MALEZYA’DAN… Malezya’da Neden Mutluyum

MALEZYA’DAN… Malezya’da Neden Mutluyum

0
PAYLAŞ

Yeni bir kitabın ya da gazetenin sayfalarını karıştırırken ilk izlenim kaçınılmazdır. “Açık Gazete” yi ilk açtığımda yaşadığım izlenim, dünyaya açık oluşuydu. Şaşırmadım desem yalan olur. Gözünü ve gönlünü böyle dünyaya dikmiş Türkçe gazeteye pek rastlamamıştım.

Türk okurları iyi bilirler. Bırakın dünyaya bakmayı, Ankara’nın “merkez- çek” cazibesinden kurtulup, memleketin periferinden bile haberdar olamıyoruz. Lütfen bürokrasiyi ve sistemi suçlamayalım. Biz toplumca merkeze, içeriye kapalı olmaya eğilimliyiz. Yerel gazeteleri küçümsüyor, mahallemize, şehrimize, belediyelerimize sahip çıkmıyoruz. Çünkü herkesin gözü merkezde. Bütün millet, esnafı, memuresi, artisti, akademisyeni, işadamıyla, o devasa  Ankara  kapısının önünde, birbirinin ayaklarına basarak bekleşiyor. Kah hınç, kah iştahla tek noktaya bakarak…. Devletle millet arasındaki patolojik  “aşk-nefret” gelgitleri  böyle yaşanıyor. Oysa dünya tostoparlak dönüp duruyor. Kimseyi yerine mıhlamadan, döndükçe rüzgarını sağa sola serpiştirerek… 

Ekonomik ve siyasi sınırların silinip sislenmeye başladığı bu yeni dönemde, gençlerin bu değişimi çok kıvrak ve layıkıyla algıladığını biliyorum ve çok seviniyorum. Bu konuda bana katılmayanlar olacaktır. Gençlerin ne kadar apolitik, yüzeysel oldukları konusunda sayısız şikayet duydum. Oysa bu saldırıyı yapanların “politik” ve “apolitik” sıfatlarını ciddiyetle gözden geçirmeleri gerek. Eğer umutsuz, ağlak, çözümsüzlüğe mahkum söz yığınlarını politika zannediyorlarsa yapacak fazla bir şey yok. Gençlerin de bu ihtiyar,demode zihniyete karşı kendilerini aklamak için çırpınmalarına gerek yok.      

Şimdi biz o tostoparlak dünyamıza geri dönelim. Malezya durağındayız.

Bu ülkeyi çok seviyorsun. Hemen değil, zamanla oldu bu. İlk geldiğimde uzak, allerjik, hatta tepkiliydim. Mesela iklimin sıcak oluşuna değil de, nemli ılıklığına kafayı takmıştım. Çünkü ülkemin “yaratılış” şifrelerini taşıyordum. İklim dediğin tahrik etmeliydi. Üşüyünce canım sıcacık çay istemeli, sıcaktan hararet basınca karpuz yemeliydim. Ağız tadını didişerek hak etmeliydim. Oysa burada çevre benden bir şey istemiyordu. Tam vücut fizyolojine uygun terkipte, ılık, ıslak ve sıkıcıydı. “Rahatına bak, yorma kendini” diyordu. Bu da asabımı bozuyordu.

Aradan zaman geçti. Kendi iç homurtularımı dinlemeyi bırakıp sağa sola bakmaya başladım. Hayat kendiliğinden, spontan bir mutlulukla akıyordu. Sokak  kafeleri, restoranları tıklım tıklım doluydu. Başı bağlı anneler, dört beş cocuğuyla beraber oyuncakçılardan çıkıp Mc Donalds’a giriyorlar, ailece karınlarını doyuruyorlardı. Hard Rock cafede türbanlı kızlar vardı, bazıları bira servisi yapıyordu. Travestiler sokaklarda iş aramıyorlar, her türlü kamusal alanda hizmet verip aylık bordrolarını bekliyorlardı. Malezya’da resmi bayramlar bitmek bilmiyordu. Budistlerin, Müslümanların, Hinduların bütün kutsal günleri kutlanıyordu. Sadece yılbaşı değil, 25 aralık gecesi, gökyüzünde ateşli çiçekler açıp açıp sönüyordu. Belediye otosbüsünün koca direksiyonunda bir kadın oturabiliyor, taksi çevirdiğinizde karşınıza “Şoför Nebahat” çıkabiliyordu. Kaldırımlarda mendil satan, araba camınızı çamurlu bezle okşayan çocuklar yoktu.

İnsanlar bu hayatı nasıl haketmişlerdi? Nasıl bir tarihçeleri, mücadeleleri vardı?  Hangi mucizeyle üç apayrı din bir arada, fay hatları yaratmadan barınabiliyordu? 

Karşılığı boş sorulardı bunlar. Gördüklerimi açıklayan realiteler başka, bilinmeyen yollardan geliyordu. Siyasi lügatçeleri bilmiyorlardı. Herşey bilincinden arınmış, gökten zembille inmişti. Mücadele yoktu. Üstelik başlarında yaklaşık 25 yıldır seçilip duran, (şu an emekli olmuş) bir Başbakanları vardı. Batı siyaseti, sadece bu süreye bakarak bile ülkeyi bir çırpıda otokratik hatta faşizan ilan edebilirdi ama, muhattabı kim olacaktı? Mahattir, ülkesindeki yoksulluk parametrelerini kısa bir sürede minimal düzeylere indirirken, bir yandan da yerkabuğu üzerinde ayak basmadık yer bırakmıyordu. Kamerası sırtında, Antartika da dahil olmak üzere dünyanın bütün köşelerini geziyor, belgeseller çekip yayınlıyordu…

Ne sıcak, ne soğuk…. Ne terleten ne titreten ve benden hiçbir şey istemeyen izotonik çevreye teslim olmaktan daha keyifli bir şey yoktu. Ama asıl mutluluğumu çocuklara borçluydum. Bu dünyada, karnı tok çocukların arasında yaşamanın verdiği mutluluğa eşit, başka bir beklentim olamayacaktı. Türkiye’de, “neden bu ülkeyi çok seviyorsun” diyenlere hemen söylediğim ilk neden buydu.  Ama  bunu kime söylediysem hiç anlamamış, hatta yabani bir yüzle bakıyorlardı. Türkiye’de mendil satan küçük kızlar için ortalığı kaldıranlardan biri olabilecek kadar “politik” olma ihtimalleri hayli yüksekti.

BİR CEVAP BIRAK

seventeen − two =