Muhafazakârlık

Yerel seçimler sonrası 3 Türkiye’den bahsedilebilir. Bunlar arasında az da olsa geçirgenlik olabileceği gibi hiçbir küme yekpare gözükmüyor: Sağ ve sol muhafazakârlar, bir de özgürlükçü, eşitlikçi siyasetten yana olanlar. Bu süreçte seçmen davranışları konusunda oluşan devasa külliyata göz atılabilir. Özellikle kemikleşmiş oyu olmayanların durumu ilgilenmeye değer gözüküyor.

Seçim tercihlerinin arka planını oluşturan siyasi yönelimlerin edinilmesi süreci de önemlidir. Doğuştan gelmeyen, sonradan oluşan politik kimliklerin nasıl inşa edildiğinden bahsediyoruz.

İnsanların sınıfsal pozisyonlarıyla çelişik ideolojik tercihlerinin olması ilginçtir. Burjuva sınıfından birinin soldan yana tercihi olabilirken, emekçi sınıflardan insanlar da burjuvazinin anlam dünyasını benimseyebiliyor. Burjuvazinin kendini ulustan önce ya da dışında kurmadığını, ulus olarak inşa edildiğini de saptayabiliriz, ama kendi çıkarını tüm toplumun çıkarı gibi gösteren bir sınıf kendini özel olarak adlandırma, etiketlendirme ihtiyacı duymadığı için zaten hegemonik güç oluyor.
Bazen rastlantısal gibi gözüken politik tercihlerin de nedenleri olabiliyor. Temel bir iç ilişkiye dönüşmedikçe zorunluluk olmuyor. İç ilişki nedeni, dış ilişki de şartı oluşturuyor. Özcü yaklaşımın şu ya da bu sınıfın, dinin, kimliğin illaki şöyle ya da böyle olacağı şeklindeki vaazın doğru olmadığını biliyoruz. Bir yerde saklı bir insan doğası ve özü söylemi bütün muhafazakâr görüşlerin özünü oluşturuyor.

Akıl ile gerçeklik arasında da içsel bir bağ yoktur. Gerçek olana sorunsuz bir geçiş yapmamızı sağlayacak, ayrıcalıklı bir epistemolojik dil ve yöntemin olmadığını biliyoruz.

Burjuvaziye yönelik eleştirimiz esas itibariyle kendi bireyselliklerini başkalarının bireyselliklerini ezme pahasına kullanmalarının eleştirisinde saklıdır.
İşgücünün kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki fark olan artı değere kimin el koyduğu mevzuuna kadar detaylandırabiliriz meseleyi. Ekonomik süreci denetleyen dikey işbölümüne itirazımız da buna dahildir. Üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutanlar, devletin, medyanın kullanım hakkını da ellerinde bulundururlar.

Sonradan görme modernleşmeden yana olmanın solculuk sanıldığı bu coğrafyada bazı şeyleri yerli yerine oturtmak gerekiyor.

Marks, “koşullar insanı şekillendiriyorsa, koşulları insanca değiştirmek gerekir” demiş, ama aynı koşulların benzer insan suretleri yaratmadığını hayat bize gösteriyor. Koşullar değişince insan değişir mi sorusunun garantili bir yanıtı yok. “Toplumsal koşulların bireyi şekillendirdiği” değerlendirmesini sadece sınıfa indirgemenin yeterli olmadığı da açıkça görüldü.

Peki soluk aldığımız bu ortamda, nasıl oluyor da kendini muhafazakâr olarak tanımlayan bir eğilim olan AKP pozisyonunu koruyabiliyor?

Avrupa’da da neoliberal muhafazakârlar, toplumsal altüst oluşu “muhafazakâr devrim” olarak değerlendirmişlerdi. Onlara göre muhafazakârlık, geçmişe bağlanmaktan çok, her zaman için geçerli olana bağlanmaktı. Yeni ve denenmemişe karşı, eski ve denenmiş olana yönelmekti.

Muhafazakârlığın sadece bir sınıfa özgü bir değer sistemi olmadığını da görüyoruz.

Aydınlanmanın değerlerine, burjuvazinin “aklı”nın akılcılığına karşı çıkanlar, yerine kalbi koyarken, beraberinde de kalpsiz bir dünyayı inşa ettiler. Bu gerçekliği bilelim, ama gerçekliği mantıklı olarak aklamaya çalışan bu burjuva dünyasının organik aydınlarıyla da fikri bir hesaplaşma yapmadan, karşı hegemonya kuramayacağımızı da görelim.

Muhafaza(kâr) sadece kârı muhafaza etmiyor, müesses nizamı da koruyor. O yüzden şahıs eleştirisini düzen ve rejim eleştirisine dönüştürmezsek, biz de başka bir muhafazakârlığın kapanından çıkamayabiliriz. Yanlışlarını muhafaza etmekte kararlı olanlar, muhafazakârlıkla mücadelede şansını kaybeder.

Seçimin hemen ertesi günü kollarımızı sıvayıp, seçimden seçime yapılan siyaset yapma geleneğini derdest etmeliyiz ki bu gri fotoğraf siyasi kaderimiz olmaktan çıkabilsin.

ufuk_uras@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

11 − 4 =