Musibetin fırsata dönüştürülme çabası

Musibetin fırsata dönüştürülme çabası

0
PAYLAŞ

15 Temmuz darbe girişimini izleyen üç hafta boyunca devamlı ayakta tutulan halkımız, nihayet 7 Ağustos günü “Büyük Türkiye’nin ‘Yenikapı’sı” olarak ilan edilen alanda son patlamasını, beklenmeyen coşku olmasa da, organize-beklenen kalabalıkla yaşadı. Programın tüm illerde yayınlanıyor olması da, seslerin duyulması ve projelerin kısaca halka yansıtılması açısından siyasilere önemli bir avantaj sağladı. Ancak bu avantaj, bir tek CHP’nin ünlü oniki maddelik projesini yansıtmasına olanak verdi. Bu olanak, cumhurbaşkanına da, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ibaresinin gölgesinde, idam yasa önerisinin, halka oylatılarak, parlamentodan geçmesi için parti liderlerine zımnî ikazda bulunma şansı verdi. İnsanlar niçin “devlet eli ile cinayet işleme” hevesine kapılır, anlayamıyorum. İdam cezası, caydırıcılığı olmadığı gibi, herhangi bir hukuk hatasının yapılmış olması durumunda hiçbir şekilde geri dönme olasılığı da bulunmayan anlamsız bir cezalandırma sistemidir. İdam cezası yerine siyasilerin söz konusu cezaların verilmesine nerden olan suçlar ve bunların önlenmesi üzerinde yoğunlaşsalar herhalde daha yararlı iş yapmış olurlar. Acaba, idamlık suçu önlemek, idam cezasını geri getirmekten siyaseten daha mı güç!

Toplantının genel havası, CHP Genel Başkanı konuşması dışında, diğer tüm konuşmacıların çeşitli şairlerden dizelerle edebiyat parçalamaları yanında, Osmanlı’nın kuruluşu vb gibi geçmişin hamasi havası ile toplumu coşturma gayretinden öteye gidemedi, ama beklenen alkışı da alamadı. Tüm siyasilerin ve cumhurbaşkanının vurgu yaptığı “bir olalım, birlik olalım” mesajına rağmen, halkından oy almış ve barajı aşmış meşru siyasi örgüt olan HDP’nin dışarıda tutulması, zihniyeti ve geleceğe yönelik hesapları ortaya koydu. Cumhurbaşkanı da konuşmasında çeşitli dizelere yer verdi. Bunların arasında,“ Haram yeme, hak uğruna öl, oğlum!” dizesi doğrusu benim çok hoşuma gitti, ama halk alkışlamadı!

CHP Genel Başkanının, oniki madde halinde genel ilkelerini topluma, özellikle de AKP kitlesine duyurması önemli oldu. Özellikle, camiye, kışlaya ve adalete siyasetin sokulmama ilkesini umarın AKP kitlesi algılamış ve özümsemiştir. Umalım!.. Oniki madde içinde uzlaşmacılık, geçmişi iyi tahlil etme gerekliliği, çeşitli kamu kuruluşları üzerindeki vesayetin kaldırılması gerektiği, Cumhuriyetin kurucu değerlerine sahip çıkılması, medya meselesi, laiklik, eğitim gibi konuların ileri sürülmesi fevkalade önemli oldu. Ne var ki, böyle bir kalabalıkta ve panayır havası içinde AKP kitlesinin tüm bu önerileri nasıl bir soğukkanlılıkla dinleyebileceği epey kuşku götür bir konudur. Her şeye rağmen, tüm siyasilerin hazır bulunduğu ve bir anlamda toplumun önünde teker teker konuşarak “projelerini açıklama ve hesap verme” ortamında, hem geçmişi eleştirme hem de geleceğe yönelik ilke ve düşüncelerin ortaya koyulmaları anlamlı oldu.

Hem CHP Genel Başkanı hem de Meclis Başkanının darbe gecesi meclisin çalışmış olduğunu, bu sebeple ikinci kez “Gazi Meclis” unvanını ihraz ettiğini beyan etmeleri iki sebepten dolayı fevkalade önemlidir. Bir defa, OHAL kararnamelerinin çok kısa sürede meclisten geçmesi gerekir, aksi halde milli hâkimiyet ilkesinin rafa kaldırıldığı gibi bir durum yaratılmış olur. Umalım, bu ikaz dikkate alınır ve OHAL kararnameleri hiç vakit geçirilmeden parlamentoya sunulur. İkincisi, çok kısa ifadelerle değinilen “devletin yeniden yapılandırılması” meselesinde AKP ve cumhurbaşkanının “kurucu meclis” önerisini akıllarının ucundan dahi geçirmiyor olmasıdır. Bu bir şanssızlıktır. Zira bugünkü parlamentodan geçecek herhangi bir yasada AKP mührü başat olacaktır. Toplumun ancak bir kesiminin temsil edildiği bir siyasi örgüt böylesi yaşamsal bir karara hâkim olmamalıdır. Zira toplumun yeniden yapılandırılması kolektif anlaşma ile olur ki, var olan parlamentonun böyle bir niteliğe sahip olduğu söylenemez. Cumhurbaşkanının kullandığı “muasır medeniyet seviyesine çıkış” ve 2023 hedefi gibi ifadelerden de anlaşıldığı kadarı ile, AKP böyle bir parlamento yapısı ve bu zihniyetle işleri kotarmaya fevkalade niyetlidir. Esaret ve zilleti kabul etmeyeceğini ifade ve beyan etmiş bir topluma AKP’nin bu tavrı hayırlı olsun, demekten başka çare kalmıyor!

Üç hafta boyunca yaşadığımız coşku paraziti düşüncemizi yumuşattı, belki de bir kanala yöneltti. Bir yalanı ne kadar sık tekrar ederseniz karşınızdakini o denli ikna edebileceğiniz kuralı, düşünceyi kanalize etmede de kullanılır. Herhalde üç hafta boyunca kutlama mı, anma mı ya da yerme mi, belli olmayan sabahlara kadar süren ve halkı “zafer sarhoşluğu”na sürükleyen sun’i ortamlar çok doğal olarak halkın düşüncesini yumuşatmış ve kanalize etmiş oldu. Böylesine işlenmiş beyin ve bilinç Yenikapı toplantısında ne bekliyordu, ne buldu, diye sorsak, yanıt, geçmişe ait hamasi nutuk, FETÖ suçlaması, geleceğe yönelik ise CHP’nin somut önerileri dışında ki, bunlar da öylece ortada kaldı, bir iki genel vaat ve idam talebi şeklinde olur. TV kanallarının beş milyon olarak tahmin ettiği Yenikapı topluluğu ve tüm illerdeki dinleyen vatandaşlar bunları duydu. FETÖ suç örgütü, evet de ne zamandan beri suç örgütü bu habis kuruluş? Bu kuruluş önceleri masumdu da, son iki veya üç yılda mı suç örgütü oldu? Siyasiler Balyoz davalarında savcılığa soyunmanın hesabını halka verdi mi?

Hayır!

Biraz geriye gidelim ve üç haftanın verdiği coşku ile yaşanan sarhoşluğu üzerimizden atıp, şöyle bir geçmişi hatırlayalım. Tarihte tüm olgular kesit şeklinde yansır, ama öyle oluşmaz; bir dönem geçmişin yansıması, geleceğin ise temelidir. Örneğin, Çanakkale geçilir olsa idi, acaba bugünkü dünya haritası nasıl şekillenir, siyasi güç dengeleri nasıl belirirdi? Ya da Kurtuluş Savaşı döneminde Sovyetler kapitalist dünyayı tehdit etmemiş olsa idi, acaba Anadolu’nun kaderi ne olurdu? Bu yöntemle günümüz konularına gelirsek, bakalım neleri tartışıyor olabiliriz. Lütfen hatırlayalım. Osmanlı’nın çöküşünü engellemeye yönelik ortaya çıkan fikir hareketlerinden Batıcılık, Osmanlıcılık ve İslamcılık arasında en önemlisi olan İslamcılığın cılız uzantılarını ihmal ederek, son halka temsilcisi olarak görülebilecek Erbakan hareketinin, farklı adlar altında siyasal partiye dönüşüp, galiba iki kez de kapatılarak zorla siyaset sahnesinde kalabildiğini görürüz. Erbakan hareketi, en son hali ile ancak bir kez ve o da zorla Tansu Çiller ile koalisyon oluşumunda siyaset sahnesinde kısmen etkili olabildi. Samimi Batı düşmanı ve dindar görüşlü olan bu akım Batı’nın ve ABD’nin işe gelmezdi. Kim bu partinin altına sabun koydu? TVde boy boy mazideki işgüzarlıklarını anlatan insanlar(!), bu olaydan sorumlu kişinin Fetullah olduğunu söylediler. Bu güçlü hareket çökertildikten sonra, her kim kandırdı ise, bir gurup uyanık siyasetçi amip bölünmesi gibi ana gövdeden ayrılıp, ileri gelenlerinin de ABD ziyaretleri sonucunda, APK adıyla bir yavru parti kuruldu ve kısa bir süre içinde % 37 gibi yüksek bir oyla “boynuzun kulağı geçmesi” misali tahta çıkıldı. Bu inanılmaz süreç nasıl oldu; kim bunların elinden tutu, yeni bir parti kurdurup, Türkiye’nin başına musallat etti? Gerisini biliyoruz; oy oranı giderek artarak % 50’lere çıkıp, daha yukarıları zorlarken, işler zıvanadan çıkmaya başladı.

Şimdi burada biraz durup şunları bir mütalaa edelim. Birincisi, Erbakan Hoca çok samimi olarak Batıya ve ABD’ye karşı idi. Ana partiden kopmadan önce AKP’liler ve liderleri de Batıya ve ABD’ye karşı değiller mi idi? Diğer yandan, Sovyetler yıkılmış ve kapitalist bir devlet olarak Rusya ortaya çıkmıştı. Sovyetlerin demir perdesi Batıyı Sovyetlerden ayırdığı gibi, Sovyetleri de Batıdan ayırıyordu. Şimdi artık Rusya da Ortadoğu’da başat olmaya çalışan bir kapitalist devlet idi. AKP kurulur kurulmaz Batı karşıtlığını terk edip, AB ve ABD ile temasa geçmedi mi? Bu karakter ve ceket değişikliğini halk algılayıp, İslami partiden kopan bu yeni partiye nasıl yöneldi? Her ihtimale karşı, karakter aşınması yaratıcı yeni transferle Erbakan Hocanın tüm izlerini silmek gerekmedi mi? Eğer bu süreçte ABD büyük akıl rolü oynadı ise, Türkiye’de kök salmış hangi güçle işbirliği yapıldı ve seçimlerde etkisinden yararlanıldı? AKP kurmayları bunları bilmiyorlar mı idi? Millet üzerinde bu oyun oynanırken işlenen suçlar ve günahlardan bihaber mi idik? Bu süreçte değişen ve değiştirilen toplumsal yapılar, davranışlar ve etik anlayışlar af dilemekle geri getirilebilir mi? Esasa varmadan salt vaatlerle toplum bölündü, Batı ile ilişkilerimizde toplumuz sınıf kaybetti, komşularımızla ilişkilerimiz gerildi, yabancı sermayeye bağlı kılınan ekonomiyi kısa süreli ayakta tutabilmek için kara para aklama ülkesi konumuna sokulduk. Siyaseten ezilmişlik ve mağduriyet algısı türban gibi dinci simgelere hapsedilip halkımız kandırırken, IMF-Derviş programı ile emperyalizmin ve serseri finans sermayenin ekonomiye kontrolsüz duhulüne yol açılarak, ekonominin soyulmasına göz yumuldu. Toplumsal değer olan akademisyen topluluğuna en galiz ifadelerle karşı çıkabilen, medya ve yargı üzerinde baskı kurmaya çalışan bir kadro Türkiye’ye demokratik ufuk vaat ediyor olabilir mi! Aldanmamak için siyasette ceket değişimi iyi izlenmelidir. Devlet ve toplum katında hiçbir suç müstakilen işlenemez!

BİR CEVAP BIRAK