Modernlikten kaçış ve romantizm

Modernlikten kaçış ve romantizm

0
PAYLAŞ

Modernliğin aklı ilk günden itibaren zapt edici oldu. Bu salt akıl, duygulardan arındırılmış bir dünya teklif ediliyordu, hatta bir “akıl dini” kurmaktan söz ediliyordu. Ona göre insan biyoloyik bir varlıktı ve akılla mekanikleşmenin son noktasındaydı. Oysa modenliğe karşı çıkan bir ses olan romantik duygusallık, aklı “insanın tek boyutu” olarak görmediği gibi, onu tümden reddetmiyor; çoğu kez aklı da kullanarak, ruhu, sezgileri ve hisleri de dâhil ettiği daha zengin bir insan anlayışını ifade ediyordu. Ancak bunlar, modernitenin araçsal aklı ile bir türlü uzlaştırılamadı ve bu gerilim hem rasyonal düşünceyi hem romantik düşünceyi giderek radikalleştirdi ve insanlık tarihinin bilinen serüveninde daha önce benzeri görülmemiş felaketlere doğru koşar adım ilerlendi.
Bilimin ve tekniğin, Aydınlanma adına ortaya konulan aşırı aydınlığın kör edici etkisi altında kontrolden çıkması, Doktor Frankenstein’ın yarattığı canavara sebep olabildiği gibi, Hobbes’un Leviathan’ını (canavar devlet) var etmek isteyenlere de imkân sağlamıştır. Bu koşullar, modernistlere ve tepkisel modernistlere, kapitalistlere ve anti-kapitalistlere, Atom Çağı’nın Akılcılarına ve Kara Romantiklere, aralarında hiçbir fark kalmaksızın Stalin ve Hitler’i, Hiroşima ve “holocaust”u, öjeni ve Çernobil’i bu kısacık yüzyıla sığdırma gücünü vermiştir.

Evet, romantiklere göre modernleşmedeki düzen ve ilerleme işte buradaydı: İnsan, özüne aykırı bir “dünya düzeni”nde ancak ve ancak felakete doğru “ilerleme” gösteriyordu. Bu durum kimilerini muhafazakâr yaptı, kimilerini dizginleri ele almak adına devrimci… Romantizmler çoğaldı, çeşitlendi. Aydınlanmacı akılcılarla yakınlaşan ve kimi gri bölgeler oluşturanlar da oldu, tümüyle yıkıcı olmayı seçenler de… Geçmişi arzulayan da, geleceği fethetmek isteyen de… Bunlar, Naziler gibi Kara Romantiklerdi.

Dünyanın akılcılaştırılarak, elle tutulur, gözle görülür düzene indirgenerek “büyüsünün bozulması” gibi bir amaç, dünyayı bir başka yönden büyülemekle aynı noktaya varıyordu. Buna karşı sığınılabilecek şeylerin başında, “tehlikeli akıl”dan ve “yıkıcı bilimcilik”ten korunması gereken tabiat geliyordu. Bu yüzden romantikler, bildiğimiz anlamda çevreci olmayan ancak tanrısal bir değer atfettikleri tabiatla bütünleşen çeşitli yönelimlerin çıkış noktasını oluşturdular.

***

Romantik Avrupalı yazar ve şairler, Hindu şairlerin Himalayalarda bulduğu şeyi Alplerde buldular. XX. yüzyılda Benedicktines gibi rahiplerin, kendilerini şehir hayatındaki ilişkilerden korumak ve arınmak için dağlara vermeleri, manastırlara sığınmaları gibi, modern dünyaya karşı çıkan düşünürler de tabiata yöneldiler; heybetli dağları, yeşil kırları, sade bir yaşam süren köylüleri kendilerine yön olarak seçtiler. Manastırlarda tutulan oruçların, istavrozların, kutsal metinleri ezberlemelerin yerini, tabiata aşkla bakıp vecd hâline girmek, Tanrısız bir dine inanmak, organik bir dünya kurmak gibi panteist düşünceler aldı. Akılcılar dünyayı değiştirmekle uğraşadururken, romantikler onun içinde kaybolup gitmeyi arzuladılar. Romantikler, modernistlerin zapt edilmesi gereken bir kadın olarak gördüğü “tabiat ana”ya sığındılar. Bu, sonraları Gandhi’de görülebilecek bir pasifist direnişti, bu sağ yanağına atılan tokadın ardından sol yanağını dönen düşüncenin ve Erken Romantizmin tavrıydı.
***
İroni, melankoli, karamsarlık bugün hâlâ çok etkili ise, modernite yarattığı krizi aşarak, başka bir şeye dönüşememiş demektir. İnsanlar bugün kırlara, atalarının yattığı, köklerinin bulunduğu köylere yılda birkaç günlüğüne de olsa gidiyorsa, bu romantik bir geçmişe özlem duygusu ile modern şehir yaşantısının köksüz ve yüzeysel ilişkiler üzerine kurulu olmasından da kaynaklanmaktadır. Gün boyu bilgisayar başında mesai harcayan insanlar, ekranlarının arka planı olarak yeşil vadiler, gürül gürül akan şelaleler ya da ormanın derinliklerinde ölümü unutturacak bir gölgeliğin resmini koyuyorsa, bunda aslına rücu etme eğiliminden başka bir şey aramak yersizdir. Hepimiz, çocukluk yıllarımızı yitirip, ondan uzaklaştıkça nostaljik duygular içine giriyorsak ve elimiz kalem tutmaya başlar başlamaz çizdiğimiz ilk resim, bir ağaç ve –genelde nedense onun boyunda olan- bir insan oluyorsa, bunda insan doğasında, doğal düzendeki yerine ilişkin bir kültür kodunun bulunduğunu görmemiz gerekmektedir. Bazı insanlar, bazı ırk ya da dine mensup insanların sefaletinden veya katledilmesinden rahatsız olmayabiliyorken, dünyanın öte ucunda yaşanan bir petrol sızıntısına karşı (istisnasız herkes) büyük bir üzüntü ve endişeyi paylaşıyorsa, tüm tecavüzlere rağmen “tabiat ana” teması her nesilde varlığını sürdürüyorsa, ilk romantiklerden öğreneceklerimiz henüz bitmemiş demektir.

BİR CEVAP BIRAK