Metropolü parçalama deneyimi

Bugün ancak kamusal sorumluluk üstlenen bir muhalefet bu haksız durumu değiştirebilir

Bugünlerde belediyeler informel yerleşim alanlarının üzerine gitmeye hazırlanıyor. Oysa çok yakın bir tarihe kadar yönetimler oy potansiyeli olan kaçak yapı sahiplerini temsil ettikleri için onların apartkondulara dönüşmesine izin verdiler. Şimdi yerel yönetimler niteliksiz, riskli ve yoğun bir nüfusun yaşadığı ‘dönüştürülmüş’ bölgelere uzanmak yerine, gecekonduları yıkıyor. Onlara öncekilere tanıdığı hakları vermek yerine, farklı bir şey yapıyor. Belki buralarda yaşayan insanlara uzun vadeli kredilerle büyük silolara benzeyen toplu konutlarda küçük daireler verilecek. Belediye Başkanı yaptığı basın toplantısında ”alt gelir gruplarına yeni yerleşim alanları oluşturmak için yeni bir konsept hazırladık. Artık çarpık, gelişigüzel yerleri tercih etmeyecekler. Modern ihtiyaçlarına yanıt veren yerlere gidecekler” diyor. Bu semtlerde oturanların kendi evlerini yenilemeleri, ya da bir araya gelerek mahallelerini bir bütün olarak yıkıp yeniden yapma kapasiteleri yok. Kent yönetimleri bu semtlerde yaşayan insanları sürece katacak yöntemler uygulamak, örneğin düşük faizli krediler vermek ya da planlama örgütünün içine sokmak yerine, mahallelerinden uzaklaştırmak istiyor. Bunun nedeninin küresel sermayenin girişi ile ilişkili olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Dünya Bankası’nın da Türkiye’nin dış borç batağından kurtulması için işgale uğrayan kamu arazilerini değerlendirmesini, dış sermaye girişini özendirmesini önerdiği biliniyor.

Gecekonducular eski siyasal güçlerini kaybetti

Ancak bu değişimin siyasal bir iştahla savunulmasının başka nedenleri de olmalı. Bunlardan birincisi gecekondu sahiplerinin siyaset üzerindeki eski ‘ezici’ güçlerini kaybetmeleri. Gecekonduların büyük bir bölümü kaçak apartmanlara, sonra kısmi yasal statüye kavuştular. Dolayısı ile bu dönüşümün kent için sürdürülebilir bir model oluşturması mümkün değil. Bu ‘dönüşüm modeli’ siyasetçiler için bir kerelik kullanılacak bir fırsattı ve kullanıldı. Artık gecekonduların siyasal gücü azaldı. Diğer taraftan çoğu yerde gecekonduların işgal etmiş olduğu araziler kentte en kolay el koyulabilir arsalar olarak yatırımcıların iştahını kabartıyor. Bununla birlikte bu dönüşümün hiç hesaba katılmayan bir nedeni daha var: İmar konusunun siyasetin gelir transferini kolaylıkla gerçekleştirilebildiği bir alan olarak öne çıkması. Siyaset bu imkanı bugüne kadar informel ilişkiler üzerinden kullandı. Bir tarafta gecekondulara göz yumulurken, kayırmalarla kentin gözde yerlerindeki imara kapalı alanlar yatırımcılara açıldı. Bu nedenle her iki kesim de, yoksullar ve zenginler aynı sistemden beslendiler. Sistemin sürdürülebilir olmasını sağlayan eşitsizliğin yer değiştirebilir olmasıydı. Bu model haksız kazanç, çevre, yetersiz altyapı gibi sorunlar yanında, deprem gibi riskleri de gündeme getirdi. Şimdi bu ‘dönüşmüş’ yerleşim alanlarının bir daha nasıl dönüştürüleceği, bu yapıların yarattığı sorunlarla nasıl başa çıkılacağı hala bilinmiyor. Ama bu işin kolayı var: Bu defa kentin yoksul kesimlerinin, imar rantlarından yararlanamayan kesimlerin üstüne gidiliyor.

Asıl gecekondu planlama aygıtı içinde inşa ediliyor

İktidarların kaçak yapılaşmaya göz yumduğu ve haksız imar kazançları sağladığı modelde muhalefet ‘planlı’ kentleşmeyi savunuyordu. Yani bir bakıma bugün iktidarın yapmak istediğini sanki muhalefet talep ediyordu. Bugün roller görünüşte değişmişe benziyor. Peki o zaman ne olacak? Bu model iktidarın oy kaybına mı yol açacak? Hayır. Bu yeni imar operasyonunun siyasetin patronaj gücünü artırması hedefleniyor. Böylece iktidarın kontrol ettiği ekonomik alanı büyümesi ve kararsız seçmenin kararlı seçmene (ya da biat eden seçmene) dönüştürülmesi bekleniyor. İstanbul’un periferisinin oyları ile iktidara gelen yöneticilerin eskiden beyaz yakalı muhalefetin savunduğu gibi, ‘planlı’ ama altını özellikle çizmek gerekir ki, katılımcı ve şeffaf olmayan bir kentleşme modelini uygulamaya çalışacakları ortaya çıkıyor. Bu işin püf noktası ise planlamanın, politikanın karanlıkta kalması. Bu dönüşüm modelinin gerçekleşmesinin bir koşulu var: Mümkün olduğu kadar sayıdaki kadrolu uzmanın, öğretim üyesinin büyük maaşlarla patronaj altına alınması ve planlamanın teknik bir işlev olarak gösterilmesi. Gecekondular yıkılırken, kamu arazileri özelleştirilirken asıl gecekondu, yani informel ilişkiler planlama aygıtı içinde inşa ediliyor. Sermayeye hareket alanı sağlamak ve yönetimlerin patronajını güçlendirmek için bu kesimler de informel ilişkiler içine alınıyor. Üstelik hem hizmet alan, hem de hizmet veren konumundaki belediye şirketleri profesyoneller arasında hiçbir rekabet ilişkisini gündeme getirmediği için bu kesimler siyasal otoriteye bağımlı hale geliyorlar. Patronaj ilişkileri üniversitelerin bağımsız bir yerde durmasını ve halkın taleplerini duyurmasını engelliyor. Belediye şirketlerine doldurulan yandaşlar, yeni palazlanan bağlantılı şirketler ve bu şirketlerin patronajı altına alınan piyasa ile siyasetin gelir transferi yaratan bir kurum olarak asli işlevini sürdürmesi amaçlanıyor. Böylece siyaset kurumu belki de eskisinden daha güçlü bir biçimde bütün aktörleri kendi patronajı altına almaya çalışıyor.

Kapalı planlama işlevi kentteki eşitsizliği derinleştiriyor

Dönüşüm alanlarında yaşayan insanlar göçe zorlanıyor. Yaratılacak steril konut alanlarında ise iş sahibi, zengin nüfusun oturacağı varsayılıyor. Kiracılar için hiçbir imkan yok. Mülk sahipleri ise kamulaştırma tehdidi altında. Daha şimdiden belediye şirketlerinin yaptığı konut alanlarında oturan nüfusun kendi iktidar imkanlarından yararlanan beyaz yakalılar olduğu görülüyor. Yoksulların ise kentin arka bahçesinde yapılacak kümeslere tıkıştırılmaları planlanıyor. Dolayısı ile bugün asıl tartışılması gerekenin kentin karmaşıklığını, farklı aktörlerin sürece katılmasını öngörmeyen, kentlileri, profesyonelleri patronaj altına almaya çalışan homojen bir kent yaratma düşünün olduğu söylenebilir. Bu steril mekanların İstanbul için alternatif bir kentleşme modeli yaratması mümkün değil. Bu girişim kentin bir çok bölgesinde parçalanmış konut alanları yaratacak. Üstelik bu defa bir piyasa aktörü gibi hareket eden kamu düzenleyici işlevlerini tümüyle terk edip, tekel rantlarını kendi kadrolarının kullanımına verecek. Böyle bir gelir transferi modeli ise daha geniş bir çevreyi dışlayarak, güçsüz hale getirecek. Şimdi sorulması gereken soru şu: Bu yeni ekonomik model başarıya ulaşabilir mi? Bu sorunun cevabı bence siyasal otoritenin ne yapmayı amaçladığından çok başkalarını, yani muhalefeti, sistemin dışında kalanların ne yaptığını ilgilendiriyor. Ancak kendi sivil toplum aidiyetinden, basit çıkarların temsilinden bağımsızlaşan ve kamusal sorumluluk üstlenen bir muhalefet bu haksız durumu değiştirebilir. Aksi takdirde değişim için imar hareketi üzerinden gerçekleşen gelir transferinin kendiliğinden bir krize girmesini beklemekten başka bir iş kalmayacak.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.