Mahalle baskısı mı, yoksa dayanışması mı? (II)

Köyden şehre göçün getirdiği çarpık kentleşmenin somut göstergesi olan gecekonduların, yani buralarda yaşayan ezilmişlerin alt kattan üst kata çıkmaları kötü bir şey mi?
Asla değil.
İnsan gibi yaşamaya başladıklarının ayak sesleri bunlar.
Nasılsa bir kaç sınıf atlayacak halleri yok ama gelir düzeyleri biraz daha yükselen kırsal halkın, şehrin göbeğindeki kendi “özbeöz” dairesine taşınması da zor.
Neden zor anlatayım.
Gecekondusu sayesinde Çankaya’da veya Dikmen’de 400-500 milyarlık bir daireye sahip olan dünün gecekonducusunu bekleyen tehlikeler var.
Kendi dairesine taşınan insanın tehlikesi nasıl olur demeyin.
En büyük tehlike, ya da risk faktörü ortak giderlere katılma paylarının yüksek oluşu.
Toplu yaşamda, site veya apartman ortak giderleri almış başını gidiyor.
Sıcak su parası ayrı, soğuk su parası ayrı. Yakıt parası ayrı. Kapıcı parası yok artık ama güvenlikcilere verilecek paraya da katkıda bulunmak zorunda gecekondu sahibi.
Elektriği eskisi gibi kaçak kullanma şansı yok.
Doğalgazın, elektriğin ne zaman zamlacağı belli değil.
Hele yakıt fiyatları benzine bağlı olarak arttığı sürece.
Bu nedenlerle lüks semtlerde daire sahibi olanlar –gecekonducular, kapıcılar ve kırsaldan göçenler- bu dairelerini satıp kenar mahallelerde, daha uç noktalarda daha mütevazi dairelerde oturmayı tercih etmeye başladılar.
Üstelik lüks daire satışından attırdıkları para ile  rantiye yaşama ilk adımlarını attılar.
Yani bankalarla tanıştılar. Likit fonlar almaya , ya da vadeli pazarlıklarına giriştiler.
Bu kez yeni gecekondu zenginleri,  yine birlikte olmak için aynı semtlerde, aynı mahallelerde bir araya gelmeye özen gösterdiler. Aynı yerlerden ikinci sınıf ve bütçelerine uygun daire satın almayı tercih ettiler.
Mahalle dayanışmasını terketmediler bu kez dayanışmayı uzaklara taşıdılar.
Diyelim ki Çankaya ve Dikmen’de dairelerini satıp Sincan’da Etimesgut’da daire aldılar veya TOKİ’den uzun vadeli kredilerle daire edindiler.
Bu ortadirek tabir edilen sınıf, ne kırsaldan şehre göçen yobaz takımıydı…
Ne de bir gün şeriatı hayata geçiririz diye düşünüp “önce şehri esir almalıyım” diyen dinci kesimdi.
Hemen hepsi mütedayyin dediğimiz dini inançlara sahip kişilerdi.
Aralarında bağnazı, meczubu, yobazı yok mu?
Aralarında radikali, teröristi, revizyonisti yok mu?
Aralarında İran’a özlem duyan, Malezya’ya burun kıvırıp Suudi’lere hayran olan yok mu?
Vardır ve olacaktır.
Kadı kızında olduğu kadar.
Amerika’da, Rusya’da ve Çin’de olduğu kadar.
Bu sınıftaki, yani varoşlardaki, yani kenar mahallelerdeki kadınların başları dün de kapalıydı, bugün de.
Ama şu anda çocuklarının başları mahalle baskısına rağmen kapalı değil. Ailelerin baskısı para etmediği için, çoğu ortaöğretimde şansını denediği için toplumsal gelişmeye ayak uydurmak zorunda kaldılar. Üniversiteye gidemeseler de, lise mezunu olarak kasiyer, muhasebeci, devlet memuru olarak toplumdaki yerlerini aldılar.
Üstelik bu mahallenin kızlarının yüzde 99’u türbanla tanışmamışlardı bile.
Türbanla-mürbanla uğraşacak halleri yoktu ki geçmiş yıllarda.
Ya kimi zor koşullarda okumaya çalıştılar.
Ya kimi evlenip hayata tutunmaya uğraştılar.
Bir şekilde kent yaşamına adapte olmayı hedeflediler.
Ve bunu başarmak için de çoğunluğu uçlardaki radikal denemelere yönelmediler.
Ortak amaçları: İyi bir eğitim…Sağlığı koruma ve sağlıklı yaşama. Bunun sonucu yaşam kalitesini yükseltmek.
Bir kere bu kesin değişime son derece açık ve hevesli.
Her yeniliği ilk deneyen onlar.
Mesela neler?
(Devam edecek)

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here