Muhayyel vs. Tarihsel: Bir Abdülhamidizm Değerlendirmesi

Muhayyel vs. Tarihsel: Bir Abdülhamidizm Değerlendirmesi

0
PAYLAŞ

2000’li yıllar Sultan II. Abdülhamid kitapları alanında büyük bir patlamaya sahne oldu. Bunda İslâmî referansları olan bir partinin iktidara gelmesi ve on yılı aşan bir süredir ülke idaresinde bulunmasının önemli bir etkisi bulunduğu aşikâr. Zira tarih boyunca olduğu gibi son on yılda da, siyasî iktidarın temininden bir müddet sonra, kademeli olarak ekonomik ve kültürel iktidar da aynı çevrelerin kontrolüne girmeye başladı. Bugün ekonomik açıdan son derecede güçlü birçok İslâmî gazete, internet sitesi ve yayınevi bulunuyorsa, bu durum, halkın muhafazakâr kesimlerinin okumaya ayırdığı zamanı artırdığını da göstermektedir. Dolayısıyla, entelektüel merakları artan bir toplumsal tabandan söz etmek mümkündür. Böylesi koşullar altında, İslâmî temaların, muhafazakâr dünya görüşünün ve geçmişin hakkının teslim edilmesi isteminin sonucunda modern Türkiye’nin oluşum sürecini hızlandırmış, ülkenin bir bakıma fizikî altyapısını tesis etmiş olan Sultan II. Abdülhamid’e duyulan ilginin de katmerlenmesi beklenen bir şeydir…

Bugün kitap mağazalarında biraz zaman harcayıp, II. Abdülhamid üzerine yapılan çalışmalara bakıldığında genel bir bilim-dışılığın, ölçülü olma vasfını yitirmiş ve iyileri hepten iyi, kötüleri tümden kötü göstermeyi amaçlayan romantik bir yaklaşımın hâkim olduğu kolaylıkla görülebilmektedir. Örneğin bir yazar, alelacele yazılmış olduğu hissi uyandıran kitabında 33 yıl hükümdarlık yapmış ve “uzun 19.yüzyıl”ın var ettiği son imparatorlardan biri olan Padişah’ı bile isteye (ama sanırım daha çok bilmeye ve istemeye) adeta kapıcı derekesine indirmekte ve eserini “Acil Durum Padişahı” ismiyle okura sunmaktadır. Bir başkası, onu “kurtlarla dans” ettirmekte ve her yıl kitabının gördüğü teveccühün sonucu olan yeni baskılarla Abdülhamid’i (Nietzsche’nin Übermensch’i gibi) “insan-ötesi”leştirme noktasına doğru koşmaktadır. Öte yandan, cevabı baştan belli edilen ve bitmek -daha doğrusu bitirilmek- bilmeyen bir “Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı?” sorusu etrafında kümelenen bir koli kitabın da bulunduğunu söylemek ve bunların da akademik ya da en azından araştırmacılığın gerektirdiği ciddiyet birikiminden mahrum olduklarını dile getirmek gerek. Sultanı “yıldız”, muhaliflerini ise “ateş böcekleri” olarak niteleyen kitapların piyasada bulunduğunu ve muhafazakâr okur nezdinde rağbet gördüğünü hatırlatmak, son yıllarda yazılan, son yılların tarihe biçtiği rolün etkisiyle yazılan, son yılların gençlerinin okuyarak tarihi yargılamasını arzulayarak yazılan eserlerin –kelimenin pejoratif anlamıyla- romantizmini anlatmaya yetecek malzemeyi sunmaktadır.
Kadir Mısıroğlu ya da Yılmaz Öztuna gibi camiaları için kanaat önderi olmuş “eski toprak” kalem erbabının yazdıkları hiç şüphesiz sözünü ettiğimiz Abdülhamid literatürü arasında en muteber olanlar. Gerek Mısıroğlu’nun Bir Mazlum Padişah’ı, gerekse merhum Öztuna’nın yayınlama imkânı bulduğu son eseri II. Sultan Abdülhamid: Zamanı ve Şahsiyeti belli bir tarih yazımı disiplinine malik. Bu ikiliye, François Georgeon’un Sultan Abdülhamid’ini ve Sultan’ın saltanat dönemini yakından takip etmiş, dahası ona muhalefette bulunarak matbuat dünyasına katılmış bir isim olan Ahmed Saib’in Sultan II. Abdülhamid ve Saltanatının İlk Yılları’nı dâhil etmek de mümkün.

Necip Fazıl Kısakürek’in Ulu Hakan başlığıyla Sultan’a dair yazdıkları ise artık aşıldıysa da, Nihal Atsız’ın 1950’lerde kaleme aldığı makaleler ve İsmet Bozdağ’ın Sultan II. Abdülhamid’in Hatıra Defteri adıyla neşrettiği eserle birlikte “Abdülhamidçilik/Hamidizm” hareketini ete kemiğe büründüren öncü eserlerden biri/birincisi olma vasfını hâlâ korumaktadır. Lâkin Necip Fazıl’ı takip eden, onun tarih şuurunun muhafızları olma arzusundaki muhafazakâr araştırmacıların onun kadar güçlü birer yazar olmaması bir yana, ondan çok daha fazla kaynağa erişim imkânı ortadayken onun kadar “bile” vazıh bir bakış açısı geliştiremiyor; onu tekrar etmekle yetiniyor olması, Abdülhamid literatürünün bir yerde tıkanmasına yol açıyor. Bu tıkanıklığın giderilmesi, Necip Fazıl’ı aşmak için akademik disipline başvurulmasını kaçınılmaz hâle getiriyor diyebiliriz. Zira sözünü ettiğimiz ya da rencide etmemek maksadıyla kasten sözünü etmediğimiz metinlerin bir noktadan sonra Abdülhamid’e de zarar verme ihtimali hâsıl oluyor ve gerçeklikten uzaklaşmanın, fantastik boyutlara varmanın bedeli, ciddi okurların/eleştirmenlerin/yayıncıların nezdinde “itibarsızlaşma” ve “Sultan’ı itibarsızlaştırma” olabilmektedir.
İşte böylesi bir çerçeve içinde, Abdülhamid üzerine kimi akademik araştırmalar, on yıllara varan okuma birikimlerinin neticesinde ortaya konan kimi dikkate değer metinler de ortaya çıkmaya başlamadı değil… Sultan’ın özel arşivindeki İstanbul Fotoğrafları seçkisiyle Nevzat Bayhan, 5 ciltlik bir kolektif çalışma olan Devr-i Hamid veya Mali İdare incelemesiyle Ö. Faruk Bölükbaşı’nın iktisadî değerlendirmeleri, bir nefeste akla gelenler. Ancak Sultan’ın sosyal politikalarından eğitim anlayışına yayılan daha dar kapsamlı, dolayısıyla daha derinlik sunabilen başkaca çalışmalar da gün yüzüne çıkmaya; tatlı meyveler vermeye başlamış bulunuyor.

Tüm bunların arasında kalmış bir okur olarak, hakkını teslim etmek adına, bir kitabı hususen önemsediğimi belirtmeliyim. 2000’li yıllardaki Abdülhamid rüzgârının esmeye başlamasını sağlayan metinlerden birinin de, akademik bir bakış taşımasına; dolayısıyla ölçülü bir tavra sahip olmasına rağmen toplam 6 kez basılarak “demek ki, okunmak için Sultan Hamid’i, Menderes’i Cennetlere koyacağım diye zırvalamadan da kitap yazılıyormuş” dedirten dürüstlüğü ve Sultan II. Abdülhamid isimli kitabıyla, merhum Dr. Vahid Çabuk’u anmak gerekmektedir. Nesnellik ya da öznellik, Abdülhamidçilik ya da anti-Abdülhamidçilik gayretini esas alan yazarların aksine, üstelik 28 Şubat süreci koşullarında, Kemal Alemdaroğlu’nun yönetiminde bulunan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde İnkılâp Tarihi hocası olarak Çabuk, şöhret ya da “ticari başarı” için sansasyonel tezler üretmeden de Abdülhamid’in anlatılabildiğinin bir örneği olan kitabı kaleme almış ve belli bir teveccüh görmüş bulunuyor. Çabuk’un Sultan II. Abdülhamid’i, yeni başlayanlar ya da az zamanda Abdülhamid ve dönemi konusunda “hap” gibi gereksinim duyduğu ölçüde malzeme temin edip, yoluna devam etmek isteyenler için saygın bir çalışma…

Yazar, tarihsel olaylarla çizdiği çerçevede Hamidiye Devrinin gelişmelerini anlatırken, okura, Sultan’ın içinde yaşadığı dünyayı tahayyül etme fırsatını veriyor. Böylece zamandan ve zeminden bağımsız bir Abdülhamid portresi değil, siyasi tarih bağlamında bir Abdülhamid anlatımı ortaya çıkıyor. Gerek ele aldığı meselelere bakışı, gerekse yararlandığı kaynaklardan hareketle Çabuk’un da Sultan’ı konumlandırdığı yer, bu ülke insanının tarihte aradığı “baba” figürünü onda bulabileceği önermesidir, diyebiliriz. Muhtemelen bu yüzden yazar, çalışmanın son kısımlarında onun İslâmcılık ve Türkçülük olmak üzere iki vasfına birden vurgu yapma ihtiyacı hissediyor. Bu da, yazı boyunca değindiğimiz yazarlar gibi Dr.Çabuk’un da muhafazakâr bir damarı olduğunu gösteriyor. Ancak Çabuk, çalışması boyunca “muhayyel bir Abdülhamid” oluşturmak yerine, “tarihsel bir Abdülhamid” ile okuruna hitap ediyor. Onları, adeta kendisinden sonraki on-on beş yılda yazılacak Abdülhamid kitaplarını görmüş ve buna karşı tedbir almak istemişçesine, aklıselime davet ediyor. Kitabı, “piyasa”daki benzerlerinin ekseriyetinden ayırt eden de, bu takdir edilesi entelektüel tavrı…

Lejander tarihçiliğin yakasından düşmediği bir Türkiye, gazetecisiyle, siyasetçisiyle, aydınıyla, genciyle düşüncenin değil kavganın hüküm sürdüğü bir ülke olmaya devam edecektir. Atatürk’e “rakip” bir milli kahraman aramak, bulmak; bulunamıyorsa üretmek bu memleketin hep gölge-gündem meselelerinden oldu, anlaşılan o ki, olmaya da devam edecek… Uzun sözün kısası, çok satan değil, sağlıklı bilgiler ve değerlendirmeler sunan kitapların gündem oluşturduğu bir Türkiye için besbelli daha çok yolumuz var dostlar. Bol kitaplı günler…

___________________

* Ha_aksakal@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK