Medya patronu ve ahlakı…

İktidarla basın arasında her dönem meydan savaşları yaşanmıştır.
Basında kavgalar Osmanlıdan bu yana var.
Osmanlı yönetiminde üstelik sarayda entrika hiç bitmezmiş.
Galiba bizim medyada da enrikalar dönemi başladı. Hiç de itmeyecek gibi.
Ancak böylesi belki de ilk defa yaşanıyor denebilir.
Çünkü şu anda iktidar ile medya (Aydın Doğan) arasındaki savaş
“Sen çok kazandın, biraz da benimkiler kazansın” mücadelesi.
Aydın Doğan cephesinden bakınca “Ticaret adamıdır, para kazanmak hakkıdır” denebilir.
Başbakan tarafından bakılınca “Yandaş basın yaratmak ve kendi medyasını zengin etmek  hakkı değildir” denebilir
Her ikisinde de gerçek payı vardır.
Gelin isterseniz ben sizleri 1974 yılına götüreyim.
Medyanın gazeteci kökenli patronların elinde olduğu döneme.
Simavi’ler, Karacan’lar, Ilıcaklar, Nadi’ler dönemine.
Hiç bir medya patronu 1980’ler kadar gazetecilik dışında iş yapmamaktadır.
Hele devletle iş yapan tek bir gazete patronu yoktur.
Gazete patronlarının devletle işi olmaz mı?
Olur ama vergisini ödemediği zaman… Çalışanının sigortasını yatırmadığı zaman..
Simavilerin devletle hiç içli-dışı işleri, vıcık-vıcık iktidar patron ilişkisi olmamıştır.
Yani Aydın Doğan’ın dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın evinin kapısında pijama ile karşılaması gibi bir tablo, Simavilerin aile albümlerinde hiç bir zaman yer almadı.
1974 yılına geri dönersek Erol Simavi okuyucularına beş yılda borcu ödenmek koşuluyla ve kur’ayla araba verilmesi kampanyası başlattı.
O günleri dün gibi hatırlıyorum. Aydın Doğan’ın Eminönü’nde Koç’un başbayii olarak kuyruğa girenlere araba sattığı ve yüksek kazançlar elde ettiği dönem.
Erol bey Hürrriyet dışında MOTAR  adıyla kurdurduğu şirket aracılığı ile her ay kur’ayla okuycularına Renault marka arabayı dağıtmaya başladığında biz çalışanlar olarak yönetime başvurduk:
“Biz de, aynı koşullara uyarak kur’a ile araba sahip olabilir miyiz?” dedik. Hemen yanıt geldi: “Olamazssınız….”
Nedeni açık, söylentili bir kampanya olmasın diye.
O günlerde sanırım Şişli tarafında TC. Emlak Kredi Bankasının (şimdi Toki oldu) metruk ve satılık bir binasını Hürriyet satın almış. Özelleştirme yok o zaman, doğrudan ve gerçek değeri neyse bastırmış parayı almış Simavi…
Bir gün Emlak Bankın genel müdürü beni makamında çaya çağırdı. Tanımam etmem. Ama gitmeden olmaz. Kalktım gittim.
Tanıştık, çay ikram etti ve bana bu Istanbul’da Hürriyet’e sattıkları binadan bahsetti. Ben de o zaman haberdar oldum.
Bundan güç alsa gerek bana bir ara “Sezai bey, benim sekreterim sizin otomobil kampanyasına girmiş. Acaba fazla bekletmeden onun arabası kur’adan çıkabilir mi, yönetim bana bir iyilik yapar mı?” dedi. Ben de üst yönetime aktarabileceğimi söyledim. Hani ricadır, olur veya olmaz. Benim görevim durumu aktarmak. Tek kelime yorum yapmadım. Durumu Nezih Demirkent’e aktardım.

Bir hafta sonra öğrendiğim bilgi şuydu:
Erol Simavi genel müdürün sekreteri için derhal bir aracın hazırlanmasını istemiş. “Kontak anahtarını  altından yaptırın” demiş. Sonra bir şoförle arabayı Genel Müdürün sekreterine teslim edilmesi emrini vermiş. Bu arada da Genel müdüre bir zarf içinde not iliştirmiş : “Sayın Genel Müdür. Bu araba sekreterinize benim hediyemdir. Kur’ada hiç birşey yapma hakkım yok. Sekreteriniz kur’a sonucunu herkes gibi beklesin, çıkacak arabayı da güle güle kullansın..”
İşte bu…
Patron devletle ancak ve bu kadar muhatap olur…
Devletle iş yapmazsan  güçlü olursun. Güçlü kalırsın.
Devletle iş yapmayan medya patronunun elindeki yayın organlarına okuyucusu güvenir.
Böyle bir patronun gazete ve tv’lerinin verdikleri haberler ise iktidarları bir günde yerle bir edecek güce sahip demektir.
Tıpkı 1980 öncesinde olduğu gibi…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.