Meksikanın sembolü Kahlo, Londra’da

2005 yılı Londra’da Frida’nın yılı. Frida’nın 4 yaşından ölüm döşeğine kadar ve çoğunluğunu siyah beyaz fotoğraflarının oluşturduğu ve 50 fotoğrafının yeraldığı sergide şimdiye kadar hiç sergilenmemiş bir kaç renkli fotoğrafı da görülebilecek.

26 Haziran tarihine kadar sürecek olan sergide, Edward Weston, Imogen Cunningham, Manuel Alvarez Bravo, Martin Munkacsi, Gisele Freund, Bernard Silberstein ve Fritz Henle gibi 20.yy. önemli fotoğrafçılar tarafından çekilen fotoğraflarının yanı sıra, Frida’yı iyi tanıyan Nickolas Muray, Lola Alvarez Bravo ve babası Guillermo Kahlo’nun fotoğrafları da yer alıyor.

Frida’nın ressamlığının yanı sıra döneminin en çok fotoğrafı çekilen artisti olması da serginin yola çıkış noktalarındansayılıyor.

Sergi aslında Newyorklu Spencer Thorockmorton’un kendi galerisinde sergilediği özel koleksiyonunun bir parçası. Meksika Büyükelçiliği’nin de yardımlarıyla Frida ile ilgili film gösterileri, söyleşiler, seminerler ve “Frida’nın Meksika’sı” isimli hobi atelyeleri yanında asıl önemli etkinlik, sanatçının Tate Gallery’de,  9-Haziran’dan başlayarak 2-Ekim’e kadar sürecek olan resim sergisi.

1982 yılında Whitechapel Gallery’de gerçekleştirilen sergiden bu yana, Frida’yı konu alan en önemli etkinlik olacak olan sergide, Dolores de Olmedo ve Modern Sanat Müzesi’nin katkılarıyla getirtilecek 50 resminin yanında, yakın arkadaşlarına verdiği hediyeler  de sergilenecek. 

Pop şarkıcısı Madonna da, koleksiyonunda bulunan 12 Frida resminden ikisini; ‘doğumum” ve “kendi portesi ve maymun”u sergide yer alması için gönderecek ama hiç kuşkusuz serginin en önemli  ve en tanınmış resmi “ iki Frida” serginin odak noktası olacak.

SANATÇININ BİOGRAFİSİ:
Geçen yıl ölümünün 50.yıldönümde anılan Meksikalı Ressam Frida Kahlo (1907-1954) için 2004 yılının başından itibaren bir çok anma töreni düzenlenmişti .

Uluslararası düzeyde öncelikle ünlü duvar ressamı Diego Rivera’nın karısı ve daha güncel olarak da Salma Hayek’in filminden tanıdığımız Frida Kahlo, günümüz Meksika’sında kitap ayıraçlarından, tişörtlere, kahve fincanlarından, kart postallara kadar inanılmaz bir popularite ile neredeyse tüm Meksika’nın sembolu halini aldı.

Ölümünden yarım asır sonra, belki de hiç olmadığı kadar güncel ve canlı olan Frida, feminist bir sembol olmanın yanında, sanatsal platformda boyadığı sürrealist portreleriyle günümüzün en çok kendi-resmini yapan ressamları arasında. Gerçekten de verdiği eserlerin 1/3’u kendi portreleri olan ve “yaptığım resimlere sürrealist diyorlar ama ben sürrealist değilim. Ben hayallerimi değil gerçeklerimi boyuyorum” diyen Frida, her ne kadar kabul etmese de, yaptığı resimler Andre Breton ve Marcel Duchamps gibi ünlü ressamlar  tarafından sürrealist olarak tanımlanmışdı.

İlk resim yapmaya başladığı yıllarda boyadığı meyvalar, çiçekler ve düz çizgilerle realist olarak değerlendirilen Kahlo, daha sonra büyük olasılıkla fiziksel acılarına bağlı olarak saldırgan ve deforme resimler yapmaya başlamış, son olarak da sürrealizm’e yaklaşmıştır.

Magdalena Carmen Frida Kahlo y Calderon,  İspanyol-Meksika melezi Matilde Calderon ve Bulgar Musevi’lerinden fotoğrafçı Guillermo Kahlo’nun üçüncü kız çocuğu olarak, Meksiko’nun bohem semti Coyoacan’da mavi duvar boyalı evde, 6 Temmuz 1907’de dünyaya gelir.

Yaklaşık 1913 yıllarına denk gelen yıllarda annesinin bahçe kapısından ilk Zapatistalara yardım ettiği devrim yıllarını çok iyi hatırlayan Frida, 6 yaşına bastığında, hayatının ve kimliğinin şekillenmesinde büyük rol oynayacak olan ciddi bir hastalığa yakalanır. Bir bacağının daha kısa ve ince kalmasına sebep olacak çocuk felcine yakalanan Frida, hayatı boyunca yaşayacağı acılardan ilkini böylece tadar.

 

1925 yılında sevgilisi Alejandro Gomez ile otobüsle eve dönerken, otobüsün tramvayla çarpışması üzerine, Frida’nın omurilik kemiği, boynu, kalçası, leğen kemiği ve çocuk felcinden ötürü sakat kalmış bacağı kırılır.

İki yılını boynundan ortopedik aletlere bağlanmış ve alçılar içerisinde yatakta geçirmek zorunda kalan sanatçı, ilk önemli eserlerini acılar içinde yattığı yatağından vermeye başlar.

Annesinin yatağının üzerine astığı bir aynayla, ilk önemli resmi olan kendi portresini yapar. “Sürekli kendimi boyuyorum, çünkü yalnızım ve resimlerime konu yapacağım en bildigim tema; kendimim” diyen Frida’nın fiziksel ve buna bağlı duygusal acılarla geçirdiği bu iki yıl,  bütünüyle kendine odaklamış ve yaptığı tüm resimlerde konu olarak kendini boyamasına sebep olmuştur.

Bu önemli ve belirleyici dönemde, Frida renklerden kendini keşfederken, sanat hayatı boyunca boyadığı sonu gelmeyen kendi portreleriyle, hem kendi gerçeğini yansıtmış, hem de işlevsel olarak yarım kalmış vücudunu gözlerden uzak tutmuştur.

Frida Kahlo 1928’de, gelecekteki kocası olan Duvar Ressamı Diego Rivera’yı tanıyacağı Komünist Partisine girer. 21 Ağustos 1929’da Diego ve Frida aralarındaki 21 yıllık yaş farkına rağmen evlenirler.  Diego’ya saplantı derecesinde olan tutkusu, onunla birlikte ve ona bağlı olarak yaşadığı inişler ve çıkışlar, Frida’nın kendisine yönelmesine sebep olurken, sanatsal bağlamda da Diego’nun renk kullanımından etkilenerek, ülkesinin folklorik ve popüler nüvelerini daha öne çıkarmasına sebep olur.

Zaten giydiği folklorik kıyafetler başlangıçta Diego’nun fikri de olsa, daha sonra 10 parmağına birden taktığı yüzükler ve saçına uyguladığı modeller kimliğinin bir parçasına dönüşür. 

1930-33 yılları arasını, Diego’nun New York, Detroit ve San Fransisco’da duvar resimleri yapmak üzere gittiği Amerika Birleşik Devletlerinde geçirirler. Frida yaşamı boyunca geçireceği üç düşükten ilkini burada geçirir.

Diego ve Frida’nın evlilikleri, fiziksel ve ruhsal bir tutku olmasının getirdiği sanatsal itkinin yanında, iki güçlü karakterin çarpışmasından oluşan hayal kırıklıklarını, kıskançlıkları ve mutsuzlukları da birlikte getirir.

Evlilikleri sürecinde, her ikisi de bir çok ilişkiye girerler. Kocasının kadınlara olan düşkünlüğü hatta kendi kızkardeşi Cristina dahil ilişkiye girmiş olması, boşanmalarına sebep olur. Frida, Diego’nun sadakatsizliklerini, Georgia O’Keefe, Maria Felix, Leon Trotsky, Nikolas Muray gibi, yaşamına giren bir çok erkek ve kadın aşıklarıyla hafifletir. Herşeye rağmen yaşamındaki tek tutku Diego’dan vazgeçemez.

Bir taraftan; “Diego’nun karısı olmak dünyanın en güzel şeyi! Başka kadınlarla evlilik oyunu oynasın diye onu özgür bırakıyorum. O hiç kimsenin kocası olmadı, olmayacak da…” derken, diğer taraftan “yaşamımda bana acılar getiren iki kaza yaşadım; birincisi bir otobüs kazası, diğeri de Diego’yla tanışmam” diyecek kadar çalkantılı  ve çelişkili bir ilişkinin içindedir. Diego ise, onun lezbiyen ilişkilerini tolere edebilirken, girdiği heteroseksuel ilişkilere  neredeyse saldırgan bir tutumla karşı çıkmaktadır.

TROÇKİ İLE İLİŞKİSİ

Frida’nin erken dönem aşklarından olan Rusya devrim liderlerinden Leon Troçki, zafer kazanmış rakibi Stalin’den kaçmak için yer aradığında Rivera tarafından 1937’de Meksika’ya davet edilmiş ve Meksika’da geçirdiği sayısız suikastlara ve öldürülüşüne kadar olan sürenin ilk iki yılını Frida’nın “Mavi Ev”inde geçirmiştir. Ardından Mavi Ev’in bir başka ziyaretçisi Sürrealist Grub’un liderlerinden olan ressam Andre Briton, aşkını Frida’ya sunduysa da, Frida Briton’dan yeterince etkilenmemiştir.

1940’da sebebi bilinmeyen bir şekilde yeniden boşanan çift ayrı yaşamalarına rağmen sosyal aktivitelerde birlikte görünmektedir. Aynı yılın Mayıs ayında Troçki’ye yapılan ilk saldırıdan sonra, Diego ABD’de yaşamaya başlamıştır.

Troçki’nin ölümünden kısa bir süre sonra da, Frida, San Fransisco’ya giderek tekrar eski kocasıyla  buluşur ve kısa bir süre sonra da yeniden evlenirler. Andre Briton’un desteğiyle Frida, New York ve Paris’de bazı resim sergileri açar. Hatta resimlerinden biri Louvre Müzesi tarafından satın alınır.

Fransa ve ABD’de bir çok resmi satılmıştır. Sanat yaşamında Kandinsky ve Picasso ödüllerine layık görülen Frida’ya 1943’de, Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretmenlik onuru verilir. Ancak, Diego ile yeniden evlenmesinin ardından sağlık durumu her geçen gün daha da bozulmaktadır. 1950’ye kadar yaşadığı fiziksel ve psikolojik acılar Frida’yı bir yıl hastahaneye mahkum eder. Bir yılın sonunda hastahaneden taburcu olan Frida, tekrar Komünist Partiye girer.

1953’de ise Meksika’daki ilk ve tek kişisel resim sergisini Çağdaş Sanat Galerisi’nde açar ve aynı yılın Ağustos ayında, doktorları sağ bacağının kesilmesine karar verirler ve yaşadığı korkunç depresyonu fırçasına yansıtarak son resimlerini boyar. 2 Temmuz, 1954’de tekerlekli sandalyesinde ABD’nin Guatemala’ya müdahalesini eleştiren bir mitinge katılır ve o günden tam 11 gün sonra, yaşamı boyunca yazdığı günlüklerinden en sonuncusuna “Umarım buralardan gidişim acısız olur ve umarım bir daha asla dönmem.” diye başlayarak, geçirdigi 32 ameliyat, yaşadığı bir çok aşk ve bıraktığı bir çok sanat eserinin  ardından, Coyoacan’daki mavi evinde, 47 yaşında yakalandığı zatürre sonrasında ölür.
 

TABLOLAR: 1940-Dikenli Kolye ve Yusufçuk Kuşu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here