Mutlu insan umursamazdır

Umursamazlık üzerine düşünüyordum uzun zamandır. Bir kadının, elbisesine uygun renk ayakkabısı yok diye üzülüp alışveriş merkezine gidip bir ayakkabı alırkenki umursamazlığı örneğin. Dünyasının merkezinin o zaman diliminde “kırmızı ayakkabısızlık” olması durumu… Bu nasıl bir duygu ve düşünce halidir? Bu insan mutlu mudur, mutsuz mu? Bencil midir, özgüvenli ve bireyselliğinin bilincinde mi?

Mutlu insan umursamazdır. Çok mu iddialı bir önerme? Mutlu insan halinin uç örneği olarak yeni âşık olmuş ve aşkına karşılık bulmuş mutlu insanı ele alalım. Gözümde şöyle bir resim canlanıyor: Gününü sevgilisine göre planlayan; sevdiğinin sesini günde elli kere duymazsa ölecek hastalığına kapılan; “How I Met Your Mother “ dizisindeki Ted gibi âşık olduğunda kız arkadaşına göre zevkleri değişen; aşkı dışında hiçbir şey umurunda olmayan bir sevgi kelebeği… Takıntılı ve hatta ruh sağlığı bakımından pek sağlıklı bir durum gibi görünmese de fizyolojik olarak bu kişide mutluluk sağlayan hormonlar tavan yapmıştır. Âşık ve mutlu insanın terör de, açlıktan ölen çocuklar da pek aklına gelmez, sanki dünya ona tozpembedir, değil mi?

Aslına bakarsanız mutsuz insan da umursamazdır. Demin tersini savunuyordun, ne oldu, demeyin. Yeri geldiğinde bilim insanı da politikacı gibi kıvırabilir. Buna bilimde sentez yapmak denmektedir. İtinayla, tez, anti-tez, sentez yapılır. Freud, mutsuz insanın umursamazlığından narsisistik kişilik konusunda şöyle bahsetmiştir: İnsanın hayat/cinsel enerjisi yani “libido”su eğer başka bir insana yönelmesi gerekirken (aşk) kendisine yöneldiyse buna narsisizm denir. Şimdi depresif bir insan düşünelim; kendisinden başka dert edindiği bir şey yok gibidir. Evet, dünyada olup biten bütün olumsuzlukların farkındadır, onlara da her fırsatta üzülür fakat hiçbir dert kendi derdi kadar büyük değildir. Buna sebep, diş ağrısı da olabilir, borsada batırdığı para da. Ben mesela elimi ayağımı bir yerlere vurduğumda, bu durumla artık şöyle serzenişte bulunuyorum: “Bana bir süre yaklaşmayın, şu anda dünyamın merkezi benim ayak başparmağım, başka hiçbir şey umurumda değil!” şeklinde. O anda adeta çevremdeki herkesin de dünyasının merkezi benim başparmağım olmalı ve o acıya bir çare bulunmalı. Hatta belki canım o kadar acıyor ki gözümden birkaç damla yaş geliyor, neden? Çünkü narsistik acılar içindeyim, herkesin ilgisini istiyorum, bu acıya bir çare bulunmalı ve ağlamak, yardım istemenin en kolay yollarından biri.

Depresif insanın umursamazlığı kendi ağını örer, tuzağını kurar. Kişi, mutsuzluktan içine kapanır, dostlarının kötü durumunu fark edip yanında olacaklarını sanırken dostları onun anlamsız uzaklaşmasını anlayamaz ve onu yalnız bırakırlar. Yalnız kalan bahtsız kişi daha çok mutsuz olur ve sonuçta daha çok içine kapanır. Bu, sonu gelmez bir kısır döngü gibi görünüyor olabilir fakat biz insanız ve bütün hayvanlardan üstün bir beynimiz var da hiç mi bu döngü üzerinde kontrolümüz yok?

Kısır döngüleri kırmak, insanın hayatında devrim yapması gibi görünebilir. İnsanın hayatının gidişatını değiştirmesi, o kadar büyük bir sorumluluktur ki doğal olarak büyük bir kaygı yaratır. Varoluşçu psikoloji der ki, hayatımızda yaptığımız her seçim omuzlarımıza yüklenen yeni bir sorumluluktur ve her sorumluluk kaygımıza kaygı ekler. Her seçim bir sorumluluk ve seçmediğimiz alternatifler ise bir yanda bize dalga geçerek bakan can düşmanları ise kaygılanmayalım da ne yapalım? Umursamayalım mesela, ne dersiniz? İlişkilerimiz kötü gidiyorsa akışına bırakalım, işimiz kötü gidiyorsa elbet bir gün düzelir zaten, aile ilişkilerimiz kötüyse görüşmeyelim, sağlığımız kötü gidiyorsa bol bol uyuyalım zaten zaman her şeyin ilacıdır(?)…

Zülfü Livaneli’nin Mutluluk adlı romanından Abdullah Oğuz tarafından uyarlanmış bir Türk filmi olan “Mutluluk”, insanların hayatlarında önlerine konan alternatifler ve yaptıkları seçimler üzerine. Bir başkasına sorsanız, bu filmin konusu töre cinayetleri de diyebilir fakat bana sorarsanız varoluşçuluk üzerine. Meryem, Anadolu’nun bir köyünde tecavüze uğradığında, ailenin namusunu temizlemek üzere kuzeni Cemal tarafından öldürülmesine karar verilir. Cemal ile Meryem beraber büyümüştür. Şehre giderken Cemal yapamayacağını hissetse de şehirde adamakıllı karar verir, Meryem’i öldürmeyecek ve beraber kaçacaklardır (ilk seçim). Yolda İrfan ile karşılaşırlar. İrfan, yürümeyen evliliğinden ve bıktığı işinden kaçarcasına ardında bir mektup bırakarak teknesiyle Ege’ye açılmış (ikinci seçim) bir emekli akademisyendir. Teknesinde yalnız yaşamakta zorlandığından Meryem ve Cemal’e rastlayınca, onlara güvenip işe alır (üçüncü seçim). İrfan, Cemal ile Meryem arasında garip bir ilişki olduğunu sezer ama sesini çıkarmaz. Üçlünün arasında kötü günde karşılaşanların arasında başlayan cinsten, hızlı geliştiği kadar samimi bir dostluk başlar. Farklı kültürlerden geldiklerini kabul edip (dördüncü seçim) birbirlerini anlamaya çalışırlar. Cemal, Meryem’e aşkını önce itiraf edemez ve Meryem’i İrfan’dan kıskanır, büyük bir kavgaya tutuşurlar ama sonra hatasını anlar. İrfan, okumuş yazmışlığının ve yaşının verdiği olgunlukla Cemal’i affeder (seçimler, seçimler…).

Filmin sonu, bence çok etkileyiciydi ama burada anlatmayacağım. Zaten iyi veya kötü bitmesinin de bence pek bir önemi yok. Önemli olan, İrfan’ın da, Meryem’in de, Cemal’in de sağlam kişiliklerinin izleyici üzerinde bıraktığı etkidir. İrfan, ciddi bir kalp krizi geçirmiş ve ölümün yaklaşmasıyla ilgili bir içsel hesaplaşma yapıp kötü giden evliliğini, işini ve büyük şehri terk etmiştir. Buraya kadar, sorunlarını çözmekten kaçınan sorunlu bir kişilik gibi görsek de ona özeniriz. Sonrasındaysa yardıma ihtiyacı olan ve çok farklı bir kültürden gelen bir genç çifte yardım ederek hayatına yeni bir anlam katar, onlarla bilgi ve deneyimlerini paylaşır. Burada, İrfan’ın özündeki güçlü benlik ile bir şekilde yeniden iletişime geçtiğini anlıyoruz. Bu güç, belki de Meryem ve Cemal’in saflıkları, iyi niyetleri sayesinde İrfan’ın büyük şehirdeki ilişkilerde uzun zamandır hissedemediği içtenlik ve samimiyeti yeniden bulmasıyla tetiklemiş olabilir. Cemal, filmin başından itibaren, zaten Meryem’i öldürmeyip onu korumaya karar verdiğinde güçlü bir izlenim verir. Meryem ise Cemal’in onu öldürmediğini görünce hayata dört elle sarılır. Çekingendir, köy dışındaki hayattan habersizdir ama zekidir, çabuk öğrenir ve kolay uyum sağlar. Yaşadığı travmadan kısa süre sonra yeni bir hayata bu kadar kolay uyum sağlaması, bize onun güçlü olduğunu düşündürür ve umut aşılar.

Filmdeki karakterlerin güçlü olduklarına inanmamın en önemli sebebi, kendi oluşturdukları veya onlara empoze edilen kısır döngüleri fark edip hayatlarını baştan aşağı değiştirebilme gücünü göstermeleri olmuştu. Bu tip kararları almak ise kolay değil, öncesinde ya aşık olmak ya içe kapanıp bir süre rölantide seyir etmek gerekiyor sanki. Bir şekilde önemli kararlar öncesinde dünyanın umursanmayacağı bir döneme ihtiyaç var. Yaşantıları temize çekmek, yola devam etmeden yaşanmışları hazmetmek için. Yemeğin üstüne ya kırk adım atmak ya sırt üstü yatmak gerekirmiş hani; işte umursamazlık, sırt üstü yatmayı tercih etmek gibi. “Mutluluk” filmi de bu sağlıklı umursamazlık içinde, limonata gibi bir yaz akşamında izlemek ve yeni bir adım atmadan önce güç bulmak için güzel bir araç olabilir. Hazmetmiş, ders çıkarmış ve gelişmiş insan artık istese de eskisi gibi bir hayat süremez zaten. Bir arkadaşım her acı bizden bir şeyler eksiltir, demişti. Ben, o zaman da buna karşı çıkmıştım, hala da karşıyım. Bence, her yaşantı bize yeni bir bilgi katar ve kişi, o yeni bilgiyle, istese de istemese de artık olduğu yerde sayamaz; değişim ve büyüme kaçınılmazdır.

Uzm. Psk. İpek Güzide PUR
ipekpur@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.