Milli irade Taksim’e demokrasi çınarı dikiyor

Milli irade Taksim’e demokrasi çınarı dikiyor

0
PAYLAŞ

Bugünler Türkiye için gerçek bir milat olabilir. Bir grup entelektüel, akademisyen, sanatçı, gazeteci, öğrenciden oluşan grubun Taksim Gezi Parkı’ndaki oturma eylemi, kavgaya dövüşe aşina bu memleketteki belki de en pasifist, en barışçıl protesto eylemiyken, muazzam bir polis tecavüzüyle, anlaşılmaz bir gaddarlıkla bambaşka bir noktaya taşıdı. Ülke şu an, dört bir yandan hareketlenmiş ve uluslararası kamuoyunun önde gelen konusuna dönüşmüş bulunuyor.
BU TEPKİ NEDEN?
Bu manzara, toplumsal fay hattının zorlanmasının; inatla, ısrarla, kibirle bir noktaya itilip çekilmesinin sonucudur. Bu tepki, demokrasinin en çıplak, en saf, en gerçek hâlidir. Neden mi?
Çünkü 2010 referandumundan, bilhassa 2011 genel seçimlerinden sonra Erdoğan’ın, bir çizgi-kahraman gibi kılıcını çıkarıp “Güç bende artık!” diye bağırarak şimşekler çaktırması, insanları ürkütmeye başladı. Bu İdris Naim Şahin’li, biber gazlı, Tek Partici Türkiye, onlarca Fevziye Cengiz, onlarca Ahmet Koca olayının yaşandığı, her gün kadınların öldürüldüğü, Uludere’nin hesabının sorulamadığı, medyanın türlü sebeplerle oto-sansür uyguladığı, üstünlerin/muktedirlerin hukukunun gözlendiği, neredeyse tüm muhalif unsurların Ergenekoncu addedildiği, Erdoğan’ın kendisine tam sadakatle biat etmeyen neredeyse bütün kesimleri dilediği zaman, dilediği kadar tahkir ettiği, edebildiği bu Yeni Türkiye, toplumun siyasetten yorulmasına, anlamsız polemiklerden usanmasına, gündem diye sunulanlara öfkelenmesine yol açmaya başladı. Tepkinin toplumsal kökleri buralardan geliyor.
Buna iktidarın yorgunluğu demek de mümkün. Projeler tükendikçe yerine “çılgın”, “muhteşem”, “akıl almaz” fanteziler hesapsızca servis edildi. Hâsıl olan rantın hep aynı çevrelere gidişi başka gerilimleri biriktirmeyi sürdürdü. Tükenen siyaset, daima minibüs şoförlerini aratmayacak kavgalara gebedir. Nitekim son bir ayda Türkiye’de öyle manasız, öyle lüzumsuz şeyler oldu ki, insanlar “artık yeter” demek adına Taksim’e koşmak istedi.
İnsanlar Taksim’de, çünkü muhalif bir milletvekiline “Senin ananı avradını… O. çocuğu… Satılık köpek… P. kurusu” diyen Zeyit Aslan isimli milletvekilinin AK Parti tarafından hiçbir cezaya müstahak görülmeyişine, hatta korunup kollanmasına karşı…
Erdoğan’ın, Reyhanlı saldırısından 3 gün sonra, 14 Mayıs’ta Meclis Grup Konuşmasında saldırıyla ilgili 27 dakika muhalefeti suçlayıp, hükümete “Yanlış yapıyorsunuz” diyen herkesi düşman safına katan, duymak dinlemek tahammül etmek bilmeyen tavrına karşı…
Her gün, “79 yıllık Cumhuriyet tarihinde şu kadarken, bizim 10 yılımızda bu kadar” mukayeselerine hâkim olan kibir ve enaniyete… Erdoğan’ın, Kılıçdaroğlu’na gün aşırı “Siyasetin cahilisin” demekten usanmayışına…
52+10 ölümün ardından Başbakan’a, “Diyarbakır seninle gurur duyuyor”, “Sivas seninle gurur duyuyor”, “Malatya seninle gurur duyuyor” diye alkış tutarak Meclis’i festival alanına; ölümlerin hesabını vermesi gereken konuşmayı coşku dolu bir kutlamaya çeviren, Hatay’daki ölülere saygı duymayan izansız partizanlara…
Erdoğan’ın, Suriye konusunda Allah’ın kendisine “Ey Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı neden?” diye VIP protokolüyle hitap edeceğinden bahsedecek kadar hakikat âleminden kopmasına karşı bu insanlar…
Ayrıca “tükenen siyaset”, suni gündem maddeleri üreterek, halkı daha da bezdirip, patlamaya hazır hâle getiriyor. Nasıl mı?
Başbakan “Milli içkimiz ayrandır” diyerek lüzumsuz bir milli polemik yaratıyor.
Bir MHP’li vekil, “Milletvekillerini trafik polisinin çevirme yetkisi ortadan kalksın” derken, Meclis’teki partilerin hepsi birden el birliğiyle vekil ve yakın-uzak sülalelerini ihya etmek üzere Meclis’te kanun değiştirmeye seferberlik ilan ediyor.
AK Parti Malatya Vekili, memelerini aldıran Angelina Jolie’ye şifa niyetine kayısı gönderdiğini basın toplantısıyla bildirerek milletine hizmet (!) ediyor.
Sağlık Bakanı’nın ilk icraatı, bakanlığa bağlı kurumların tabelalarından T.C. ifadesini kaldırmak oluyor.
AK Parti’nin Afyon vekili olan bir aklı evvel, “PKK’lılar tövbe etsinler, biz de Allah’a havale edelim. Bilmediğimiz günahlarıyla onları baş başa bırakalım” diyerek açılıma yön verme lütfunda bulunuyor.
Mehmet Metiner ayarında “entelektüellerle” Kürt açılımı, Türklükten söz edenlere fiili bir saldırıya dönüşmenin eşiğine geliyor, getiriliyor. Toplumsal barış derken, %15’lik Kürtler, %1’lik Çingeneler kadar, %25’lik ulusalcılar dikkate alınmıyor. Bu muhalif eksen, sürekli geriliyor.
“Emek sineması ve tarihî doku için hassasiyet” diyenlere biber gazı ve tazyikli su sıkılırken, bir bütün olarak Taksim “restorasyon” adı altında hukukun ırzına geçilerek yıkılıp el değiştiriyor. İktidar da, bunu eleştiren sanatçıları fütursuz, kaba bir dille tahkir ediyor.
Dünya genelindeki Kucaklaşma Günü, Öpüşme Günü gibi uygulamalar, kürtaj hakkı gibi sorunlar, bir anda milli manevi değerler polemiğine dönüştürülüp, yaşam tarzı eleştirilerine yol açıyor. Hemen üstüne, alkol satışını düzenleyen kanun gelince, Erdoğan’ın Atatürk ve İnönü’ye atıfla “ayyaş”lı, “berduş”lu lafları da ağzından kaçıverince, ortaya bu çatırdama çıkıyor.
O kadar ki, bunu Amerika’dan gören Fethullan Gülen Hoca, Erdoğan’ı imalarla, ama çok güçlü bir mesajla uyarıyor: “Kuvvet insanı küstahlaştırabilir. Mümin bile olsa ahlaken, sıfatları itibarıyla firavun olur. Bazen nimetlerin sağanak sağanak baştan yağması da insanı nemrutlaştırır, firavunlaştırır” diyor.
Hülasa, bu koşullar çerçevesinde, Taksim Gezi Parkı olayı, bardağı taşıran bir küçük damla olarak değer kazanıyor.
TAKSİM’DEN NOTLAR:
“Hamdolsun”, ben de gazetecilik dürtülerimle 1 Haziran günü gittiğim Beyoğlu’nda, Kallavi Sokağında ilk biber gazımı yedim. Gözlerimden bitmek bilmez bir gözyaşı, burnumdan dinmek bilmez bir sümük aktı, aktı, aktı… İyimser bir yorumla, Devletin sağlık politikasını takdir bile edebilirim belki. Zira gerçekten toplumca sinüslerimiz açıldı, bir sokak dolusu insan, aldığımız nefesin kıymetini anladık.
Başa dönerek ayrıntılandırayım. Cuma akşamı facebookta, “Esad halkına karşı kimyasal silah kullanıyor diyenleri Taksim’e de bekleriz” diyordu bir ilan. “Kıyametin koptuğunu görsen de elindeki fidanı dik” diyen Hadis-i Şerif ile Başbakan’ın, eylemin ilk günü protestoculara meydan okurken söylediği “Kıyamet kopsa da o ağaçlar sökülecek” sözünün alt alta okunduğunda var ettiği yıkıcı etki, vicdanı olan herkesi kahretmeye yetecek türdendi. Bir şeyler yapmak gerek, bu kadarına da artık yeter diyen on binlerce insan, hiçbir plan/strateji gütmeden, sadece sosyal medyadaki paylaşımlarla harekete geçip Taksim’e ulaşmaya başladı. Üstelik neredeyse tüm yollar kapatılmasına rağmen…

Cumartesi kuşluk vakti Tünel yakınlarında katıldım kalabalığa. AK Parti’ye oy verdiğini söyleyenler, “Yetmez ama Evet”çiler, Kemalistler, gay-biseksüel-transeksüller de vardı, Boğaziçi, Koç, Sabancı öğrencisi olan burjuva çocukları, Dolapdere Kürtleri ve antikapitalist İslamcılar da… Elinde şarap şişesi olan bohem-entel bir suretin hemen ardında türbanlı kızlar gördüm, ellerinde hükümeti eleştiren dövizleriyle. Cuma namazında camii avlusuna biber gazı atan polise okkalı küfürler edildi hep bir ağızdan. Hep bir ağızdan, ölçüsüz şiddete karşı bağırıldı. Dikkatle gözledim, insanlar, bu fay hattındaki birikimin neticesinde çatladıkları; bir ses verebildikleri için gerçekten mutlular… İktidarı sarsmanın lezzeti vardı insanların dilinde. Kalabalık adeta özgürleşmiş, rahatlamış hissediyordu. Hakikati orada gördüm, anladım. Festival gibiydi, insanlar katılmak için hevesle heyecanla çıkıyordu çıkılmasın diye kapatılan sokaklardan İstiklal’e. Gaz yediler, ağladılar, sövdüler, güldüler…

Daha da önemlisi birbirini hiç tanımayan, kolay kolay bir araya gelmeyecek çok farklı profillere mensup onbinlerce insan, “Püskürtün” emri verilen polisin karşısında yere düşen Fenerbahçe taraftarını kaldıran Beşiktaşlıyı gördü. Birbirleriyle suyunu, ekmeğini paylaşan üniversiteli öğrencilerini gördü. Kol kola giren, omuz omuza veren Türkleri-Kürtleri gördü. Panzerin önüne gidip, polis amirini azarlayan hacı nineyi, 80’lik amcayı gördü. Arka sokaklardaki fahişelerin, randevu evlerinden çıkarak yaralılara yardım ettiğini, biber gazından etkilenenlere süt ve limon getirdiğini gördü. Otellerin, lokantaların, Asmalımescit esnafının kumanya ikramını gördü. Çukurcuma’da mahallelinin eylemcilere ayran dağıttığını gördü. İnsanlar, travestilerin, gayrı-müslimlerin, sosyete apartmanlarının, yaralıların tedavisi için kapılarını açtığını gördü. Telefon numaralarını paylaşan; bizatihi olay yerine gelen avukatları, doktorları ve tıp öğrencilerini gördü. Panzer ve Toma girmesin diye otobüsüyle yolu kapatan otobüs şoförünü gördü insanlar. Geceden gelip dükkânlarını açan eczacıları, gaz maskesi dağıtan nöbetçi er-erbaşları gördü. İnsanların gözleri, polisin sıktığı biber gazından olduğu kadar, birliktelik duygusundan ve gururdan da doldu.

SONUÇ: Ben Taksim’e giderken muhafazakâr Fatih’te, Eyüp’te hayat rutindi, Taksim’le kimse ilgilenmiyordu. Televizyonlar olanlardan bahsetmemişlerdi, ama zaruri olarak yayın yapılmaya başlayınca, insanlar –ve insanlardan ayrı birer canlı türü olarak siyasetçiler- adeta bir uyanış yaşamış olmalı ki, akşam mahalle kahvesinin önünden geçerken gündemin değiştiğini hemen anladım. Eğer bir hafta daha bu eylem silsilesi sürerse, muhafazakâr değerleri ezip tamamen ultra-kapitalist bir hâl alan ve demokratlıktan uzaklaşmaya başlayan muhafazakâr-demokrat iktidarın üslubuna kaç kişinin karşı olduğu daha da netleşecektir.
Ama şimdiden sevindirici birkaç sonuç çıkarmamız mümkün görünüyor:
1)Çok uzun zaman sonra Erdoğan’ın, kendisiyle aynı yerden bakmayanlara “ricada bulunduğunu” görmemizden hareketle, iktidarın üslubunun biraz olsun yumuşayacağını, gerçek bir milli barış ve kardeşlik diline yaklaşacağını umabiliriz…
2)Gezi Parkı’nda sivil bir irade ortaya koyarak siyasetin asıl aktörünün vekiller olmadığını hatırlayan ve hatırlatan memlekette, %49’un, “öteki”nin gecenin üçünde tencere-tava eylemine efelenmemesi, hatta azıyla çoğuyla onu anlayıp “Haklısın” demesi, hâlâ her şeyi kaybetmediğimizin bir işaretidir. Bunu, bilhassa lacivert giyen bıyıklı adamlar, tabanlarının “öteki”ye verdiği sessiz desteği çok iyi anlamalı…
3)Eylemcilerden biri “Taksim’dekiler ya da Taksim’e gidecek olanlar; lütfen eylemin bıraktığı çöpü görmezden gelmeyin. 10 tane büyük boy çöp torbasını herhangi bir bakkalda 2 TL’ye bulabilirsiniz. Başkasının çöpünü toplayamam diyorsanız bile kendi çöpünüzü yere atmamaya özen gösterin. Alın çöp torbasını, dolaştırın, çevrenizdeki insanlardan da aynı şeyi yapmalarını rica edin. Yarın öbür gün Taksim boşaldığında arkada kalan görüntüler, o şimdi kınadığımız medyada posterleştirilebilir. ‘Çevre için başlayan eylemde Taksim çöp içinde kaldı’ dedirtmeyin!” diyorsa, o eylem darbe planlayıcılarına yamanamayacak kadar asil bir duyarlılığın ürünü; o eylemi sahiplenen toplum da, güçlü bir toplum demektir.

BİR CEVAP BIRAK