“Milli müzik” ve ulusal devrimler…

“…Londra’da Türkiyeliler tarafından iyi tanınan opera sanatçısı tenor Burak
GÜLŞEN,özel misafir sanatçı olarak, Guiseppe VERDİ’nin LA TRAVİATA opera BRİNDİSİ
Düetini dünya kariyerinde kararlı adımlarla ilerleyen ve Royal Opera House’un
solistlerinden olan soprano Kim SHEEHAN’la birlikte seslendirecek…”

Aynı zamanda Outreach Charity’nin düzenlediği bu “London Soloists Philarmonia klasik müzik konserin” Peter Limanov’un yöneteceği senfoni orkestrasında Mozart’ın keman konçertosunu Yoko HARADA ve Mendelssohn’un keman konçertosunu ise Mayumi OKAMOTO’nun seslendireceği bildiriliyordu.

Burak Gülşen’i bilirdim, en azından selam-sohbet bir dostluğumuz vardı. Hatta onu irdeleyen “Burak Gülşen’in Opera tipi Türküleri “ başlıklı bir yazımdan özgeçmişini de hatırladım. Liseden sonra Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Bölümü Opera Ana Sanat Dalı’nı bitirdiği; ardından 1999 yılında bu bölümün yüksek branşında Şarkı Söyleme Teknikleri, Sahne, Müzikli Diksiyon, Piyano, Armoni ve Form Bilgisi, Eskrim, Koro, Felsefe, Genel Pedagoji, Mantık, İtalyanca ve İngilizce Solfej eğitimi aldığı; sonra İtalyalya’da Roma Santa Cecilio Operası baş koropititörü Paola Pisa Petrucci aracılığı ile eğitimini sürdüdüğü; Azerbayacan, Danimarka, Kıbrıs, Almanya gibi ülkelerde Türkiye’yi sanatıyla ve başarıyla temsil ettiği bir bir gözlerimin önüne geldi. Dahası konserleri ve özellikle de Türkülerimizi opera tarzıyla okurken ki üstün performansı bende derin izler taşıyordu. Hele, daha dün sayılacak İngiltere Türk Dernekleri Federasyonu’nun düzenlediği ATATÜRK’ü ANMA BALOSU’ndaki performansıyla bütün salonu ayağa kaldırışı… Ki, Çökertme, Ah Bir Ataş Ver, Çanakkale, Uzun İnce BirYolda, Yemen Türküsü… yeniden üretilmiş, capcanlıydılar…

Sonra işte bu yukarda okuduğunuz haberdeki içerik. Yani Burak Gülşen, 60’lı yılların Ruhi Su’lu yıllarını Burak Gülşen özgünlüğü içinde daha da ilerilere taşıyor. Türkiye’nin Londra’daki makam sahipleri görmeden de gelse, Burak Gülşen emek gücünü müzik dışı alanlarda hayatını sürdürebilmek için harcamak zorunda da kalsa, yine de onun büyük çabası bu olumlu, devrimci yönde ilerliyor…

Ayrıca aldığım duyuma göre, o konserde de ortaya çıkan bir araştırmacının çalışmaları da var. Bu araştırma Japon sanat insanı Nakako WATANABE’nin öncülüğünde yürüyor. Watanabe Atatürk’ün başlattığı Batı Müziğinin gelişimini ele almış, onun 90 Yıllık dönemini saptamış, bundan sonraki 10 yıl da iseTürk sanatçıların Batı Müziğini geliştirme çabalarını o 90 yıla ekleyecek ve ortaya Türkiye’de Batı Müziği’nin yüz yılı gibi bir ürün çıkıverecek…
Bu tür duyumlar ise beni hep eskilere, daha doğrusu devrimci mücadelelerin yükseldiği yıllara götürüyor. Bu defa da öyle oldu. Kendimi birden 60’lı yılların ikinci yarısında yani 1967,68’lerde buldum. “Milli müzik” sözünü o zamanları duymuştum. Çünkü o sıralarda “Milli Müzik Yaratılmalıdır” sloganıyla ortaya çıkan devrimci müzislerler vardı. Mesela, benim doğrudan bildiklerim, Orkestra şefi Hikmet Şimşek, besteci Muammer Sun ve bas Ayhan Baran… Ve elbet İlhan Usmanbaş, Ulvi Cemal Erkin, Ferit Tüzün ve de o zaman henüz öğrenci olan Sarper Özsan, ve, ve, ve…

Dahası Londra’ya kendi ekibiyle konser için gelen Şef Elnara Kerimova…Kerimova’nın Orfeon korosu o akşam hep çok seslilendirilmiş halk türkülerini okumuştu ayakta alkışladığımız. Ki, bu Ruhi Su’nun, “Müzikte devrim halk türkülerinin çokseslilendirilmesiyle başlar” fikri ile kasetleri, uzunçalarları ve konserleriyle milyonlara yaydığı sesine ekleniyordu doğrudan…Ve de ben bu müzik olayını “Direnen Cumhuriyet” diye selamlamıştım köşe yazımla…

Çünkü “Milli Müzik” bayrağı ile ortaya çıkanların öncüsü Mustafa Kemal Atatürk’tü, Ulusal devrimlerimiz, devrimci Cumhuriyetimizdi…Daha 1925’lerde milli kültürün Anadolu halkının kültüründen kökenleneceğini belirtmişti ulu Önder ve yola çıkmıştı. Bir bakın 30’lu yıllarda kültürümüzün temelini atarkenki Batı’dan devşirdiği sanat kültür insanlarının kimlik ve kişiliklerine…

Ve bir bakın 1936’da Ankara’ya davet ettiği , büyük kompozitör Bela Bartok’a…

Bela Bartok 1968’lerde “Milli Müzik”ten söz açan, Muammer Sun’ların da dillerindeydi. Bela Bartok Macar Milli müziğinin öncülüğünü Macar halk müziğine dayanarak, onu dirilterek, yeniden üreterek yani modernleştirerek yapmıştı.Tıpkı Sovyet Devriminin Tiyatrosunda Meyehold, sinemasında Eisenstein, Şiirinde Mayakovski, romanında Gorki ve resminde Tatlin gibi.

Modernizmin Almanya’da BAUHAUS ‘dan sonra Paris yoluyla Amerika’ya varıp Andy Warhollerin elinde nasıl kapitalistleştiğini ve Sovyetler Birliği’nin Moskova’daki VKHUMAS’ta Tatlin , Kandinski ve Rotçenkoların elinde nasım sosyalistleştini unutmayın!..
Müzik de devrim istter. Hele;

“MİLLİ MÜZİK”
VE ULUSAL DEVRİMLER… iç içe büyürler.

Abdullah Nihat Yılmaz
7 Aralık 2013
Londra.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.