Lozan

Lozan

0
PAYLAŞ

İnsan hafızasının nasıl bu kadar geri olabileceğini önceleri anlayamıyordum. Beni bu konuda bilince kavuşturduğu için var olan iktidara bazen minnet duyuyorum. Ampulün mucidi Thomas Edison bir gece asistanlarına hangi metalden akım geçince kor haline geldiğini inceleme görevi vermiş. Ertesi sabah tüm asistanlar, gözleri kan çanağı içinde, üstada üzüntülü olduklarını, zira denedikleri hiçbir metalin kor haline geçmediğini söylediklerinde, Edison mutlu olmuş ve asistanlara teşekkür etmiş. Bu durumu anlayamayan asistanlara Edison, bunun da bir bulgu olduğunu belirtince asistanlar da rahatlamışlar. Aslında keşke akım geçince kor olan metal bulunmamış, ampul de keşfedilmemiş olsa idi!

AKP iktidarı bize şunu gösterdi. Türkiye’de maalesef hiçbir sosyal ya da yönetsel doku teknik ve sosyal anlamda kurumsallaşamamış. Onbeş yılda ne siyaset, ne ordu, ne hukuk, ne üniversite, ne burjuvazi, hatta ne de din ayakta kalabildi! Tüm bu kurumlar bu denli kısa sürede böylesine yıkılabildi ise, meseleye bir başka türlü bakmamız gerekmektedir. Şöyle ki, sosyal kurumlar toplum üzerinden yükseldiğine göre, toplum içten içe köhneleşmiş ve bir fiske ile bugünkü konumuna gelecek şekle dönüşmüş demektir. Galiba Şerif Mardin hoca haklı; imam öğretmene galebe çaldı, ülke de bu hale geldi! İşte Atatürk toplumumuzu Ortadoğu bataklığından çekip çıkarırken, eğitimde ve toplumsal sistemde köklü reformlar yaparken, aynı zamanda bu bataklığın kuyruğu ya da belki de başı olan tarikatları da feshetmesi gerektiğini anladı ve gerekeni de yaptı. Düzgün kapitalist sistemde dahi bu köhne yapıların yeri yoktur. Ama o dönemde sıfırdan başlayarak onbeş yılda yapılanların yıkılmasına yönelik olarak, 1950 darbesinden itibaren tedricen devreye sokulmuş ve yetmiş yıla yakın süre alttan alta işlenen ihanet, bugün AKP’nin önüne hazır lokma olarak getirilmiştir. Emperyalizmin Sovyetler karşısında yapamadığını, günümüz dünyasında işbirlikçilerle yapması hüzün veriyor. Lokmayı yutma kavgasında tarafların konumu birbirinden hiç de farklı değildir. O nedenledir ki, ABD Fetullah hocayı iade edemeyeceği gibi (kaldı ki, ortada bir de vatandaşlık meselesi var!), irsi kökleri gerilere giden AKP’de FETÖ’nün siyasi ayağını kesinlikle açıklayamaz. Çünkü her birliktelikte müşterek oyuncularından biri içeri girerse, diğeri hakkında etrafa bilgi saçar ve onu da içeri çeker. Ondan dolayıdır ki, İran ile ilişkide başrolü oynayan kişi Türkiye’de suçlanıp içeride tutulamadı, bir kazaya kurban gitmemek için de ABD’ye sığındı.

Lozan, salt bir sulh antlaşması olarak görülmemelidir. Lozan ertesinde kurulan ve modern yapıya kavuşturulmaya çalışılan Türkiye’nin Batı dünyasında ve kapitalist sistemde bağımsızlığı, bir yandan hasta Osmanlı mirasını paylaşmaya çalışan leş severlere, diğer yandan Türkiye’ye göz kırpan Sovyetler’e, hatta Lozan’ı hiç içine sindiremeyen ABD’ye karşı korunmuştur. Lozan’ı Misak-ı Milli ile tartışmaya açanlar, her şeyden önce piranalar havuzunda nasıl selametle yüzüldüğü meselesinde yoğunlaşmalıdır. Piranalar ülkenin kurulmasında belirli bir güç dengesi sağlamış olmakla beraber, meseleyi bu denli basite indirgemek kasıtlı değilse, aymazlıktır. Savaştan çıkmış, gücü tarumar olmuş bir ülke ve uzun yıllar süren Mondros, Sevr aşamaları ve nihayet Lozan!

İsmet Paşa’nın fevkalade güç koşullarda, dönemin en kurt politikacılarına karşı bir asker olarak direnmesinin ara verildiği yerde, Atatürk’ün telgrafı ile yurda çağırılıp, 1923 yılında İzmir’de Atatürk’ün açılış konuşması ile toplanmış olan İktisat Kongresi ertesinde Lozan’da işlerin hızlanması, üzerinde dikkatle durulması gereken çok önemli bir meseledir. Ancak, devletin kuruluşundan sonra belirlenen – daha sonra tamamlanan – ünlü altı ok felsefesinin amacı bağlamında o dönem politikacılarının halkın geleceği hakkındaki düşünce ve tasavvurları karşısında, şimdiki siyasetçilerin halkı yoksullaştırıp sosyal destekle ya da borca batırıp hamaset sosu ile parti-yandaşı yapma politikası ülkeye yakışmıyor. O dönemin fabrikalar, demiryolları, sanayileşme ve tarım politikaları ile siyasetçilerin ülkenin geleceği hakkında neler tasarladığı, günümüzün plansız programsız mesken inşaatı ve anlamsız altyapılı üst yapılı karayolu politikası ile (bu arada uçak gemimizi de unutmayalım!) bugünün siyasetçilerinin halka hangi gözle baktığı ve ilerinin nasıl tasarlandığı karşılaştırılmalıdır. Geçmişte kurucu siyasetçiler ileriye bakarken, günümüzde siyasetçiler günü ve koltuğu kurtarmaya çalışılmaktadır.

Lozan Antlaşması ne kadar Türkiye’yi Ortadoğu çamurundan çekip çıkartarak, çağdaş Batıya yüzünü döndürmeye çalıştı ise, Batı’ya yönlendirilmiş trende halkımızın yüzünü 1950’lerden beri doğuya çevirmeye çalışanlar, maalesef oldukça başarılı gibi gözüküyor. O dönemin, bidayette savaşıldığı halde, savaş ertesinde oluşturulan Doğu ve Batı ile uyumlu özgür bir devlet modeli karşısına, günümüzde tüm çevre ile çatışmalı, görüntüde Arap-Sünni kabilelerin lideri olmaya çalışan bir devlet modeli çok sakil kaçmaktadır. Yönetim güçsüzlüğünü, önceleri Batıcılık ve özgürlük görüntüsüne bulayan, daha sonra eş-başkanlık emanetçiliğine, oradan da görevin niteliğini idrak edemeyip Orta-doğu liderliğine soyunma kavgası, ne hazindir ki, ülke aleyhine iç ve hatta pervasızca dış siyasette medet umarak yürütülmektedir. Eğer bugün Lozan tartışılır hale gelmişse, bunun müsebbipleri arasında, doğal olarak dış ve komşu ülkeler olabilmekle beraber, daha da önemlisi, Cumhuriyet kurucularının ülkeyi çekip çıkarmaya çalıştığı Ortadoğu bataklığında sorumsuzca ve güç dengelerini dikkate almadan liderliğe soyunma gafletine bürünenlerdir.

Türkiye’nin bir kabile devleti olmadığı dillendiriliyor. Özellikle de sorumlu ağızlardan bu ifadeyi duymak keşke yüreğimize su serpiyor olsa idi! Türkiye tabii ki bir kabile devleti değildir, olmamalıdır da. Türkiye’de, kabile devletlerinin aksine, özgür parlamento, özgür medya, özgür yargı ve kuvvetler ayırımı ilkesi başat olmalıdır. Kabile toplumu olmayan Türkiye’de hiçbir aile, aile-boyu ve yaşam-boyu iktidarda kalma özerkliğine sahip değildir, olmamalıdır da. Kabile olmayan Türkiye’de hiç kimse işinden aşından yargı kararı olmaksızın uzaklaştırılmamalıdır. Neron Roma’yı yakarken şehirde sadece maddi hasara neden oldu. Maddi hasarın telafisi çok kolaydır ve kalıcı değildir. Kabile devleti olmayan Türkiye’de toplumun temel dokusu olan sosyal kurumlar dağıtılmamalı, partileştirilmemeli, beyin kapasitesi çarpık eğitim sistemi ile çökertilmemeli ve hukuksuz olarak baskı altına alınıp ülkeyi terke zorunlu bırakılmamalıdır. Eğer bu ve benzeri çağdaşlaşma ilkeleri atlanır, ülkeyi kabile topluluğuna dönüştürme yolunda ilerlenirse, Lozan’a yazık olmuş, Lozan’a giden yolda verilmiş o denli çaba da heba edilmiş demektir. Ülke hangi yola gidecekse, ona göre “yolumuz açık olsun” demek durumundayım!

BİR CEVAP BIRAK