MALEZYA’DAN… Kendine iyi bak Malezya…

MALEZYA’DAN… Kendine iyi bak Malezya…

0
PAYLAŞ

Buradan gidiyoruz. Taşınma hazırlıklarımız başladı. Malezya’dan son yazımı yazıyorum. 

Açık gazeteden yeni şeyler öğrendim. İlk kez “muhabirlik” yaptım ve habercileri gazete hiyerarşisinde en tepeye koymaya karar verdim. Ben kendimi onlardan birisi olarak göremem. Sadece bu işin ne kadar emek istediğini anlayacak kadar haber yazıları yazdım.

Köşe yazarlığına gelince…. Şu an doya doya ilan edebilirim ki, köşe yazarlığı en kısa zamanda tarihe havale edilmeli. Dünyanın birçok yerinde köşe yazarı barındırmayan muhteşem gazeteleri okuduktan sonra, bu modeli bize ihraç etmek için elimden geleni yapardım. Haberle okur arasına komisyoncu gibi girip, malın(haberin) değerini keyfine göre düşürüp yükseltme hakkını onlara kim veriyor? Neden gelişmiş ülkelerde büyük tarnsfer paraları sadece haberciler için ödeniyor da, bizim ülkede köşe yazarları için ödeniyor? Bizi akıl hocalarına ebediyen bağımlı kılmak isteyen, tetikçi taransferi yapan manipülatif güç bloklarına karşı çıkmak elimizde. Açık Gazete gibi alternatif gazeteler ile Radikal 2 gibi özel sayfalar bu konuda başarılı örnekler sunuyorlar. Orada yazarların sabit köşeleri yok. Ayrıca belli süre ve sıklıkta karşımıza çıkmak zorunda değiller, bağımlılık yaratmıyorlar.

Düşünün bir sabah gazeteleri açıyoruz, yoklar. O gün, sonraki, bir sonraki gün, hala ortaya çıkmıyorlar. Öcal, Hıncal, Vural, Kıral, Biçer, Döver (Hızımı alamadım, sondan birkaçını Allah söyletti)….O kavgacı, şantajcı adları da, kendileri de toz olmuşlar. Onların yerine doktorlar, akademisyenler, kreş öğretmenleri, ahçılar, siyasiler, sanatçılar, şarkıcılar, ev kadınları yazı yazıyorlar. Herkes kendi tecrübelerini, kendi spesifik dünyasını aktarıyor. Gazete sayfalarına herkes konuk ediliyor. Birisinin adına alışamadan yenisi geliyor, yeter ki doğru dürüst yazabilsin. Ütopya değil, var böyle gazeteler. İnsanlar bilimi, sanatı, yabancı yaşamları, başkalarını böyle tanıyıp seviyorlar, kılıç kalkan oynayarak değil…

Bu son yazım ne olabilir diye düşünüyordum, araya bu uzun paragraf girdi. Omzuma çantamı attım, çayımdan son bir “hüüp” çektim. Çıkıyorum. Kitapçıya gidiyorum. Çok severek ziyaret ettiğim kitapçılar sanırım son yazımın konusu olacak. Döneceğim ve anlatacağım…

                                                     *     *     *

Malezya sizi bu kez de kitapçılarıyla şaşırtacak. Asya Pasifiğin en büyük kitapçısı burada. “Borders” adlı kitapçı ilk açıldığı gün çocuklarla birlikte oraya damlamıştık. Reklam yazısında öyle şeyler yazıyordu ki, dayanmak zordu. “Starbucks” cafe de vardı içinde. Düşünün… Kitaplarımızı seçip cafede okuyabilecektik. O gün ben astronomi atlası seçtim. Gıcır gıcır sayfaları yıldız gibi parlıyordu. Kral Jüpiter, Oranj Mars, Yeşil Uranüs…Bazılarında daha önce hayat olabilirmiş. Ya da tam olmak üzereyken bir şeyler ters gitmiş. Ya aşırı soğuk, ya kuraklık, ya da fırtına….. Güneşten önce sayısız yıldız doğmuş ama çoğu dayanamamış. Çok büyük olanlar hemen tükenivermiş. “Enerji bolluğunun yarattığı özgüven ve  savurganca tüketimden” diyor astronomi bilimadamları. Şimdi gel de felsefenin en esaslısını pozitif bilimler dışında ara. Gezegenlerin rehberliğinde tatlı bir felsefe matriksi içine girmiştim ki, çocuklar kolumu çekiştirmeye başlamışlardı. Kitaplarını seçmişler, Starbucks’a gideceklermiş. Hep beraber gittik. Ben astronomi atlasımı kahve eşliğinde seyrettim ve okudum. Ama çocuklar spagetti, pasta ne buldularsa istediler. Güldüm onlara. Bir kitabı sade bir kahveyle okuyabilecek kadar büyümedikleri için güldüm. Döke saça karınlarını doyuracaklar ve bu arada sayfaları rezil edeceklerdi. Karşı çıkmadım. Ama kitaplarına bizzat sahip oldum. 

Asya Pasifiğin bu en büyük kitapçısına o günden beri sayısız kere gidiyorum. Anlatmak zor. Binlerce metrekare alanında iki katlı bir manor ya da şato diye başlayabilirim. Bir kitabı alıp jelatinini açtırıyorsunuz, cafeye ya da bir köşeye oturup okuyorsunuz. Almak istemiyorsanız geri veriyorsunuz.

Kitapları sınıflandıran başlıkları okumaya kalktım, başaramadım. Belki yüzlerce başlık altında toplanmış sayısız kitap var. Çocuk kitapları için ayrı bir kat tahsis edilmiş. Örgülü saçlı, pembe kızlar yerlere yatıp kitap okuyorlar. Yazar ve kitap adı arayabilmeniz için her yerde bilgisayarlar var.

Sadece “Borders” değil, Kula Lumpur’da aşağı yukarı aynı hacimde onlarca kitapçı var. Hepisi de aynı prensipte çalışıyorlar.

Bugün bir kitap kapağında güzel bir kadın bana bakıyordu. Hemen alıp ayak üstü karıştırmaya başladım. Hani şu “nasıl mutlu olunur” tarzı kitaplardan…. Bu kitaplara bugüne kadar hiç itibar etmedim ama onun satırları su gibi gidiyordu. Bir sayfasında diyor ki, “aynalara bakmayın, aynalara bakarak geçirdiğiniz  zamanı sağa sola bakarak harcayın…” Babasından duyduğu bir sözmüş. “Çevresini, dünyayı ne kadar sevdiği güzelliğinden belli” dedim içimden.  Yazarın adını duyunca şaşıracaksınız. Maria Shriver. Şu meşhur terminatör  Arnold Schwarzenegger’in karısı Maria Shriver. Bir masküler cumhuriyetçinin karısı bu kadar sevimli ve akıllı olabiliyor. Kitaplar hepimizi şaşırtmaya hazır, yeter ki onlarla sıkı fıkı olalım.

Biyografi raflarında birbirinden ilginç büstler vardı. Mel Gibson, Clinton, Goldie Hawn, Jane Fonda, İndra Gandi… Clinton’u alıp birkaç sayfa karıştırdım. Küçük puntolarla yazılmış,  1000 sayfalık bir kitap. Satın almadan öyle ayak üstü bakılacak gibi değil. Jane Fonda’yı es geçtim. Tatsız bir leke gibi benim için Fonda. Ne kadar militancılık oynasa da, tenime değemeden teğet geçiyor. Aynı Joan Baez gibi… Dönemler  yaratmak yerine dönemlere asılıp önde kalmayı beceren kurnazları sevemiyorum.

Goldie Hown’a geçtim. Bütün filmlerini sevdim onun. Şeker gibi cici bir kadın. Yaşlılıkla mücadele biçimi de çok makul. Goldie’i seviyorum. . “Hayat arkadaşı olarak seçtiği adamdan belli onun ne kadar sevdiğim” diye düşündüm.. Sevgilisi Kurt Russal benim en sevdiğim aktörlerden…

Bir kitap kapağında, çok tanıdık, yakışıklı bir bakışla karşılaşıverdim. Üzerinde “Kemal Atatürk” yazıyordu. Andrew Mango’nun anlatımı abartısız, hamasetten uzak, iddiasızdı. Kemal diyordu ona, aynı Feroz Ahmad gibi… Hüzünlerini, yalnızlığını, babasızlığını anlatıyordu. Cilinton’u düşündüm. Babasız büyümüş iki lider….Satırlar buğulandı, kapağı çevirip bir kez daha baktım. Uzak doğuda Atatürk’le “ilk kez” buluşuyor gibiydim. Buna bir Türk yazar değil, bir İngiliz yazar vesile olmuştu.

Kuala Lumpur’daki kitapçıların içi  piknik yeri gibi. Çocuklar, aileler, bekarlar, yaşlılar…. Asık suratları ve  sahte bilge bakışlarıyla kitapların karşısında dikilen falan yok.  Kimse kitaplara ciddiyet muamelesi çekmiyor. Neşeli, parlak yüzlerle bakıyorlar. Kitapçılara her gidişimde matriks içine girmiş gibi oluyorum. Allahtan kolumu çekiştirip beni ayıltan çocuklarım da yanımda oluyor.

 *     *     *

Malezya ya da çevre ülkelerden, Asya yazıları yazacak arkadaşlar  Açık Gazete ile irtibata geçebilirler. Asyanın hızından bizi mahrum etmeyecek yeni bir dost kazanmak umuduyla, hepinize sevgiler.
                                        
     
Dilek Başer, Kuala Lumpur

BİR CEVAP BIRAK