MALEZYA’DAN… Cafelerin dili olsa

Malezya’yı ilk bakışta fotojenik olarak anlatsam, gökdelenler, oteller, cafe ve barlar ülkesi derdim. Cafelerin bir toplumu bu kadar doğru anlatabileceklerini bu ülkede öğrendim. Emin olun insanlardan daha güvenilir bir dilleri var.

Starbucks, Dome, Planet Hollywod, Cafe Bean, dêlifarnce, Hard Rock…. Bu uluslararası cafe-barlar, sayısız şubeleriyle bütün Kuala Lumpur’u kuşatmış haldeler. Öyle uzak, ulaşılamaz kapıların ardında seyrek seyrek beklemiyorlar. Kaldırımlarda, alış veriş merkezlerinde, yorulduğunuz an hemen kendinizi atabileceğiniz yakınlıktalar. Mesela devasa alışveriş merkezlerinden birine girdiğinizde gördüğünüz bir cafe, dolaşa dolaşa geldiğiniz başka bir uçta diğer şubesiyle karşınıza çıkıyor. Birkaç milyon nüfuslu bir şehirde bunca cafenin dolup dolup taşıması, doğal olarak halkın tüketim kapasitesini  anlatıyor. Ancak çok daha enteresan başka şeyler de anlatıyor. Bunu biraz erteleyip Türkiye’deki cafe hikayelerini kısaca hatırlamakta fayda var. Geçen yaz ülkemi ziyaretimde gördüğüm mizansenden aktarıyorum.

Cafenin önüne bir jeep parkediliyor, garsonlar elbette içinden inecek olan müşteriyi görüyorlar. Müşteri cafede oturduğu sürece, kaldırımdaki jeep de ona eşlik ediyor.  İçerdeki atmosfer bu mekanın ulaşılamazlığını, öyle yorgunluk atmak için ayak üstü uğranacak bir yer olmadığını anlatıyor. Rahatlamak, gevşemek için değil, bütün vücut kaslarıyla alarmda olmak, kasnak gibi kasılmak ve bunu milletin gözüne sokmak için giriliyor içeri.

İşletmenin bir suçu yok, Türkiye’de insanlar böyle yaşamak istiyor. 

Bir de büyük barlar var. Adları genellikle binbir gece Arap masallarını anıştıran efsunlar tınılıyor. Leyla, Ayla, Şehla, her neyse… Bu barlar, çok stratejik bir taktikle, ara sıra popüler bir artisti kapı dışarı ederek, ulaşılamazlık limitlerini biraz daha yükseltiyorlar. Kovulan kişi ne kadar yaldızlıysa, oraya girmek için yırtınanların histerisi de o katsayıda artıyor. Bu arada artist ile bar  sahibi arasında ağız dalaşları yaşanıyor. Komik, sıkıcı ve aşağılık bir oyun….          

Türkiye’de cafelerin, bir fincan kahve eşliğinde dinlenmek gibi basit bir insanlık keyfiyetine hizmet edecek mekanlar olduklarını söyleyebilir misiniz? Ama çok büyük başka bir hizmetleri var. Bazı habis sosyal hastalıkları ifşa edebiliyorlar. Teşhis şu: Girilemez, ulaşılamaz yerlere zar zor sığışmak gibi zehirli zevklerle mutlu oluyoruz (istisnalar, parantezimiz içindedir).

Sadece pahalı mekanlar değil, gariban yerlerin de kendilerine göre aşılamaz kuralları olabiliyor.Türkü sevmeyeni bir çırpıda anlayıp mekanına uygun bulmayanlar, kılığımızı tepeden aşağı süzüp burjuva olduğumuza hükmedenler…. Muhafazakar eğilimli bir Hürriyet gazetesi yazarı, Teşvikiye’deki lüks barlara uğradığı için, bir dini cemaatin casusu ilan edilmişti. Nasıl bir husumet insanlarda böyle bir  akıl hastalığı yaratabiliyor. Sosyal, ekonomik, kültürel, mezhepsel… Sayısız parametreye göre katmerlenmiş olan milletimiz, sınıfsal şovlarını en fazla kafe ve barlar üzerinden yapıyor.

Sınıfsız bir toplum yaratma iddiasıyla yapılan onca devrimden sonraki halimiz bu işte. Bir tarihçeleri bile olmayan bu uyduruk sınıflar, halkın kendi kreasyonu. Hepsi de birbirine allerjik, temas noktaları yok, tolerans skalaları ise sıfırın altında “nakıs”.

Yok, yok… Bizi elalem böyle yapmadı. Kızıl Elmacılar gibi düşman bakışlarımızı hemen sınırlar ötesine çevirmeyelim.

Cafe-barlar müşterileri pirinç taşı gibi ayıklıyor. Diğer yandan bazı vatandaşlar, içeri giriş vizesi alanlardan biri olmak gibi ahlaksız ve zavallı zevklerle tatmin oluyor. Bu sadece vicdani bir mesele değilir. Arkadaşlar… Bu olup bitenler “İnsan Hakları İhlali” dir ve buna karşı hukuki mücadele öneriyorum.  Bu mücadele resmi olarak işletme sahiplerine yönelik görülse de, fiilen topluma karşı verilecek. Çünkü yoğun talep ordan geliyor.  Böyle bir talep olmasa bu işletmeler nasıl ayakta durabilir? Elbette iyi cafelerimiz ve buna uygun “normal” müdavimler de var. Ancak anlattığım örnekler hiç de az değil ve ayrıca hiç olmaması gerekir.

Şimdi neşeli ve  gevşetici başka cafe hikayelerine başlayabilirim.

Kuala Lumpur’daki cafe zincirleri hayatımın önemli bir parçası.  Hiçbir sosyal, ekonomik ya da ırksal tabakanın tekelinde değiller. Bir masada, düşük bel pantalon ve yüksek bel bluzlu (göbeği açık oluyor) Çinli bir kızın yanında, türbanlı arkadaşı oturuyor. Diğer masada kalabalık bir aile toplantısı var ve aralarına travesti bir akrabalarını da almışlar. Orta ve düşük gelirli, bol çocuklu aileler,  başında beyaz sih türbanı olan hintli bir erkek çocuk… Camideki vaazını bitirdikten sonra benimle az önce yan yana joging yapmış beyaz takkeli bir  imam…. Café masaları muhteşem ve karmakarışık… Renklerin, statülerin, ırkların, farklı gelir gruplarının yanyana olduğu hoş bir sinerji  (hiç sevmediğim şu son kelimeyi de kullanmak zorunda kaldım)… Bu toplumun bencillikten, kıskanç zevklerden ne kadar bihaber olduğunu bu cafelerden daha açık ve hızlı ne analatabilir?

Garsonlar olağanüstü nazik ve sempatikler. Bazan yere tepsi düşürdükleri olabiliyor, şefleri geliyor ve ikisi yüzyüze bakıp gülümsüyorlar karşılıklı. Kaza bir çırpıda hallediliyor. Hadi gel de bizim garsonları, çırakları hatırlama. Sırf müşterin gözüne girmek için zavallı garsonları müşteri yanında  nasıl azarladıklarını ürpererek hatırlıyorum.

Herhangi bir uluslararası cafe genel müdürünün, en azından bir filozof olabileceğini düşünüyorum. Düşünün, cafe şubelerini dünyanın çeşitli köşelerine serpiştirirken ne kadar çoklu girdiler, veriler yakalıyordur. İstanbul’daki işletim kurallarını Kuala Lumpur’a dayatamanın kısaca iflas olabileceğini bilmesi bile, o genel müdürün birçok politikacıyı sollayacak kadar derin olduğunu düşündürüyor bana. Fazla göz önünde olmayan böyle perde arkası mesleklere o yüzden çok ilgi duymaya başlıyorum. Mesela Starbucks sahibinin bu verileri kullanacağı bir kitap yazmasını hayal ediyorum. Starbucs’ın uluslararası  şubeleri arasındaki işletmecilik farklarına bakarak, sosyolojik bir dünya haritası çizmesini istiyorum. Keşke duysa da kolları sıvasa….

Cafelerden başka bir şey daha öğrendim.Ülkelerin elinden tutan bir güç olduğuna inanıyorum. Bağımsızlığını henüz 1957 de kazanmış bu temiz kalpli ülkenin elinden tutan o gücü hisstmeye çalışıyorum. Bizim de elimizden tutan bir güç olacak.  Cafeler er geç bunu anlatacak.Yeni kuşak bizi utandıracak.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.