MALEZYA’DAN… Savaştan, silahlardan nefret eden ülke

Malezya’yı anlattığım yazılarda hep güzel şeyler okudunuz, taraflı olduğumu düşünebilirsiniz. Kabul ediyorum. Çünkü tarafsız olmanın adaletsiz olmakla neredeyse aynı olduğunu düşünürüm. Hafızama danışarak söylüyorum. Kritik olaylar karşısında tarafsız olduğunu söyleyip duran insanların ne kadar sevimsiz ve pasif zararlı olduklarına sayısız kere tanık oldum. Bu konuda elbette dürüst tarafsızları hariç tutuyorum.

Bu ülkede olumsuz, hatta kötü denilebilecek şeyler de bulunup çıkarılabilir. Dünyanın neresinde yok ki?… İnsan hakları, demokrasi, siyaset yönünden  üstün olmayı başarabilmiş(!) zırnık kadar kuzey Avrupa ülkesi belki örnek verilebilir. Yine de iddia ediyorum, dünyanın hiçbir yerinde, kötülüğe müracaat etmeden ayakta kalabilen bir karış arazi yok. Örnek verdiğimiz muazzam ülkeler de dahil buna. Onların tek farkı, kötülüğü kendi arazilerinde değil, sınırlar aşırı uzak coğrafyalarda kullanmaları. Sonra da o melaike yüzlerini kendi halklarına çevirivermeleri. Sn. Selda Kanat’ın “Hotel Rwanda” yazısını referans verebilirim. Birkaç hafta önce seyretmiştik filmini. Rwanda’yı ve benzer ülkeleri mahvedenlerin vatandaşları, demokrasi ve konfor batağında yüzmüyorlar mı? Bu şımarık eğlenceleriyle yetinmeyip bütün dünyaya ahlak dersi vermeye kalkmıyorlar mı?

Şimdi taraflı yazılarıma devam edebilirim.

Malezya savaşa karşı bir ülke. Burada olduğum sürece dünya ölçeğinde sayısız kriz yaşandı. Bu krizler sanki dünyayı yeniden cephanelerle, mühimmatla süslemek için yaratılmış gibiydi. 11 Eylül’den sonra Bali katliamının yaşanmasıyla, Asya pasifik bölgesi “terörizmle mücadele” denilen sinsi bir projeyle, çılgınca bir silahlanma eşiğine getirildi. Bölgenin stratejik noktalarına konulacak olan üsler çoktan belirlenmişti. Asya halkı, üslerin arasında, namlularıın ucunda kıskıvrak kalacaktı. Elbette kimsenin karşı çıkması beklenemezdi. Çünkü bombalar peş peşe patlayıp masum insanlar katledilirken, silahlara karşı çıkmak cesaret işiydi.

Avustralya, Bali katliamında kaybettiği yüzlerce yurttaşına karşı ilk duygusal tepkisini maalesef üslere destek vererek gösterdi. Ardından zaman zaman Singapur ve Filipinler desteklerini iletmekte gecikmediler. Asya birbirine düşmek üzereydi.

Malezya o dönemlerde terörle mücadele konusunda sayısız zirveye eşlik etti. Ama Asya’daki asıl somut mücadelesinde neredeyse tek başınaydı. Özellikle islam aleminin içine düşeceği tuzağı çok iyi görebiliyordu. Dünya desteğine ihtiyacı vardı. Emperyal güçlerin  “the west and the rest” diye tam bir elma gibi ikiye böldükleri dünyanın ikinci yarısına kapılarını açtı: “Bağlantısızlar ve İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ülkeleri”.

Bu iki kuruluşa üye ülkeler  neredeyse birbirleriyle örtüşmekteler ve dünyanın “the rest” denilen esmer coğrafyalarına aittirler.

O dönemdeki Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed, Bağlantısızları ve İKÖ ülkelerini olağanüstü zirvelerle evinde ağırlarken, terörizmle mücadelede, klasik formatlara tam cepheden muhalefetle kendi orjinal imzasını attı: “Hiç bir suretle bölgede silahlanmaya ve üslere izin verilmeyecekti.”

Malezya, dünyanın bu gözden çıkarılmış kalabalık uluslarını  hararetten uzak, barışçıl bir lisanla bu mücadele içine dahil etti. Asya’da fitillenmek üzere olan ateşi yatıştırmak için, -elinden geldiğini demek insafsızlık olur- olağanüstü performansta çalıştı. Bildiği tek enstrümanı kullanarak. Silahsız, savaşsız, çoklu anlayışlara, ortak zeminlere dayalı bir dünya diliydi bu.

Çok ilginçtir…. Malezya’nın kullandığı dil, kimseye muallakta sallanan fantastik fikir saçıntıları olarak gelmedi.

Dünyanın sayısız yerinde “savaşa hayır” sloganları rüzgar tozları halinde dağılıp giderken, bu ülkenin ağzından çıkan barış çağrılarının böyle külçe gibi dolu olmasının çok önemli bir dayanağı var. Barışsever felsefesini hayatın bütün zerrelerine sindirebilmiş bir ülke Malezya. Ülkede polislerde dahi silaha rastlamak olağanüstü bir durum. Sokaklarda üniformalı görevli görmek zor. Siviller sokaklarda, silahlar ve silahlılar kendi mıntıkalarında…. Ülkenin sihlardan ne kadar uzak olduğunu hatırlamak için komşu ülkelerin sınırlarına geçmek yeterli olabiliyor. Mesela Tayland – Mazleya sınırı, iki ülke arasındaki iklim farkını görsel olarak bir “kırmızı çizgi” farkıyla anlatabiliyor. Çizginin öte yakası sayısız silahlı görevliyle donanmış durumda.

Komşu ülkelerde bombalar imal edilip patlatılırken, Malezya hepsinin ortasında bir barış yaması gibi duruyor. İşte bu durumda Türkiye’de bir devlet adamının ağzından adeta bir refleks gibi düşmüş olan “derin devlet” realitesini düşünmek farz oluyor.

Bir ülkede bombalar patlıyorsa, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yaşanıyorsa, bütün bunlara tam paralel yoldan eşlik eden bir “derin devlet” varlığı düşünülebilir.

Malezya’ya yanlışlıkla bomba sokulsa bile, resmi rehber bulamayacağı için ortda kalır ve bu günahkar iş orada biter. Silahlardan ve terörden uzak kalmış bir ülke olarak Malezya, devletin adını da aklamış oluyor. Üstelik burda devlet, batılı ülkelerde olduğu gibi küçülüp hizmet sektörüne dönüşmüş falan değil. Devlet burda hayli “devletlû” ve geri çekilmeye de şimdilik niyeti yok. Bu durumda, geleneksel ve hacimli devletlerin, ille “derin” olması gerekmediğini, pekala “yüksek” olmayı da tercih edebileceğini  anlamış oldum. Devletçiliğe karşı olan  politik aidiyetimle söylüyorum bunu.

Çok büyük belaların çok basit çareleri olabileceğini bu ülkede öğrendim. Çözüm şuydu. Silahların giremediği bir ülke yaratmak…. Mahathir, savunma amaçlı da olsa silahların bir kere dolmaya başladıktan sonra, artık mutlaka boşalıncaya kadar kullanılacağını, tekrar dolup dolup boşalacağını bilecek kadar özlü ve sade bir zekaya sahipti.

Bütün dünyanın ihtiyacı olan tek şey bu. Özlü ve sade bir zeka….Gerisi ve ötesi artık hepimizi usandırdı, canımızdan bezdirdi.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.