Mülteci değil dehşet kampı

Mülteci değil dehşet kampı

0
PAYLAŞ

Çoğunluğunu genç erkeklerin oluşturduğu bu kampta kadınlar ve çocuklar da var. İngiltere’ye tren ve vapur seferlerinin yapıldığı ve dünyanın en çok insan trafiğinin olduğu iki liman kentinden biri Calais. Buradan İngiltere’nin Dover kentine her gün onlarca tren ve vapur seferi var. 5 bin mülteci de bu seferlerin biriyle İngiltere’ye geçmek için, kendilerinin değimiyle “Orman kampı”nda yaşamaya mecbur kalmışlar. Kimi henüz bir gün önce gelmiş, kimi 2 yıldır burada yaşıyor.

“Orman Kampı”

İngiltere’de bir çok yardım kuruluşunun başlattığı Cumartesi seferlerinden birine de biz dahil olduk. Her Cumartesi Calaise’e gidiliyor ve çeşitli yardımlar götürülüyor. Biz de, Türk ve Kürt Toplumu Dayanışma Merkezi (DAY-MER) tarafından organize edilen heyete katıldık ve Londra’da yaşayan Türkiyeli emekçilerin kendi aralarında topladıkları 2 bin sterlin para yiyecek ve giyecekleri mültecilere vermeye gittik.

Kamp alanına yaklaştığımızda, uzaktan sesler gelmeye başladı. Yaklaştıkça anlaşıldı ne dedikleri. Slogan atılıyordu. “No Jungle” yani “Ormanlığa hayır”. Mültecilerin yaşadıkları alan ormanlık olduğu için kendileri buraya “jungle” adını koymuşlar. Bizim ve yüzlerce İngilizin yardıma ve dayanışmaya geldiklerini görünce daha fazla coşku duydular ve slogan daha gür atılarak limana doğru yürümeye başladılar. Limana gelindiğinde slogan değişti. “Açın kapıları”. Fransız polisi önlemini almıştı ve özel kuvvetlerle, gaz ve plastik mermi silahlarıyla karşıladılar. Bir süre sloganlar atıldı ve konuşmalar yapılmaya başlandı.

Açın kapıları

Etrafımıza baktık, kampla ilgili bilgi almak istedik ve Hayat Televizyonu için mültecilerle ropörtaj yapmak istedik. 20 yıldan fazladır gazetecilik yapıyorum. Daha bundan kolay ropörtaj yapmamıştım. Ropörtaj için ikna etmek gerekmiyordu. Mikrofonu gören koştu. Kiminle hangi dilde ropörtaj yapacağımızı şaşırdık. Resmen herkes yarışıyordu bir şeyler söylemek için. İngilizce, Kürtçe ve Türkçe ropörtaj yaptık. Fakat başka dilden konuşanlar da geldi. Arapça, Sorani ve hangi diller olduğunu anlamadığım başka diller. Bilmediğimizi söylememize rağmen, kendi dilinden bir şeyler söyleyip seslerini duyurmak istiyorlardı. Zaten onları anlamak için de dillerini bilmek gerekmiyor. Ses tonlarından ve vücut hareketlerinden, çaresizliklerini, yardım isteklerini ve öfkelerini anlıyorduk. Herkesin söylediği bir şey vardı. Açın kapıları. İngiltere’nin kapıları açmasını istiyorlardı.

Ölüm yolu

Her hafta bir kaç kişinin ya trene ya da vapura kaçak binmek isterken öldüklerini duyuyoruz. Gittiğimiz gün de, Cezairli bir mülteci trene binmek isterken rayların altında kalarak ölmüştü. Bir çoğu, bu kampta yaşam koşullarının çok kötü olmasından dolayı, riskleri daha fazla göze almış. Bir an önce o kamptan kurtulmak istediği için trene ve tırlara atlamaya çalışırken can veriyorlar. Bugüne kadar onlarcası hayatını kaybetmiş.

Ropörtajları bitirip kamp yerine dönmek ve kampın içinde incelemeler yapmak istedik. DAY-MER heyetindeki, öğretmen, gazeteci, avukat ve kitle örgütü yöneticileri kampta inceleme yapmak istiyordu. Kamp yerine dönerken bir aile görüyoruz. Biraz İngilizce biliyorlar. İran’dan gelmişler. Baba Jamal’ın kucağında 13 aylık bebeği Elya. Elya’nın annesi Mahan da hem düşünceli ve hem de utangaç bir şekilde sohbet isteğimizi kırmadı. Elya, babasının kucağında uyuyor. Yaklaşık 2 bin kişi slogan atıyor, o derin bir uykuda. İngiltere’ye gitmek istiyorlar. 2 aydır kamptalar. İngiltere’de akrabalarının olduğunu ve daha iyi bir yaşamlarının olacağını düşünerek oraya gitmek istiyorlar. Elya, ne olup bittiğini anlamıyor ama, anne babası ağlamaklı konuşuyor ve İngiltere’ye geçmelerine yardımcı olmamızı istiyorlar.

Burası Fransa mı?

Daha sonra heyetle birlikte kampa döndük. Dönmez olaydık. Karşılaştığımız manzara dehşete düşürdü herkesi. Daha önce çobanlık da yaptım, yayla hayatım da oldu. Dağda yoğun kar ve yağmurda da kaldım. Birden o zamanlarımı hatırladım. Ama, benim bahsettiğim dönemlerde, en azından akşam eve döndüğümde, bir köy evi de olsa, sıcak bir evimiz ve annemin yaptığı yayla çorbası vardı. Burada onlar da yok. Kamp alanına çamurlar içinden geçerek giriyoruz.

Kampta da kamplaşmalar var. Somalililer, Kürtler, Afganlar, Suriyeliler, Eritreliler, İranlılar vs. İlk girişte Somalililerin kaldığı çadırlar vardı. İki kadın bir çadırın etrafını temizlemeye çalışıyordu. Epey bir yağmur da yağmıştı ve sadece iki kişinin kalabileceği bu çadırların içine girdiğimde, eski bir halının serili olduğunu ve onun da resmen çamur olduğunu gördüm. Sorduğumda, temizlemeye çalışacaklarını, zaten çoğu zaman rağmurdan dolayı uyuyamadıklarını ve sürekli ıslak olduklarını söylüyorlar.

Her taraf kokuyor. Her tarafın hastalık olduğu besbelli. Orada geçirdiğimiz 3 saat boyunca 3 defa ambulas geldi. Diğer çadırlar da bundan farklı değil. İçini tamamen çamurlu suyun kapladığı çadırlar. Bazı çadırların paletler üzerine konduğunu gördük. Onlar hariç, hepsinin içi çamur gibiydi.

Su akmıyor desek daha doğru olur. Bir kaç musluk var ve akan suyun kalınlığı, bir telefon kablosu kadar. Herkese 5 dakika kullanma hakkı verilmiş. Bir çoğu haftalarca banyo etmemiş. Bunlardan biri de Mulamin. Mulamin Afganistan’dan gelmiş. İki yıl önce evinden çıkmış. Bir yıl İstanbul’da kalmış ve düşük ücretlerle çalışmış. Sonunda Yunanistana’a geçmiş ve oradan da Calais’e gelmiş. Son yolculuk İngiltere olmasını temenni ediyor. Türkçeyi de öğrenmiş. Onunla Türkçe konuşuyoruz. En son ne zaman banyo yaptığını sordum. 3 hafta banyo etmediğini, fakat bir kaç gün önce banyoyu kullanmaya karar verdiğini ve kafasına sabunu sürdükten sonra suyun bittiğini anlatıyor ve ekliyor. “Eski halim daha iyiydi. Hem temizlenmedim hem de üstüne bir de kafama sabun sürdüm” diyor. Bunları da neşe içinde gülerek anlatıyor. Umudunu ve geleceğe ilişkin hayallerini yitirmemiş. Mulamin bizi kendi çadırına götürdü. Çadırın iki tarafından şose yollar oluşmuş. Yağmur yağdığından, bu yollarda çamurlu sular akıyor ve Mumamin’in çadırına girmek üzere. Ama çok rahat görünüyor. Çadırın içine bakıyoruz. Çadırın içinin de dışarıdaki manzaradan farklı olmadığını görünce Mulamin’in niye bu kadar rahat davrandığını anladık. Bu manzaraları gördükten sonra burasının Fransa olup olmadığından nerdeyse şüpheye düşecektik.

Gelmesinler diye

Anlaşılan, hem Fransa ve hem de İngiltere, daha fazla mültecinin buralara gelmemesi için bu insanları bu koşullarda yaşamaya terk etmişler. 5 bin kişiye en azından barınacak bir yer sağlayamazlar mı? Çadırları, yiyecek ve içecekleri yardım kuruluşlarından geliyor. Hiç bir ihtiyacını Fransa karşılamıyor. Onun için bu kampta kalan mültecilerin büyük bir çoğunluğu “Fransa çok kötü” diyor. Üstüne bir de sürekli Fransız polisinden ve ırkçı gruplardan gördükleri baskılar eklenince, İngiltere’ye gitmekten başka çare düşünmüyorlar.

Çizme ve çorap en kıymetli eşya

Ayrılmadan önce arabamızda onlar için götürdüğümüz bir kaç koli eşyayı vermek istedik. Çorapları görünce herkez arabamızın üzerine üşüştü. Çizme soruyorlardı. Bir ara arabanın camından, içindeki bir kaç paket bisküvi gören mülteciler, yarı utangaç bir sesle “Açız bunları bize verir misiniz” dediğinde, bizimle giden bir çok genç arkadaşın artık koptukları andı. Kimimiz göz yaşlarını silerken, kimimiz de derin düşüncelere dalarak yola koyulduk. Bir süre sonra da Fransa ve İngiltere’ye olan öfkeli konuşmalar yolculuğumuza eşlik etti.

İşte demokrasi dedikleri budur herhalde Fransa’nın. Bu kampın hemen hemen hepsi savaş bölgelerinden geliyor. Bu savaşların da baş aktörleri Fransa gibi batılılar. Savaştan kaçıp kendilerine sığınan bu insanlara da insan muamelesi yapmıyorlar.

Eğer batılı kapitalist ülkelerin insana verdiği değerin ne olduğunu görmek isteyenler varsa, bu kampı 3 saatliğine ziyaret etmeleri yeterlidir.

BİR CEVAP BIRAK