromagerie de günün peynir tabağı (Montgomery’s Cheddar belki) yanına da bir kadeh Chablis eşlik etsin bir öğlen size. Şanslıysanız yağmur varsa – ki Londra’dasınız, siz zaten çok şanslısınız- Southbank’e uğrayın beraber, yürüyün su boyu yürüyebildiğiniz kadar, elinizde atıştırmalık wasabi pea taneleri, kulağınızda Seal ‘Rain’ desin, ‘I can’t stand the rain!’
Ruhlarda tatlı meltemler mi essin istiyorsunuz, Serpentine Bridge’e uzansın ayaklar, taş korkuluklara dayanın, hayaller kurun sessiz derinden, manzaranın keyfine varın. Bırakın o da varsın, siz hiç konuşmayın.
Royal Albert Hall’ de Cirque Du Soleil’in muhteşem şovu Totem’I izleyin şaşkınlıkla. Bilet mi bulamadınız, ‘Mamma Mia’ya uzanın Prince of Wales Theatre’da. Her seferinde ilk kez izlemiş gibi mutlu olduğunuz bu müzikale şapkanızı çıkarın bir kere daha ‘ I have a dream’ diye bağırırken Abba ile.
Yaşamın ne kadar güzel olduğunu hatırlarken, ölümün de korku uyandırmaması gerektiğine ikna etmek mi istiyorsunuz onu? Highgate Cemetery’e giriş de çıkış da bir ömre bedel. Sevdiklerinin mezarlarına bırakılmış taze çiçekler, kurumuş olanlar, asırlık ağaçlar ve her biri sanat eseri olan tarihi mezar taşları göz banyosu yaptırsın size. Bu kez konuşun, ‘Bir mezarlık bu kadar mı sevilir?’ diye sorun arkadaşınıza onay bekleyerek.
Şüpheli bakışlar gördüyseniz eğer, doğru yokuş aşağı Hampstead Heath’e. Çatır çutur kırılsın yapraklar ayaklar altında, köpekler bebekler özgürce oynasın ormanda. Yaşamın en canlı hali iyi gelir belki ona, Kenwood House’daki dinlenceyi ister sona saklayın, ister açık havadaki tente altı masalarından hiç kalkmayın.
Londra’yı sevmiyorsanız, bir seven bulun.
Bir bakmışsınız hem Londra’yı hem de mutluluğu yeniden bulmuşsunuz!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.