Malta Adası’na nasıl çarptık?

PAYLAŞ

Malta Adası’na nasıl çarptık? (Ya da bir 007 James Bond Hikâyesi)

Yazar dediğin samimi olmalı, okuruyla her türden sırrı paylaşmalıdır.
Aksi hâlde, okur buz gibi bir yazıyla karşılaşır, yazarında mahkeme duvarı gibi sert bir surat görür, yazının kasıntıdan kaskatı olmuş kapısından hemen ters yüz eder.
Bu ufak, ama önemli gerçeği bilen yazarınız Mahmut Şenol, rüyalarında olup bitenleri bile yazılarında sizlerle paylaşacak kadar açık kalpli, dürüst ve samimidir.
Zaten samimiyet karşı tarafça hemen anlaşılan birşey değil midir?
Şimdi itirafın sırasıdır: Uykuyu severim, dostlarım!
Bıraksalar 24 saat uyurum; ama bırakmazlar ki… Dışarıdaki sevimsiz ve mecburî hayatın zilleri, düdükleri, kornaları, çıngırakları, kaynana zırıltısıyla fabrika kampanaları, gürültü ve patırtıları sizi istemediğiniz bir takım işleri yapmaya çağırır; oysa uykuda görülen rüya âleminde öyle midir ya…
Benim uykuyu sevmem uykuculuğumdan değildir, rüya denilen o muazzam gerçekliğin içinde dilediğim gibi gezinmek özgürlüğümü gözlerimi kapatınca, daha doğrusu gözlerimi başka bir aydınlığa açınca buluyor olmaklığımdandır.
Hasılı, rüyada bana sunulan yaşam lezzetini başka hiçbir yerde bulamam; roman yazarken hariç… Sanırım, roman yazarı da gözleri açıkken rüya gören adamdır.
Roman okuru ise başkasının rüyasına göz misafiri olanıdır.
Benim geçtiğimiz gecelerden birinde kendimi içinde bulduğum rüyanın macerası aynen şöyledir; göz misafiri olunuz… Bu başlı başına küçük bir macera romanıdır; Server Bediî yazsa bu kadarı olamazdı!
Dışarıda kar yağıyordu, Indiana Eyaleti’nin hava tahmin raportörlerinden WLFI TV’sinde sunucu olan, kulakları çınlasın, yakın dostum Michael Prengly havanın 12 Fahrenayt olacağını söylemişti: Çeviriniz Selsiyus’a, bu sayıdan 32 çıkart, çıkanı 5 ile çarp, 9’a böl, eksi 13 filan yapıyor.
Ev sıcaktır, el ayak çekilmiştir; Aile denilen gürültü patırtı, lodos sonrası temiz hava parlaklığındadır. Hoş ve tenezzüh vericidir şu ân!
Bach’ın konçertosunu çalan si-di odaya müzik akıtıyor; daha ne olsun? Akşam yemeğinden sonra Kaliforniya’nın İtalyan kökenli ünlü ailesi Gallo’ların şaraplarından iki kadeh yuvarlamışım, ardından buraya yanımda getirdiğim Peyami Safa’nın “Biz İnsanlar” başlıklı romanından bir elli sayfa devirmişim, Orhan’ın kalp hastalığına canım sıkılmış, sonra birden uyku bastırmıştır. Koltuğum İKEA’dan alınmadır, yaylıdır, cıvatalarını benim sıktığım bir yaylı koltuktur; az sonra göz kapaklarım kapanacaktır.
Gelsin rüya diye adlandırılan heyecan âlemi…
Rüya başlar: Kendimi birden mâsum insanları kaçıran bir çetenin elinde bulurum. Kaçırılanlar sürüsüne berekettir; çorçocuk, yaşlı bunak, genç irisi, hepsi oradadır… Eşkıyaların bunca insanı niye kaçırdıkları anlaşılır gibi değildir; bir anlasam, her şey kolaylaşacaktır aslında… Kalabalık hâd safhadadır; belki bir yüz kişi kadar varız. Bizi, anlaşılan eşkıyanın elinde kiralık oda sıkıntısı olduğundan, tek bir odaya tıkmış bulunuyorlar; alt alta, üst üste orada bekleşiyoruz.
Bu haydut heriflerin bu kadar insanı kaçırmalarının nedeni rüyada bize anlatılmaz, nereden bileceğiz ki olan biteni; elbet bir bildikleri vardır. Aramızda haydutla anlaşmak amacında olanlar da bulunmaktadır, tavizkâr laflar ederler, canım buna çok sıkılır. Teslimiyetçiliğe karşı çıkmak tarzındaki Maocu yaklaşımlardan kaynaklanmaz bu: Zira eğer onlara kulak verilirse, rüyanın macera kurgusu fos çıkacak, sonuç fiyasko olacaktır. Bu uzlaşma yanlıları nedeniyle, bir süreliğine rüyam bu tatsız müzakerelerle geçer; oysa, “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz!”
Bu bekleyiş sırasında, bir kartal yuvası gibi odada olduğumuzu birden bire ben keşfediyor ve kader kurbanı dostlarıma bu korkunç gerçeği derhal açıklıyorum; birisi, “Aptal herif, diyor, biz de görüyoruz nerede olduğumuzu, söylemeye ne gerek var?”
Bu adam olsa olsa bir rüya bozandır ama ben gerçeği ona rağmen söylüyorum: “Buradan kaçmak imkânı yoktur!”
Amma velakin, ancak ben onlara yol gösterip akıl verebilirim ve beni dinlerlerse buradan teker teker kaçabilirler; onlar âkil insanlardır ve beni dinlemeyi tercih ederler… Onlara, bulunduğumuz odanın penceresini açarak, aşağıda bir yerlerde, hırçın kayalıklara çarpıp fışırdayan denize atlamalarını söylemekteyim. İtirazsız, kabul ederler… Ne ki atlanacak irtifâ, ben diyeyim 500 metre, siz deyiniz 1000 metre olsun… Paraşütle Fethiye Ölüdenizi’nden atlayan İngiliz olsanız bu kadarı olanaksızdır… Ama ben birden o insanlar için James Bond 007 giysileri içinde görünen kurtarıcıyımdır; hiç tereddütsüz atlayacaktır hepsi…
Allah sonlarını hayretsin!
Ben, odada bulunan kalabalığı başımdan bu yolla def ettikten sonra, huzurlu bir uykuya tekrar dalıveririm; demek laf anlatırken çok yorulmuşum… Ne ki, dikkatinizi veriniz lütfen, uykumdaki rüyamda tekrar uyumaktayım; belki bir daha rüya göreceğimdir. Rüya içinde rüya…
İş bu peleseye geldikten sonra gördüklerim ikinci bir rüya mıdır, yoksa eskimiş ve vizyondan kalkmayı bekleyen afiş yıpranmasına uğramış o rüyanın devamı mıdır, bilinmez… Ancak bu kez, herkesi bin metre rakımdan aşağıya paraşütsüz gönderip mutlu bir uyku çekmekte olan ben, birden bir kadın sesiyle uyanırım. Yanımda siyah kombinezonlu, kombinezon askıları ikide bir düştüğünden cıbıl ve hatta cıscıbıl ortalığa çıkan ve bu cins-i latif’in utanması pek olmadığı için sağı solu, hatta memeleri görünen bir hanım ortada peydâ olur…
Kadıncağızın iki gözü iki çeşmedir; demek rüyamda onu mutlu edecek 007 numaraları şimdi ona sökmemiş olmalıdır. Bana, pencereyi açıp bu haydutların elinden kurtulmak için bin metreden aşağıya uçan ötekilerin yolundan gitmek istediğini söyler; başka zaman olsa, asla bırakmazdım, ama bu kez uykum ağır bastığından, “Eh, keyfin bilir, o zaman sen de atla” derim ona… Sesimdeki kararlılığa ben de hayran olurum; o da başka bir ayrıntıdır… O ne haşin bir erkek sesidir…
Siyah dantelalı kombinezonu olan kadın, üstelik laf aramızda güzelce bir hatun kişidir. “Pekâla, öyleyse” gibisinden birşeyler söyler ve benim rüyamda bulunmak nedeniyle üstlendiği kaderi atlamak olduğundan beni kıramaz ve pencereyi açar; ben ise gözlerimi kaparım. Zira uykumda bir daha uyumak ve başka rüyalara gitmek isterim. Kombinezon askılarından her şeyi ortada görünen kadıncağız tam pencere pervazına tırmanmış iken, birden bire “Ya evladımı ne yapmalıyım” demez mi; der…
Yanımda yatmakta olan bir bebeciği bana gösterir: Sinsi kadın, demek kombinezonuyla yanımda uyurken kızanını da yorgan altında saklıyordu.
Kadına bebeğini de almasını tavsiye etmekten başka çare aklıma gelmez. Derhal, ona, aşağıya kadar aero-dinamik yasaları gereği nasıl inmesi gerektiğini de öğretirim; hani ben 007 James Bond’um ya ve her şeyi bilirim:
“Bebeğini al, kombinezonun altında göğüslerine onu yapıştır ve gözlerini kapat, atla” derim…
Kadın, bebeğiyle atlar; elbette, sonu malûmdur. Rüyamda bu işlediğim günâha karşı yüreğim biraz cızzzz eder, hepsi o kadardır ve sonra olanları unuturum. Birden kendimi bir vapurda bulmaz mıyım, bulurum. Böyle olması doğal, zira ben bir 007’yimdir; süprizli bir hayat benim kaderimdir…
İçine girdiğim vapurda kimse kalmamış, herkes kaçırılmıştır, vapur da kaçırılmıştır. Ne ki garip şey doğrusu, vapuru kaçıranlar ortada yoktur, hatta geminin Kaptanı da yoktur, hatta çımacısı bile… Bir hayalet gemidir ve bir yerlere doğru gitmektedir. Olsun, ben varım ya! Derhal emir ve komutayı ele alırım… 007 Bond’a her tür taşıtın kullanımı öğretildiğinden, ben de bu kocaman gemiyi herhâlde kullanmayı biliyorumdur. Nitekim gemiyi ustaca manevralardan sonra Ege Denizi’nden geçiririm. Tepemde Türk ve Yunan jetleri dolaşmakta, sağımda solumda kayıkçılar gezinmektedir… Birkaç mini saniyeye sığan akıntı macerasından sonra gemimiz Ege’yi geçer ve Akdeniz’e açılır, hızını alamaz, gider gider, güney Akdeniz’deki kupkuru, yeşilden nasibini alamamış Malta Adası’nın bulunduğu koordinatlara gelir… Artık gemiyi durdurmak olanaksızdır; ben de dümeni Allah’a emanet edip Titanic filminde gemi pruvasına çıkarak dalgalarla dalga geçen “artiz ve aktörler” gibi kendimi geminin burnunda bulurum; benim onlardan neyim eksiktir…
Yandan çarklı gemi, gide gide, Malta Adası’nın Valencia Limanı’nı bulur; akıllı gemi vallahi… Limanda bir telaş vardır, zira koca vapur limana çarpacaktır. Gemi liman doklarına bindirir, ben de rahat ederim… Hızını kesemediğim, hiçbir şeyin de durduramadığı gemi Malta Adası’na toslayarak duracaktır.
Kaderde Malta’yı dürtüklemek de varmış…
İşte Malta Adası’na böylece çarpmış bulunmaktayız!
Yalnız orada unutmadığım bir sahne var: Ben vapurun, teknelerde balina avlanan gözlem kulesi gibi olan bir yerinde, en ucundayım. Limanda Maltalı bir gümrük memuruyla göz göze geliyorum… O bir yandan iskeledekileri olası bir faciadan kurtarmak için kovalıyor; bir yandan da bana hesap pusulasını uzaktan sallayarak gösteriyor: Bende de ne göz varsa, tüm detayları o sırada görüyorum. O çarpışma telaşesi içinde okuyorum ki makbuzlarda liman hasarı, iskele tamiri, yıkılan dökülen şeylerin envanteri, izinsiz karasularına girmek cezası, karantina masrafı, gümrük muamele vergisi, sintine faturası, deniz itfaiye hizmetleri, kılavuzluk hizmet ordırı, tahliye ve talisiye bedeli, karasularına destursuz girmek suretiyle ‘Malta turizmine balta vurmak’ yüzünden ekstradan ceza ve bilûmum ‘et cetera’, falan filan var: Bayağı tuzludur…
Hesabı kim ödeyecektir, korsan haydutlar mı, ben mi?
İşte burası muallakta kalır!
İçinden çıkılır durum değil, anlayacağınız…
Astarı yüzünden pahalı bir rüyadır bu…
Ben tekrar uykuma sığınarak, durumun vehametinden kurtulmak ve azıcık keyif etmek istiyorum. Oralarda bir mekânda, az evvel burada olan siyah kombinezonlu, iri memeli kadını arıyorum; gitmiş, yok! Başka rüyalara sıra gelsin diye çevreme bakınıyorum, uyandırılma zamanım gelmiş galiba, birileri sesleniyor; tanıdık bir ses: “Kalksana, sabah oldu, kahvaltı hazır!”
Oysa size ne rüyalar anlatacaktım: Mesela, geçen rüyalarımdan birinde, Tiryaki Hasan Paşa’ya, “Siz neye tiryakisiniz Paşam” diye sormuş, hiddetten yüzü pancar turşusuna dönen paşa hazretleri, “Tiz vurun kellesini şu herifin” diye arkamdan bağırırken, ben konağın damında kendimi bulmuştum. Habeşî bir Cevriye kalfa beni Bostancıbaşı ve kara cellatlarından kurtarmak üzere dama çıkartmıştı… Anlatacaktım anlatmasına velakin, “Buysa, başka bir hikâyenin konusudur” diye erteliyorum.
Sonra uyanıyorum, bir derin tatsızlığın içine düşerek…
Aynı işleri tekrar edeceğimiz şeylerin dünyası ‘göz kapağımın perde çavuşu’dur; pek meraklıdır dürtükleyip uyandırmaya…
Gözüm yatakta kalarak kalkıyorum! Merhaba rüyasız hayat!

________________________

* EDİTÖRÜN NOTU: Yazarımızın bu yazısı da onun bir türlü dalga geçen yazılar yazmaktan vaz geçmeyeceğine bir son kanıttır.

Yazardan ABD’ye tekrar göç etmesinden itibaren “adam gibi ve kaleminden kan damlayan” yazılar bekliyorken, o hâlâ ciddiyetten uzak şeylerle oyalanmaktadır.

En kısa sürede, ABD’ye dair ciddi mevzulara değinmesini, Açık Gazete yönetimi ve okurları olarak beklediğimizi duyururuz.

CEVAP VER