‘Meclis’teki partilerin kadın politikası yok’

– Serpil Hanım elbette kadının tarihsel serüveni insanlık tarihinden ayrılarak anlatılamaz ama, ben yine de ilk olarak, tarihte kadınların hak mücadelesinin nasıl başladığını soracağım.
– Tarihsel olarak bakıldığında tüm toplumlarda kadınların ezildiğini, ikincilleştirildiğini söylemek pek abartı olmaz.  Kadınların bu duruma karşı bilinçli bir başkaldırıları 17. ve 18.yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. Bu süreç, kapitalizmin ortaya çıkıp geliştiği, burjuva devrimlerinin yaşandığı, üretimin aileden kamusal alana taşınarak farklılaştığı bir döneme denk gelir. Ev ile iş birbirinden ayrılmıştır artık. Bu ayrılık kadın ve erkeğin rollerinin de ayrışmasını getirir. Burjuva sınıfının erkekleri dışarıdaki üretime katılırken, kadınlar ev ile sınırlandırıldı, kamusal üretimden dışlanırlar. Yeni bir sınıf, yani burjuvazi ortaya çıkar. Eşitlik, özgürlük düşünceleri, insan hakları kuramı gelişmeye başlar ve bunlar pratik yaşama da yansımaya başlar. Ancak, kadınların bu kavramlar üzerinde gelişen çeşitli haklardan yararlanması pek istenmez. Hatta yeni ideolojilerin kuramcıları eşitsizliğin doğal olmadığına vurgu yaparken, kadınları bu eşitlik anlayışının dışında tutarlar. Örneğin, Rousseau’nun iki cins için tamamıyla farklı görüşleri vardı. Ona göre, erkekler türlü hakla donatılması gereken özerk bireylerdir. Buna karşın kadın, erkeğin bağımlısı olarak görülür, onun başlıca görevi, evde erkeğin rahatı sağlamak, gönlünü hoş etmek olarak açıklanır. Bu nedenle kadının eğitim görmesini bile gerekli görmez. Emile adlı eserinde bu görüşlerin ayrıntısını bulmak mümkündür. Kadınlar sadece kuramcılar açısından değil, uygulamada da eğitim, sosyal ve siyasal haklardan ve bunların sağladığı olanaklardan yoksun bırakılmışlardı. Kadınlar çok geçmeden yeni toplumun eşitlik, özgürlük, adalet gibi ideallerinin dışında tutulduklarını,  bu ilkelerin iddia edildiği gibi, herkes için evrensel değerler olarak düşünülmediğini anlayacaklardı. Bu farkındalığın bir harekete dönüşmesi 19. yüzyılda gerçekleşecek, kitlesel bir nitelik kazanarak feminizm kavramıyla tanımlanacak olan toplumsal bir harekete dönüşecekti.

– Feminizm kavramını tanımlar mısınız?
– Feminizmi kısaca, kadınların kendilerini baskı altına alan düzeni algılama,  politik olarak tanımlama ve ona karşı mücadele yöntemleri geliştirmeleri olarak tanımlanabiliriz.

– Kadın mücadelesi kendi içinde farklılaşma göstermiş midir?
– Kitlesel olarak kadınların 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın başlarında dünyanın çeşitli coğrafyalarında kadınlar kolektif olarak bir araya geldiler, dernekler kurdular, erkeklerle eşit haklara sahip olma isteğini dile getirdiler. Hareketin hedef ve stratejileri bağımsız/özerk biçimde tanımlanacak, temelini kadınlar arası dayanışmanın oluşturduğu politik bir program oluşturulacaktı. I’nci Dünya Savaşı’nın sonunda siyasal hak kazanımıyla sonuçlanacak bu süreç, Birinci Dalga Feminizm olarak adlandırılır. Birinci dalga farklı ülkelerde farklı bir biçimde yaşandı. Kadınlar daha çok eğitim, çalışma gibi alanlara girme ve bu alanlarda yasal eşitlik biçiminde mücadele verdiler. Feminizmin 19. yüzyıldaki kavramları ve mücadele biçimleri ile, 20. yüzyılın ortasından itibaren günümüze dek gelişen çizgisi arasında, bazı ortaklıklar olabileceği gibi, farklılıklar da vardır. Dünyada 60’ların sonu, Türkiye’de ise 70’lerin sonunda kadınlar yeni bir bilinçlenmeyle tanıştılar; sol ve radikal örgütlerde erkekler tarafından ikinci sınıf muameleye maruz kaldıklarını keşfettiler. Bu örgütlerin yapılarına ve kişisel üsluplarına eleştiri yönelttiler. Kişisel öznellik sorunlarının yeni solun uğraştığı toplumsal adalet ve barış gibi büyük sorunlarla, eşit bir öneme ve meşruiyete sahip olduğunu ortaya koymaya çalıştılar. Sonunda bütün bu sorunların birbiriyle ilintili olduğuna, erkek egemenliğinin ve kadınlara hükmetmenin toplumdaki baskının kökü ve modeli olduğuna ve gerçekten devrimci bir değişimin temelinin feminizm olduğuna inandılar. 1970’lerden itibaren netleşen bu eleştiriler, söylem ve eylem düzeyinde yeni bir içerik kazandı, kadın hareketi gibi genel bir kavramdan farklı olarak, kadın kurtuluş hareketi ya da feminist hareket şeklinde netleşti.

– Feminizm daha önceki ideolojilerden ve toplumsal hareketlerden farklı olarak, ortaya ne çıkardı?
– Toplumsal cinsiyet hiyerarşisini ortaya çıkardı. Bu hiyerarşinin, sınıf çelişkisi gibi toplumları biçimlendiren temel bir egemenlik yani iktidar ilişkisi yarattığını, erkeklerin egemen, kadınların bağımlı olduğu sosyal ve siyasi bir düzende yaşandığını ortaya koydu.

– Bütün feminist yaklaşımlar için bunu söyleyebilir miyiz?
– Aslında feminizmde çeşitli yaklaşımlar ve teoriler olsa da, her yaklaşım, kadınlara uygulanan baskıyı tanımlamaya, nedenlerini ve sonuçlarını açıklamaya ve kadınların özgürleşmesi için stratejiler, politikalar sunmaya çalışır. Bu anlamda bütün yaklaşımlar için bunu söyleyebiliriz. Ancak çeşitli kıstaslara göre feminizm yaklaşımları farklılaşabilir. Liberal, Marksist, sosyalist, radikal, psikanalitik, anarşist, varoluşçu, kültürel, postmodern feminizm türünden alt başlıklar altında tek tek ele alınabilir.

– Feminist hareket derken neleri kastediyoruz?
– 80 öncesinden farklılaşan yönüyle, feminist hareketin kavramsal çerçevesini patriyarka ya da erkek egemen düzen kavramı oluşturur. Sadece haklar ya da, koşullar gibi soyut kavramlar üzerinden açıklama yapmak yeterli değildir artık. Kadının ezilmesi daha derin ve daha yapısal sorunlardan kaynaklanmaktadır.  Toplumdaki en yaygın ve en derin baskı biçimi -hangi sınıftan olursa olsun- kadınlar üzerindedir. Bu bir sistem meselesidir. Bunun adı da patriyarkadır. Patriyarka, aynen kapitalizm tanımında olduğu gibi özerk bir sömürü ve egemenlik sistemidir. Feministler erkeklerin bu baskıdaki somut rollerini açığa çıkarmaya çalıştılar. Bu sistemde toplumsal ilişki, ezen ve sömürenin erkek, ezilen ve sömürülenin kadın olduğu, iki toplumsal özne arasında cereyan eder. Bu düzende kadınlar bedenlerinden emeklerine varıncaya dek denetlenir baskı altına alınırlar. Bu düzenin maddi temelinde kadınların görünmeyen ve karşılıksız ev emeğinin sömürülmesi yatar. Ve kadınların emeği, esas olarak kapitalizmin çıkarı için değil, erkeklerin çıkarı için yapılan bir şeydir  Özetle kadın erkek ilişkisinin bütün iktidar ilişkilerinin paradigması olduğunu ortaya koydu feministler.

– Kadın hareketi Türkiye’de hangi dinamiklerin ürünü olarak ortaya çıktı?
– Türkiye’de kadın hareketi farklı dönemlerde farklı sorunlarla eklemlenerek biçimlendi. 19. yüzyılın başında siyasal, toplumsal ve kültürel yapıya hakim olan geleneksel dinsel içerik, her alanda etkisini gösterdi, kadınların yaşamı geleneksel- İslami ataerkillik içinde, özel alanla sınırlandı. Bu yapı, dünyada yaşanan değişimlerin izlerini siyasetten iktisada her alanda Osmanlı toplumunda da göstermeye başlamasıyla farklı bir aşamaya geçti. Meşrutiyet döneminde modernleşme çabaları daha ileri bir aşamada devam etti; ataerkillik bu kez modernleşme çabalarıyla farklı bir sürece girdi. Kadınların başkaldırıları ise, elde edilen kazanımların da etkisiyle bir harekete dönüştü ve süreç içinde bağımsız bir kadın hareketine tanık olundu. Bu dönemde milli bir kimlik oluşturma çabalarının örnekleri ve kadınları bu çerçevede konumlandırma istekleri de bulunmaktadır.

– Sizin çalışma alanlarınızdan biri de Osmanlı’daki kadın hareketleri. Doktora teziniz II. Meşrutiyette Osmanlı Kadın Hareketi konusunu içeriyordu. Bu çalışmalarınızdan anlaşılıyor ki Osmanlı’da kadın hareketi var. Açıklar mısınız biraz?
– Kadın hareketinin Türkiye’deki geçmişi, 19. yüzyıl sonuna, Osmanlı dönemine dek uzanır; dünyadaki gelişime paralel olarak benzer başkaldırılar söylem ve eylem düzeyinde ortaya çıkar. Toplumda çeşitli alanlarda yaşanan değişim ve gelişim süreçlerine koşut olarak, kadınlar da hak ve özgürlük taleplerini gündeme getirdiler. Kadınlar bir cins olarak ikincil konumlarının ve kendilerine uygulanan ayrımcılığın farkındaydılar; erkeklere nazaran bulundukları konumu  sorgulayarak bir kadınlık bilinci geliştirdiler.

– Osmanlı kadını bu hareket içinde neler yaptı mesela?
– Birçok yayın çıkardı, yazı yazdı, dernek kurdu. Örneğin 1869’de Terakki-i Muhaderat’la başlayan kadın dergi ve gazetelerinin sayısı Cumhuriyet’e kadar 40’a ulaşmıştır. Hanımlara Mahsus Gazete, Şüküfezar, Demet, Mehasin, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi kadın dergileri çıkardılar. Bu dergiler kadınlara kendilerini birey olarak ifade etme, sorunlarını dillendirme ortamını sağladı. Her kesimden kadınların yazma ürkekliğini, çekimserliğini gidermede, taleplerini iletmede ve sesini duyurmada önemli işlev gördü.

Aynı tarihsel süreç içerisinde 30’a yakın kadın ve yardımlaşma derneği kuruldu. Bu dernekler bireysel talepleri örgütlü birliklere dönüştürmede, sorunların çözümünde, ortaya konulan önerileri uygulamaya geçirmede yardımcı oldu. Osmanlı Türk Kadınları Esirgeme Derneği, Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyeti Hayriyesi, Biçki Yurdu gibi dernekler benzer amaçlarla, atölyeler, terzi evleri açarak, kadınların istihdam olanaklarının geliştirilmesi için onlara beceri kazandırmaya çalıştı. Asri Kadın Cemiyeti, Cemiyet-i Nisvan Heyet-i Edebiyesi, Teali-i Nisvan Cemiyeti Kırmızı-Beyaz Kulübü gibi örgütler kadınları çeşitli açılardan bilgilendirme, bilinçlendirme amacına yönelikti. Ulviye Mevlan tarafından kurulan Osmanlı Müdafaa-ı Hukuk-u Nisvan Cemiyeti yani Osmanlı Kadınının Hakkını Savunma Derneği ise  Kadınlar Dünyası adlı yayını ile Osmanlı feminist hareketine bir örnek oluşturdu.

Bu dönemde kadınlar yaptıkları konferanslarda tartışarak taleplerini belirginleştirdiler. Konferanslar onların kendilerine güvenlerini artırdı. 1911 yılında İstanbul’da bir konakta Beyaz Konferanslar adıyla düzenlenen Fatma Nesibe hanımın verdiği konferanslara 300’ü aşan kişi katılmıştı. Bu hiç de küçümsenecek bir rakam değildir.

– Peki Cumhuriyet döneminde kadınlar açısından neler yaşandı?
– Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, tüm geç uluslaşan toplumların temel özelliği olan milliyetçilik en önemli siyasal akım olarak karşımıza çıktı. Kadınlar toplumda kendilerine yeni kamusal roller oynama cesareti veren çeşitli reformlardan olabildiğince yararlandılar. Reformlar özel alanın katı sınırlarını gevşetmiş, kadınlara kamusal alanın sınırlarını açmış, statülerini yükseltmişti. Bu süreç içinde kadınlar yeni rollerini benimsediler. Onlarınki milliyetçi bir misyondu. Cumhuriyetin birer destekçisi olarak çeşitli derneklerde yer aldılar. Halk Evlerinde çalıştılar. Yayıncılık faaliyeti bu dönemde de devam etti. Kemalist modernleşme projesinde üstlerine düşeni yapan kadınlar kamu alanında erkeklerle eşit olmaya çalışıyorlardı. Ama bu alanda kadın bağımsızlığının kesin sınırları vardı. Kamusal alana çıkan kadınların kadınsı olması pek istenmiyor, bir forma gibi kadınlara tayyör ve şapka giydirilerek, kısa saç kesimiyle ya da topuz yoluyla yapılarak, kadınların cinsiyetsiz görüntü verilmeye çalışılıyordu. Modernleşmeci devlet kendi çıkarına aykırı gördüğü anda kadınların eylemlerini dizginleyebiliyordu. Kadınlar bir yandan kamusal alana çıkmaları için teşvik ediliyorlar, eğitimlerine önem veriliyor, çeşitli meslekleri icra etmeleri için önlerindeki engeller kaldırılıyor, diğer yandan ya denetimden çıkarlarsa korkusuyla eylemleri devlet politikalarıyla denetlenip sınırlanabiliyordu. Bu duruma en önemli örnek olarak Kadınlar Halk Fırkasının kapatılması olayı verilebilir. Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra, Haziran 1923’te, kadınlar siyasal hakların elde edilmesi için bir mücadele vermişler, Nezihe Muhittin’in önderliğinde Kadın Yolu isimli dergiyle, bu doğrultuda çalışmışlar, bu amaçla Kadınlar Halk Fırkası isimli bir de siyasal parti kurmuşlardı. Ancak Anayasada her erkek Türk seçme seçilme hakkına sahiptir gerekçesi gösterilerek kadınların parti kurmasına izin verilmedi.

Özetlersek, Türkiye’de kadın sorunlarının parametreleri, II. Meşrutiyetten başlayarak Kemalist Cumhuriyete uzanan Türk ulusçuluğunun özgül tarihsel koşullarınca şekillendi. Milliyetçiliğin ataerkil yapıdaki etkisi, önceki yıllardan farklı olarak kadınların üzerinde fazlasıyla hissettirdi, kadın hareketini farklılaştırdı. Yani, geleneksel İslami ataerkilik, modernleşeme süreci içindeki ataerkilliğe, daha sonra da ulus-devlet ataerkilliğine dönüştü.

– Türkiye’de 80 sonrası feminist hareket nasıl gelişti?
– Feminist hareket, Türkiye’de 80 sonrasında telaffuz edilmeye başlandı. Bu hareket, önceki yıllardan farklı olarak söylem ve eylem düzeyinde giderek farklılaştı. Kadın sığınma evleri, üniversitelerdeki kadın araştırma merkezleri, kadın kütüphaneleri gibi kendi kurumlarını ortaya çıkardı. Bilinç yükseltme grupları oluşturuldu. Deneyim paylaşımına gidildi. Ezme ezilme ilişkileri sorgulandı. Özel olan siyasaldır vurgusuyla, özel alan, aile ve özellikle aile içi şiddet açığa çıkarıldı. Kadın çalışmalarının sayısı artmaya başladı. Kadın dernekleri, vakıflar, insiyatifler olarak konu ve örgütlenme biçimleri bakımından çeşitlendi. Kadın dergilerindeki değişim, 1987’de çıkarılan, radikal feminizmin örneği olan Feminist dergisiyle gerçekleşti. Kaktüs dergisi ise, sosyalist feministlerin  tartışmalarının aktarıldığı önemli bir alan yarattı. 2000 yılında çıkan Pazartesi dergisi ise, sadece radikal feminizmin değil, milliyetçiliğe eleştirinin üst düzeyde somutlaştığı bir dergi olarak ortaya çıktı. Roza, Jiyan, Kürt kadınların, Kadın ve Aile, Hanımeli dindar kadınların, Kaos GL ise, lezbiyen kadınların talepleri doğrultusunda çıkarıldı. Türkiye’de kadınların, eril yurttaşlık anlayışını sorgulama konusunda çekingenlikleri 1980 sonrası milliyetçilikten kurtulan bağımsız feminist kadın hareketinin ortaya çıkışıyla ortadan kalktı. Kadın bilincini yükseltmek, cinsiyetçiliğin kavramlarını oluşturmak, bunu toplumda deşifre etmek ve çözüm yolları oluşturmak için  öncekinden farklı yöntem ve kurumlar ortaya çıktı. Ancak, Batılılaşma, İslam, ulusçuluk ve  sosyalizm arasında tarihten gelen gerilimlerin Türkiye’de, günümüz kadın hareketinin ve siyasetin sorunları olarak hala varlığını sürdürdüğü söylenebilir.

-AKP iktidarını kadınlar açısından nasıl değerlendirirsiniz? Son gelişmeler cumhurbaşkanının eşinin baş örtülü oluşu konusunda neler söyleyeceksiniz?
– AKP politikaları Türkiye için yeni bir oluşum değil. Solu tırpanlandığı 80 darbesinden sonra Türkiye’de iktidara gelen hükümetlerin temel özelliği muhafazakar ve  özgürlükten ziyade otoriter eğilim taşımalarıdır. Milliyetçilik ve dinle sarmallanmış muhafazakar hükümet politikaları, Özal döneminden beri çeşitli örnekleri yaşattı bizlere. Bu bağlamda AKP dönemleri de yeni bir oluşum değil. Sosyal demokrat olarak adlandırılan partilerin durumu da  farklı değil. Sosyo-ekonomik politikalar bu durumun somut göstergeleridir. Tüm bu anlayış kadın meselelerine bakışta da kendisini gösteriyor. Örneğin, Medeni Kanun değişikliği sırasında özellikle mal ortaklığının kabulü  etrafında dönenen tartışmalar, farklılık göstermeksizin tüm partilerdeki erkek direncini kırmanın zorluğunu yaşattı biz kadınlara. Yapılan çeşitli pazarlıklarla, eşleri için olmasa da, kızları için, türünden açıklamalarla isteksizce kabul edildi. 2001’de, Avrupa Birliği uyum yasalarının da baskısıyla, başarıya ulaşılmıştı. Ancak bunun arkasında 1950’lerden beri, özellikle de 90’larda hız kazanan güçlü bir kadın hareketi mücadelesi vardı. Örneğin 1993 yılında, tüm Türkiye’den topladığımız 100 bin imzayı meclise götürmüş, meclis başkanına bile sunmuştuk. Tabii şunu da unutmamak lazım. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin, Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini 1986’da imzalamıştı. Verdiği sözleri bir an önce gerçekleştirmesi gerekiyordu. Sonuçta, Medeni Kanun’daki cinsiyetçi maddeler değiştirilebildi.

Cumhurbaşkanlığına gelince… Cumhurbaşkanlığı kurumsal bir müessesedir. Bu bağlamda benim için eşin baş örtülü olup olmaması bir şey ifade etmiyor. Ancak, cumhurbaşkanlığı makamında kadınların sorunlarına duyarlı bir kadını görmek benim için çok daha önemli. Ne yazık ki, Mecliste çoğunluğu elde etmiş AKP ve CHP dahil tüm partilerin kadınlar için ciddi bir politikaları yok. Azınlıktaki DTP ve ÖDP bu konuda istisna. En azından onlarda, partili kadınların verdiği mücadelenin bir kazanımı olarak %40’lık cinsiyet kotası var. Hayli yetersiz olsa da, kadınların sayısının bu seçimde yüzde 9’a ulaşması tesadüfi. Çünkü, siyasal partilerin kota ve tam denklik gibi, kadınları iktidara, karar alma organlarına taşımak için geliştirilmiş çeşitli politikaları yok.

-Başbakan Tayyip Erdoğan, kadın mal mı ki, ona kota uygulayalım dedi. Kotanın kadınlar açısından anlamı nedir?
– Birçok kavram gibi, kota kavramı da bilinmiyor ya da özellikle bilinmek istenmiyor. Kota, engellenmiş, ayrımcılığa uğramış grupları kayırmak, hayatın eşit tutmadığı, eşitlemediği durumlarda kefelerde eşitlik yaratmak yönündeki yöntemlerinden biridir. Genel olarak olumlu eylem politikaları başlığında yer alır, bu politikalarla, eşit olmayanın eşitliği sağlanmaya çalışılır. Bu nedenle, bu politikalar herkese eşit olmaktan ziyade, eşitsize yöneliktir. Siyah-beyaz, fiziksel engelli- engelli olmayan, varsıl-yoksul ya da kadın-erkek gibi durumlarda, eşitsiz olanın kayrılması, gözetilmesidir. Nasıl sendika çalışanları emekçileri kayıracaksa, başka emekçi örgütlerle bu amaç doğrultusunda dayanışmaya girilmesi gerekiyorsa, cinsiyetçiliğe karşı olanlar da kefeler eşit olana değin, kadınları kayırmak zorundadırlar. Oysa Türkiye’de siyasal partilerin örgüt yapısı, parti tüzük ve programları, siyasal reklamları, siyaset oluşturma tarzı, parti liderlerinin ve parti üyelerinin kadın ve erkek politikacılara bakış ve değerlendirme biçimleri oldukça cinsiyetçi ve kadını kapsamaktan oldukça uzak. Önerilen politikalar iki cinsin farklı durumları ve çıkarları göz önünde bulundurularak alınmıyor.

SERPİL ÇAKIR?

Marmara Üniversitesi’nde kamu yönetimi ve siyaset bilimi dalında lisans ve yüksek lisans yaptı. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde siyaset bilimi doktorasını “II. Meşrutiyette Osmanlı Kadın Hareketi” başlıklı teziyle aldı. İstanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları Merkezi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Sosyal bilimlerde ve kadın araştırmalarında yöntem, kadın tarihi ve sözlü tarih konularında dersler verdi. Cumhuriyetin Öncü Kadınları Sözlü Tarih Projesi’ni yürüttü.   Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Belge Merkezi’nin çeşitli çalışmalarında yer aldı. Kadın hareketi ile ilgili çeşitli belgesellerde danışmanlık yaptı, sergiler düzenledi.1998 yılında, Londra Müzesi’nin “Peopling London adlı Sözlü Tarih Projesinin Londra’da yaşayan Türkler ile ilgili kısmını yürüttü. 2001-2003’te İstanbul Üniversitesi Araştırma Fonu tarafından desteklenen Türkiye’de Kadın Parlamenterler: Siyasal Temsil ve Toplumsal Cinsiyet ve Sözlü Tarih Arşivi Oluşturma Projesi adlı çalışmayı tamamladı. 2006 yılında doçent olan Serpil Çakır, halen İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası ilişkiler bölümü, siyaset bilimi ana bilim dalında öğretim üyesidir. Sosyal bilimlerde yöntem, karşılaştırmalı siyaset, siyasal sistemler, toplumsal cinsiyet ve siyaset, feminist teori gibi konularda ders vermektedir. Kadın tarihi, sözlü tarih, feminist yöntem, cinsiyet ve politika konularında çeşitli makaleleri bulunmaktadır. Osmanlı Kadın Hareketi (Metis Yayınları, 1994, 1996),  Eski Harfli Kadın Dergileri Bibliyografyası (Serpil Çakır, Zehra Toska,  Aynur Demirdirek, Tülay Gençtürk, Selmin Kurç, Sevim Yılmaz, Gökçen Art,  Metis yayınları, 1993), Kadın Araştırmalarında Yöntem (Necla Akgökçe ile birlikte, Sel Yayınları, 1996) isimli kitapları vardır.

DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER:

– Ersümer: Merkezde bir yeniden yapılanma olmalı…
– Fotoğrafın büyücüsü: Aykan Özener
– Savaş karşıtı eylemlerin fotoğrafçısı: Hüsnü Atasoy
– Ufuk Uras: Desteği için Baykal’a teşekkür ediyorum!
– ‘AKP’yi sola karşı yaratanlar yok edecek’
– ‘Muhabirlerin telifle çalıştırılması yasalara aykırı’
– Yeşiller bağımsızları destekleyecek
– Türkiye sağlık turizminde atakta
– ‘Hayallere tanık olmak istedik’
– ‘İngiltere’de işkence yaptılar…’
– ‘Kürtler, Türkler’i ikna etmeli…’
– ‘Düşünceye militarizm de engel…’
– Boyalı bank nöbetini terkeden ‘sosyalist’ asker
– ‘Kategorizesiz bir dünya hayalim’
– ‘Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor’
– Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
– Hrant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
– ‘Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…’
– ‘İsrail bir devlet değil, bir projedir’
– Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
– Türkiye’nin Papa’ya sormayı unuttukları!
– Sol Kendini Arıyor VII: Ömer Laçiner
– Sol Kendini Arıyor VI: Hayri Kozanoğlu
– Sol Kendini Arıyor V: Aydemir Güler
– Sol Kendini Arıyor IV: Oğuzhan Müftüoğlu
Sol Kendini Arıyor III: Aydın Çubukçu
– Sol Kendini Arıyor II: Çiğdem Çidamlı
– Sol Kendini Arıyor I: Mihri Belli:
– Hayalet yazar Hüdai Nabit
– Çitlembik ağacıyla söyleşi
– ‘Çocuğa şiddet, çok yaygın’
– İran PKK’yi neden bombalıyor?
– Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
– ‘Kıbrıs’ta kısa dönemde çözüm olmaz’
– Tayvanlı yazardan ‘Sıcak bir öpücük’
– Kavakçı: Başörtü, dini bir mesele
– Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
– ‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’
– ‘Beni en çok korkutan: Google’
– ‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
– O bir ‘peynir avcısı’
– ‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
– Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova…
– Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
– 12 Eylül iddianamesine ne oldu?
– Akın Birdal: Evren yargılanmalı!
– Hitler ile söyleşi…
– ‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
– ‘Türk solu titreyip kendine gelmeli’
– ‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
– ‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
– ABD işdünyasında çöküş
– ‘ABD Anayasası Patara’dan’
– Çocuklar öldürülmesin!
‘- ‘Bir Gün Mutlaka’
– ‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
– Kaş’taki gözyaşı
– ‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
– Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
– Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
– Devrim Bize Yakışırdı!
– G-8 protestosundan gözlemler…
– Başkaların hayalleri…
– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
– Fokları, katliamdan kurtaralım!
– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
-Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
– Faşizm neden Almanya’da kök saldı?
– Demirel davasında tekelci medya da suçludur

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here