Miyazaki’nın Yürüyen Umut Şatosu

Bu sıralar kafam çok karışık. Tüm seçim propagandaları ve giderayak seçimi kaybetme korkusuyla yapılan kurnazlıklar, artık elle tutulacak kadar somut hale gelmiş insanların birbirlerine duydukları “haset”… “Hep onlar yedi, biraz da biz yiyelim” kafasıyla bu kadar yıl biriktirdikleri yetmemiş, 2023’e kadar ancak yeter belki diyeceğim ama biliyoruz ki “haset” kartopu gibi zaman ilerledikçe büyüyen bir duygudur, azalmanın tersine zamanla güçlenecektir.

Seçim propagandalarına, üniversiteye girmeye çalışan on binlerce çocuğun hakkının yenmesinin bile “helal” hale getirilmesine, Anadolu’daki en küçük akarsuyun bile üstüne kurulmaya çalışılan barajlara ve dünya üzerindeki üretimi en sağlıksız, en tehlikeli ve en pahalı enerji kaynağı olan nükleer enerjinin ülkemize tecavüz edilircesine sokulmaya çalışılmasına artık dayanamıyorum. Klinik psikolog olarak, bu sinirlerimi bozan durumların günlük hayatımın işleyişini engellememesi için birtakım önlemler anlamaya çalışıyorum. Örneğin en sevdiğim bir iki filmi çıkarıp izliyorum, keyifli bir ortamda oturup kitap okuyorum, arkadaşlarımla sohbet ediyorum veya 8-10 saatlik bir çalışmanın ardından kendime ödül olarak yemek ısmarlıyorum, tabii ki “comfort food” dediğimiz, psikolojik ve fizyolojik olarak beni rahatlatacağına emin olduğum bol karbonhidratlı ve en sevdiğim yemeklerden.

Çok mutsuz olduğumda fantastik edebiyat/sinema veya bilim kurgu hep sığınağım olmuştur. Zaten fantastik edebiyata “kaçış edebiyatı” da deniyor. Şimdiye kadar izlediğim ve en sevdiğim, bende her izlediğimde güçlü duygular uyandıran Miyazaki’nin animesi “Howl’un Yürüyen Şatosu”. Film, büyücülerin ülkeleri yönettiği bir gezegende geçiyor. Filmin arka planında iyilerle kötülerin savaşını görüyoruz, birçok fantezi veya bilimkurgu eserinde olduğu gibi…

Howl, iyilerin tarafında savaşan çok güçlü bir büyücüdür. O, insanken çok yakışıklı ve kadınların hayran olduğu bir adamdır fakat savaşmaya çıktığında siyah ve oldukça çirkin bir kuşa dönüşmektedir. Kuşa dönüştüğü halini herkesten saklamakta ve bu hali aslında onu tüketmektedir. Filmin bir yerinde Howl’un saçlarını daha yakışıklı olmak için sürekli sarıya boyadığını öğreniriz. Hatta benliğindeki güzelliği ve gücü yadsıyan Howl, kendisinden o kadar nefret etmektedir ki filmin bir noktasında yenilgiyi ve reddedilmeyi kaldıramayıp erimeye başlar. Onu kurtaransa Sophie olur. Sophie, kendi halinde, teyzesinin şapka dükkânında çok güzel ve şatafatlı şapkalar yaparak geçimini sürdüren ama kendisi hep en sade şapkaları giyen alçakgönüllü ve akıllı bir genç kızdır.

Filmde, üzerine yaşlanma büyüsü yapılan Sophie’nin büyüsünü sadece Howl bozabilir ama bunu nasıl bozacağını o da bilmiyor görünür. Filmi ilk izleyişimde “Howl’un kendine hayrı yok, Sophie’nin lanetini nasıl bozsun” diye düşünmüştüm ama işler öyle değilmiş. Aynen gerçek hayatta da olduğu gibi… İki insan karşılaşır, ikisinin de zayıf ve güçlü yanları vardır ve çoğu zaman işler ancak çiftin bu güçlü ve zayıf yönleri birbirine tencere-kapak misali uyuyorsa o ilişkiler yürür. Hepimiz biliyoruz ki bu tip tencere-kapak ilişkileri, çoğu insan için iyileştirici olamıyor, çünkü eşler birbirlerini alttan alayım derken zayıf yönlerini pekiştiriyorlar. E tabi, herkes Sophie gibi güçlü ve aşılı* birisiyle karşılaşamıyor.

Howl, kötülerle savaşı kaybedeceğini düşünüp pes etmeye karar verdiğinde Sophie, onun özünde ne kadar güçlü ve mutlu bir çocuk yattığını hatırlatır. Yine de Howl, bu mutlu çocuğu yeniden hayata getirebilecek gücü nereden bulacaktır? Tabii ki Sophie’nin sevgisinden. Sophie, güçlüdür, umutludur, en önemlisi de Howl’a tutkuyla bağlıdır ve ona inanmaktadır.

Şimdi hayatınızda en çok önem verdiğiniz insanları düşünün. Sizin kıymetlileriniz… Muhtemelen bu insanlar size “inanan” insanlardır. Sizin zayıf yanlarınızı bilip, çok seven ve size inanan, yıllar geçse de size olan inançlarını asla kaybetmeyecek ve ne yaparsanız yapın sizi affedebilecek insanlar… Ben de anne babamdan başka, bu bağı kurabileceğim bir iki dostum olduğu için kendimi şanslı sayıyorum.

Filmde de Sophie, adeta Howl’u iyileştirdi ve ona umut aşıladı. Howl’a güçlü yanlarını gösterdi ve Howl, geçmişte yapmış olduğu hatasıyla yüzleşirken yanında durdu. Zor zamanlarımızda istediğimiz birinin problemimizi çözmesi değil, çoğu zaman sırf yanımızda durması değil midir?

Filmin, en sonunda ise ne oldu biliyor musunuz? Howl, mutlu bir gelecek hayali kurabildi. Özünde zayıf ve mutsuz bir çocuk yatan bu adamın mutlu bir gelecek hayali kurabilmesi bence en büyük iyileşme işareti. Bu süreçte hep veren taraf Sophie olmadı tabii ki, işin fantastik tarafı da bu zaten. Sophie de Howl’a yardım ederken kendi üstündeki lanetten kurtuldu. Howl’a göstermeye çalışırken kendi içindeki güçlü genç kadını buldu. Aslında laneti Howl gibi bir başka güçlü büyücünün değil, ancak kendisinin bozabileceğini anladı.

Bugünlerde, en çok ihtiyacım olan ve dostlarıma da hep hatırlatmaya çalıştığım şey, özümüzde, o mutsuz edilmiş zayıf düşürülmüş çocuğun yatmakta olduğu ve en önemlisi de onun iyileşebileceği. Kısacası özümüzde “iyi” olduğumuz. Bunu unutursak ne kendimiz, ne ailemiz, ne ülkemiz için geleceğe dair mutlu bir hayal kuramayız, umudumuzu yitiririz. Haydi, bugünlerde insanın özünde iyi olduğuna dair ipuçlarını yakalayalım! Bu ülkede tanımadığı ve kendisinde binlerce kilometre uzaktaki kız çocuklarının evlendirilmek için satılmasına engel olup onları okutan binlerce insan var. Anadolu’nun derelerini kurtarmak için yapılan bir Anadolu yürüyüşü var. Düşünce ve ifade özgürlüğümüzü savunmak için damarımıza basıldığında, biz apolitik 80 kuşağının bile mitingler yapabildiği gerçeği var ve Hopa’da olanlarla gördüğümüz Anadolu halkının özünde ne kadar güçlü olduğu gerçeği var. Parasıyla satın aldığı kanala çıkıp fikirlerini temsil etmesi gereken halka hakaretler eden birkaç adamın yerine, görebileceğimiz bir halk isyanı var ve bu, umut veriyor.

* “Aşılı” terimini öğrendiğim ve ilk defa benlik için kullanan kişi, değerli Hocam Prof. Dr. Faruk Gençöz’dür ve kendisi aynı zamanda beni “sinematerapi” ile tanıştıran kişidir, bütün yazılarımda kendisinden öğrendiklerimin yeri büyüktür. Değerli Hocam’a, aynı zamanda yazılarımı eleştirileri sayesinde geliştirdiğim Sayın Mahmut Şenol, Olcay Uçak ve Özgür Salman’a da teşekkürlerimi sunuyorum.

İpek Güzide Pur
ipekpur@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen − 12 =