Masumiyet Ölmez Ki…

PAYLAŞ

Birbirimize “nasılsın?” diye soramıyoruz, “iyiyiz” demek utandırıyor çünkü! İyi değiliz, iyi olmamalıyız biliyoruz. Öylece bakıyoruz birbirimizin yüzüne. Bizler, sözün bittiği yerde kaç kez öylece susa kaldık kim bilir. Sloganlara dönüyoruz, sesimiz kısılmış, yetmiyor, tarif etmiyor hiçbiri. Bir yanımız yoksun, bir yanımız kırık, bir yanımız eksik yine.

Ne yaparsak yapalım, dolmayacak o boşluk. Çaresi yok, taşıyacağız içimizde.

Genç yüzler, genç sesler etrafımızda. Öfkeliler, hem de çok. Öfkeliyiz hem de çok, ama öfke doldurmuyor yitirilenlerin yerini.

Usulca kulağımıza yaklaşan bir ses “boşuna yaşanmadı bunca acılar” diyor. Duyduğumuz kendi iç sesimiz. Sürekli tekrar edersek, bir daha kimse ölmeyecek, bir daha kimse katledilmeyecekmiş gibi bir hisse kapılıyor insan ama gerçeğin böyle olmadığını bilmek, sarsıyor.

Umutları, hayalleri olan ve bunu el birliğiyle örgütleyen çocukların, gençlerin parçalanmış bedenleri üzerine bırakılan o gazete sayfaları, üstü örtülen cinayetlerin medya ortaklığına bırakılmış son bir mesaj.

Toplu bir katliamın ardından, manşetlerine asıl tehdidin katledilenler olduğunu çekenlerin, insafsız düşkünlüklerini tarif ediyormuş gibi.

“Alçaksınız, katilsiniz ve suçlusunuz” diyemeyecek hassasiyetlere büründürülmüş siyaset.

“Eee, ııı” ölçülerinde kıvranıyoruz… Dikkatli bir dil kullanmak zorunda olan biz, biraz bağırsak, eleştirsek suçlanacak olan biz olmaktan sıkıştırılmışız.

Buradan çıkılmalı, daha gür, daha net, daha açık konuşulmalı. Katile, katil diyemeyecek hale gelmek, uğruna canlarını vermiş insanlara hakarettir. Meclis mikrofonlarına uzatıp kafanızı, en özenli ve en korunaklı cümleler kurarak “akil” takılma zamanı değil bilesiniz ve o alan sandığınız kadar da korunaklı olmadı hiç.

Onlar, katletmekte cesurlar, yaptıklarını savunmakta, tehdit etmekte cesurlar, kafalarımızı araba kapılarına çarpa çarpa ezmeyi açıktan yazacak kadar hem de. “İŞID terör örgütü değildir” diyecek kadar güçlü hissediyorlar kendilerini. Yazdıklarına, açıklamalarına, konuşmalarına bakın görürsünüz cesaretlerini.

Bu gücü sadece iktidarın sunduğu korumadan almıyorlar, bizlerin geri adımlarından da alıyorlar.

Devletin sesini duyuyoruz, boğucu, hissiz, soğuk, düzenbaz…

“Milli birlik ve bütünlüğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” diyerek üstleniyorlar yine cinayetlerini. Öğrendik artık bunun ne anlama geldiğini.

“Müsamaha edilmeyecektir” dediklerinde, kime müsamahasız olacaklarını biliyoruz. Kime inecek cop, kime sıkılacak kurşun, kime saldıracak polis biliyoruz.

“Bu saldırı Türkiye’ye yapılmıştır” dediklerinde, katledilenleri gizlediklerini ve protesto edenleri hedefe koyarak mesaj verdiklerini de biliyoruz. Hiç yanıltmadı devlet bizi.

Bir de “ama”cılar, “canım onlar da”cılar var. Dillerine devleti sıvayıp, kanal kanal gezenler. Artık çok olduğumuzu, haddi aştığımızı, yaşananları bahane ettiğimizi ağızlarına şarjör eden pusucular… Özel yetkili “gazeteciler” yani. Devlet yalanlarını o kadar hızlı servis ediyorlar ki şaşa kalmaya vakit olmuyor.

Kan dahi henüz yerde kurumamış, ölenler henüz toprağa verilmemiş, sevdikleri, dostları, yoldaşları henüz vedalaşamamıştır ama devletin hep acelesi vardır, bir adım önde olmak için, cesetleri çiğneyerek, delilleri süpürerek geçer hepimizin üstünden.

“Hükümeti kimse İŞID ile yan yana anamaz” falan, filan… Güvenlik zafiyetine indirgenecek bir tartışma, ardından dış mihrakların ve iç mihrakların oyununa evirilecek bir komitacılık devreye girecek yine. “Aynı gemideyiz” söylemi ise servis süsü olarak sunulacak. Bu bile hiç değişmiyor.

Ve katledilen o gençlerin, adlarını, seslerini, son cümlelerini yavaşça, “kutsal” ve reel politikaların arkasına doğru itmek için harıl harıl çalışacaklar.

“Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz” denen o “günler” yeniden hayatı kuşatmaya başlayacak.

Herkes kendi kirini, pisliğini değişen gündem içerisinde yıkamanın fırsatına tutulacak. Hırsızı, talancısı, uğursuzu değişen gündemin arasına kaynayacak.

Derken,

Yine aynı ses, kulaklarımıza üflüyor tınısını, “boşuna çekilmedi bunca acılar”

Gezi’de, Kobane’de ölen o gençler düşüyor akla.

“Bir bildikleri vardı” bu gençlerin ve o bildiklerini yürekten yüreğe fısıldayarak getirdiler muhakkak bugüne.

Demokrasi, hak ve özgürlükler denen kavga yeni değil. Katledilenler genç ama düşünceleri, tarihin en bilge olgunluğuna sahip. O son ANlarda, el ele tutuşup, birbirini yaşatabilmek için verilen destek, yeni bir dünya düşünün kendisi.

Bunu biliyor, hissediyor olmak yetmiyor.

Kulağımızda çığlıklar, duman ve kara bulutlar.

İçimizde kocaman bir ateş.

Birbirimize “nasılsın” diyemiyoruz ama iyi değiliz, olmamalıyız.

Rahatsız etmeli sözümüz, cümlelerimiz, ifadelerimiz.

Rahatsız etmeli ki, yaşam sindirilmesin.

CEVAP VER