Mahalle baskısı mı, yoksa dayanışması mı? (III)

Gecekondularda oturanları, ya da kapıcıları gözlemleme şansınız olmuşsa muhakkak gözünüze çarpmış, ya da farketmişsinizdir.
İlk renkli televizon geldiğinde hemen taksitle alan kapıcılar olmuştur.
İlk videoyu da..
Sonra çamaşır makinası, bulaşık makinası derken cep telefonu salgını başgösterdi malum.
İlk alanlar yine alt gelir grubundaki kişiler oldu.
Orta gelir grubundan alanlar olmadı mı, hayır oldu.
Zenginler mi almadı?
Hayır herkes aldı ama ihtiyaç durumlarına göre almalı değil mi?.
Oysa gelir  ve ihtiyaca göre, en son alması gerekenler gene en alt gelir grubundakiler olması gerekirken öncülüğü kimseye bırakmadılar
Hiç unutmam ve yaşadığım bir olayı herkese anlattırım.
Bizim gazetenin önünde bir simitci vardı.
Simitci Hüseyin.
Sabahları gelir akşama kadar Hürriyet’in kapısında simit satardı. İşlek cadde olmasına rağmen geliri yüksek değildi. Ailesine katkı için çabalıyordu. Yani ucu ucuna bir geliri vardı sanırım.
Bir gün beline astığı cep telefonuyla gördüm onu.
Henüz ben cep telefonu almamıştım.
Hüseyin’e sordum, kaça ve neden aldığını, nerede gerekeceğini de merak etmiştim.
Verdiği yanıt dün gibi aklımda: “Şu ana kadar arayan olmadı abi ama belli olmaz. Biz alalım da, ilerde arayan biri çıkar nasılsa”
Gece gündüz çabalayarak bir ayda kazanacağı parayı cep telefonuna yatırmakta beis görmemişti simitci Hüseyin.
Buna yaygın halk tabiriyle “Ayranı yok içmeye arabayla gider s.. maya” derler ya neyse, bizimkiler öncü ya yeter.
Yeniliklere açık olan kent çevresi halkının mahalle baskısını bilmem ama “mahalle cakası” her daim vardır.
Kim güzel giyinir, kimin evinde ne marka tv vardır, kim kiminle evlenecektir? Oğlan tarafının durumu nasıldır soruları her dem mahalleli arasında tartışılır durur.
Mahallelinin üst yaş grubu camiye gidiyorsa, alt yaş grubundakiler “Hüseyin efendi cumaları da camiye gelmez oldu” diye konuşur. Toprağa yakın olanlar birbirlerini yakinen izlerler.Kim camiye, kim cemevine, kim kahveye gidiyor merakı her gün her yerde pişirilen konular arasında yer alır.
Ama Recep ağanın kızı başını küçükten beri kapamış, açmamışsa (türban değil başörtüsü) hiç bir mahalleli de “Yahu Recep, senin kız iyice tesettüre büründü, ne olacak haliniz”demez.
Çünkü ne simgesel meseleler mahalleye girmiştir, ne de türban.
Mahalle baskısı değil, burada mahalle dayanışması yaşanmaktadır aslında.
Herkesin hedefi alt gelir grubundan bir üst gelir grubuna çıkmaktır.
Evet “Anadolu Kaplanları” dediğimiz güçlü sermayenin büyük kentlere ulaşmış olanları çocuklarını da üniversitelerde, hatta yurt dışında okutmak istemişlerdir. Ama başlangıcında hiç biri kızına “türban tak, eğer takmazsan üniversiteye seni yollamam” dememiştir.
Bu çoğunlukla siyasetcilerin, daha doğrusu Milli Görüşcülerin mahalle ölçeğinde kurdukları kadın örgütleri sayesinde uç vermiştir. Milli Görüşün kadınlar cephesi, ev-ev, kadın kadına kurdukları ilişkiler ve yarattıkları baskıyla türbanı çevrede filizlendirdiler, sonra üniversite kapısına taşıdılar.
Hedefler ve amaçları da zaten buydu.
Benim merak ettiğim türbanın simge haline getirilmesi sırasında ailelerin kızlarının üstündeki etkinin nasıl ve neden kalktığı?
Yani anne-babalar türbana giren kızları üzerinde baskı kurup onları bundan nasıl ve neden vazgeçiremediler.
Ya da bu kızların anne-babaları, Milli Görüşcüler tarafından nasıl ve hangi vaatlerle ikna edildiler.
İşte bu ve buna benzer sorulasrın yanıtlarının araştırılması gerekir.
Hiç kimse Türkiye’de alt gelir grubundakilerin son 30 yılda aldıkları mesafeyi, kentleşme sırasında varoşlardan şehrin göbeğine doğru gerçekleştirdiklerı  “gizli ve sessiz yürüyüşün” üstünde durmuyor sadece mahalle baskısından dem vuruyor.
Unutmayalım ki türban fakir fukara giysisi değil.
Simgesel olduğu kadar üst gelir grubu kızlarının siyasal olarak dayattıkları bir olgu.
Türbanı çıkarmaları için  değil mahalle baskısı, üzerlerinde anne-baba baskısı kurulamayacağı gibi, türban takanların iyice yaygınlaşması halinde bu kez başı açıklara baskı yapılacağı korkusunun yayılması da gerçek dışı.
Türbanlıların başıaçıklarla meselesi yok.
Başörtülü varoş kökenlilerin ne başlarını açmaya niyetleri var, ne de bir adım öteye gidip türbana girmelerine.
Ne başı örtülüler açıklar üzerinde baskı kurma niyeti taşıyorlar.
Ne başı açıklar, yani laikler, yani cumhuriyetciler başörtülülere karşılar.
Din baronlarının, kirli siyasetcilerin, dini istismar eden politikacıların çoğunlukla dış odaklı etkiyle ve emirle türbanı Türkiye’nin sorunu haline getirmek istemeleri bence yakında “modası geçecek” bir trend olarak görülebilir.
Yoksa ne Türkiye önce Malezya, sonra İran olabilir, ne de bu ülke mollalar ve dervişler dönemine geri dönebilir.
Özet: Mahalle baskısı palavradır. Mahallede sadece sınıf atlama yarışmaları göze çarpıyor. Bizim sitede dahi aynı sınıftan insanlar var ve var olacaklar.
Türbanlılar mahallelerin değil, zengin dinci elitlerin yarattığ bir olgu. Etken güç Milli Görüş’e dayanıyor. Ama şu anda çok güçsüzler.
Daha özeti ise şu:
7O yıl komünistler gelecek diye korkutulduk.
Gelmediler, gelemediler. Gelme ihtimalleri artık sıfır.
Son 30 yıldır da “Türkiye ya İran’a dönerse” korkusu var. Yayılmak isteniyor.
Dönmedik, dönmeyeceğiz. Türkiye ne İran, ne Cezayir olur.
Şimdi Malezya moda. Bu ülkeye ait tefrikalar başladı ama siz kulak asmayın burası Malaya’lar ülkesi değil Türkiye. Hiç bır benzer yanı da yok ve olmayacak.
Bitti…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here