MÜZİK… Anıtkabir’de iki beste, iki güfte

SEDAT YILDIRIM SARICI – Bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları çerçevesinde Anıtkabir’de yapılan resmi törenler esnasında iki beste, iki güfte duyuldu. İlk beste ve güfte İstiklal Marşı’mıza aitti.

“İSTİKLAL MARŞI”

İstiklal Marşı’mızın ana teması güfteden bağımsız düşündüğümüzde kusursuz bir titizlikle bestelenmiştir. Bu kusursuzluğuna dayanarak eserin hem koroya, hem de senfonik orkestrasyona uyarlamaları ana melodinin doğal armonizasyona yatkınlığı sebebiyle rahatlıkla yapılabilmektedir. Böylelikle ulusal marşımız, uluslararası alanda gerçekleştirilen siyasi, sanatsal veya sportif etkinliklerde çalındığında ekonomik veya sanatsal alanda ileri ülkeler kadar itibarla karşılanacak bir konumda dinlenebilecek çağdaş ve evrensel bir yapıdadır.

İstiklal Marşı’mızın bu kudretli melodisi sadece büyük koro veya senfonik orkestralar için değil, yalın bir sazla da çalınacak olduğunda içsel bir zerafete sahiptir. Zaten Türk Hava Yolları’nın 2012-13 yılları arasındaki televizyon reklamları için hazırlamış olduğu videoyu bir kez daha izleyecek olursak görürüz ki; İstiklal Marşı’mız Uzak Doğu’dan Güney Amerika’ya, Hindistan’dan Afrika’ya, Arabistan’dan İskoçya’ya, 72 milletin yerel sazlarından elektrikli gitara her türlü enstrümanda güzel ve manalı duyulan bir muhteviyata sahiptir. (https://www.youtube.com/watch?v=sOkTow776yc,)

Mehmet Akif Ersoy

Osman Zeki Üngör tarafından bestelenen ana melodi geleneksel müziklerimizde kullanılan aralıkları ve alışkanlıkları gözettiği gibi evrensel olarak kabul görmüş tırmanış ve  bitiş öncesi karar sese varış kaidelerini de içinde barındıran mükemmel bir tasarıma sahiptir. Osman Zeki Üngör için özetle şu ansiklopedik bilgileri aktarmalıyım: “Bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın temelini oluşturan Osmanlı saray orkestrasını yönetmiş; orkestranın ilk defa İstanbul’da halka açık konserler vermesini ve cumhuriyetin ilanından sonra yeni başkent Ankara’daki ilk senfonik konserlerin gerçekleşmesini sağlamıştır.”

Osman Zeki Üngör

Bestenin “Carmen Sylva” valsinden çalıntı olduğu iddiası ise bana göre oldukça haksız bir iddiadır. Bu kadar benzerlik müzik tarihinde binlerce eser arasında gösterilebilir. Böyle bir iddia hakikaten yeterince nota karşılaştırması yapmayan kimselere ait olabilir.

İngiliz, Alman, Fransız, Amerikan, Rus veya Çin ulusal marşlarını dinleyecek olduğumuzda bizim marşımızın eşsizliğini çocuklar bile sezinleyebilirler. Mesela Amerikan Milli Marşı’nın Whitney Houston gibi bir şan sanatçısıyla ya da Jimmy Hendrix gibi ulu ruhlu bir gitarist tarafından yorumlanması bile ana temayı çok da ehemmiyetli bir duruma getirmeye yetmemiştir. Her iki yorum da adı anılan sanatçıların en verimli oldukları yaşlardaki yorumları oldukları halde, şan veya çalgı tekniği açısından güzel ama ana çekirdek melodinin zayıflığı nedeniyle fazlaca ilgiye değer değildir. Elbette bana göre.

Cumhurbaşkanı’nın 15 Mart 2018 tarihindeki 46. Muhtarlar Toplantısı’ndaki İstiklal Marşı’mızın bestesine dair; “En büyük üzüntüm bu emsalsiz marşın hakiki manasını yüreklere nakşedecek bir bestenin bulunamamış olmasıdır. O beste ile güftenin birbirini tamamlaması çok önemlidir. Burada bestekarlara büyük iş düşüyor.” eleştirisi ise tamamen haksız değildir. Çünkü Mehmet Akif Ersoy’un şiirindeki “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak” mısrası; sanki “larda yüzen alsancak” kendi başına tek bir satır olarak bir anlamı varmışcasına melodilenmiştir. Müzikte böyle alışılmadık uyumsuz hece bölünmesine prozodi hatası diyoruz. Yalnız böyle prozodi hataları bazen çok sevdiğimiz bir türküde dahi karşımıza çıkabiliyor.

Durum böyle olmakla beraber millet alıştımı, gayri öyle gider. Bazı türkülerde, şarkılarda veya marşlarda prozodi hatası var diye, halk günlük konuşma dilinde alışmış olduğu sözcüğü kolay kolay bozmaz. Mahsuru vardır ama dünyanın sonu değildir. Bu sebeble herhangi bir türkümüzü ya da İstiklal Marşı’mızı değiştirmeye gerek yoktur.

Erdoğan, 29 Aralık 2010 tarihindeki Ak Parti grup toplantısında; “İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy, ‘Arab’ın Türk’e, Laz’ın Çerkez’e, ya da Kürt’e, Acemin Çinli’ye rüçhanı mı varmış, nerede?’ diyerek ırkçılığı ve kavmiyetçiliği reddetmiştir”, diye ifade etmiştir. İki yıl sonra aynı konuda (17 Şubat 2013 günü)  Mardin’de “Kim ki kendi ırkının, kavminin, kendi kabilesinin diğerlerinden üstün olduğunu iddia ediyorsa o kişi şeytanın izindedir… Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız.” demiştir.

İstiklal Marşı’mızda yer alan “Kahraman ırkıma bir gül!” ve “ırkıma yok izmihlal” gibi mısralar yukarıdaki paragraftaki “her türlü milliyetçiliğin ayaklar altına alınma” fikrinin tersi istikamettedir.

İslamiyeti kabul eden ilk yedi kişiden biri olarak bilinen ve İslam’ın ilk müezzini Habeşistanlı bir köle ailenin çocuğu Bilâl-i Habeşi’nin siyah tenli olduğunu hatırladığımızda; İslamiyetin özde ırkçılığa ne kadar uzak durması gerçeğiyle karşılaşırız.

Yurdumuz, Japonya ve İrlanda gibi bir ada ülkesi olmayıp (ki, adalarda bile sorunlar varken), coğrafi açıdan köprü konumunda olduğundan oldukça zengin tarihi, kültürel ve inançsal mirasa sahiptir. İstiklal Marşı’mızın güzelliği, bu kültürel mirasın devamında müziksel olarak oldukça farklı halk müzikleri birikimlerinin iç içeliğinin yansımasıdır. Böylesine zengin bir coğrafyada ırkçılık, milliyetçilik, ulusçuluk, kavimcilik, şovenizm ayrıştırmacılığa sebebiyet verir, tarihsel ve kültürel derinlik içinde olduğumuzdan içinden çıkılmaz ve sonu gelmez anlaşmazlıklar doğurur.

Bunun gibi kendi içinde tutarsızlık arzeden bir çok söylem, mısra veya fikir üzerinden veya İstiklal Marşı üzerinde yeniden ve yeniden tartışmalar yapmak toplumsal bütünlüğümüze bir katkı sağlamaz. Yakında Cumhuriyetimizin 100. Kuruluş Yılı’nı kutlayacağız. Şunun şurasında 3 yıl bile kalmadı. Nasıl 10. ve 50. Yıl Marşlarımız varsa ve yüksek oranda sahipleniliyorsa, 100. yıl marşımız için de şimdiden çalışmalara başlanmalıdır. Bu çalışmalar kapsamında ülkesel ölçekte beste ve söz yarışmaları düzenlenebilir veya uluslararası alanda saygınlığı kanıtlanmış bestecilerimiz ve edebi derinliğiyle bütün ülkemizin takdirini toplamış şair veya şarkısözü yazarlarımız doğrudan böyle bir projeye davet edilebilir. Bu görevlendirmelerde liyakat temel alınırsa yüz yıl değil, yüzlerce yıl yaşayacak bir melodi ve sözün yaratılma ihtimali yüksektir. Kayırma devam ettiği sürece, bize ait olamayan bir melodinin yutturulmasıyla karşılaşma olasılığı olduğu gibi, ertesi yıla bile ulaşmadan unutulma olasılığı yüksek, cılız bir çalışma cilalanarak karşımıza çıkarılmış olacak. İşte bu yeni marşta kavimcilikten ırkçılığa her türlü ayrımcılıktan uzak durup, kaynaştıcı bir yaklaşım içinde olunursa ilelebet ayakta, birlikte ve barış içinde duran bir toplum olabileceğiz.

KARA BASMA İZ OLUR

30 Ağustos günü Anıtkabir’de resmi tören esnasında duyulan ikinci beste ise “Kara Basma İz Olur” türkümüzün melodisidir. Türkümüzün sözleri aşağıdaki gibidir.

“kara basma iz olur / güzellerde naz olur / gündüz gelme gece gel / eller duyar söz olur / — hop ninnayı ninnayı / — gel oynayı oynayı
kara basma kayarsın / sen benimle ayarsın / asker olduğum zaman / günlerimi sayarsın  / — hop ninnayi ninnayı  / — gel oynayı oynayı
kar üstüne kan damlar / dayanmaz buna canlar / ne zaman düğünümüz / sayılmıyor bu aylar / — hop ninnayi ninnayı / — gel oynayı oynayı”

Allah’tan beste duyulsa da, bu sözler Anıtkabir’de söylenmemiştir. Bu sözlerin yerine “Reecep Taayyip Erdoğan / Recep Tayyip Erdoğan” şeklindeki güftelemeyle  Cumhurbaşkanına kendi akıllarınca destek olmaya, sevgi gösterisinde bulunmaya kalkışılmıştır. Cumhurbaşkanlığı makamının ağırlığına yakışmayan bir türkü sözü çevirisiyle makama, dolayısıyla ülkeye haksızlık yapılmıştır.

Bu melodi zaten dünyanın en kısa şarkı ya da türkü melodileri arasında muhtemelen ilk üçe girer. Türküyü oluşturan ana tema toplam 5 saniyedir. Yani besteci toplamda 5 saniye süren bir melodik tasarımla işi bitirmiştir. Yine de besteci “kolay” bir iş çıkarmış da diyemeyiz. Popüler (halk) müzik tarihinde öyle bir kaç saniyelik motifler vardır ki, bütün dünya aşık olmuştur. Ama bu böyle yüzlerce solist ya da topluluk tarafından farklı düzenlemelerle müzik arşivlerinde yer almış, aşık olunulmuş bir eser de değil. Çok az kaydı var. Bu sebeble de değerli bir türkü olup olmadığı da tartışılabilir. 

Ama “gündüz gelme gece gel / sen benimle ayarsın / ne zaman düğünümüz” gibi eğlence kültürüne ait “müstehcen” çağrışımların, spor müsabakalarındaki amigo dalkavukluğuyla icrası, hem Ata’mıza, hem Anıtkabir’imize, hem de Cumhurbaşkanlığı makamına yakışmadığı tartışılmaz.

Cumhurbaşkanı’nın söylemiş olduğu “Burada bestekarlara büyük iş düşüyor.” talebi “Kara Basma İz Olur” bestesi yerine bir AKP sloganı veya tezahüratı için de geçerli olmalıdır.

Divan Edebiyatı’nda, devlet büyüklerini övmek için yazılan şiirlere “kaside” adı verilir. Halkın “yüreğine nakşolmuş” bir kasidemiz yoktur. Müzik tarihinde saray beslemeli besteciler bir kaç istisna dışında ölümsüz eserler yaratamamışlardır. Ölümsüzlük, özgür ruhlardan doğar. Muharrem Ertaş’ın Dadaloğlu’na ait “Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri”nin sonsuza dek yaşayacak yorumu bu bağımsızlık ruhundan  kaynaklıdır. Köroğlu’nun “Benden Selam Olsun Bolu Beyine” türküsü bu boyunduruk altına girmeme şahlanışının türküsüdür. Ölümsüzlüklerini hürriyet aşkına borçludurlar. Kanat altında, kucakta, sığınmacı gibi yaşayan besteci böyle ölümsüz eserlere erişemez. Devletler elbette sanatı ve sanatçıyı desteklemeli, yaratılacağı ortamları sağlamalı ama sanatçıları özgür bırakmalıdır.

AKP’in seçim kampanyası için yazılan parçanın özde Kazakistan’a ait olması kanat altında beste yaratamamaya örnektir. Kazakistanlı Arslanbek Sultanbekov’un kendisine ait olduğunu iddia ettiği melodiyi yeniden kullanansa, eserin (Dombra) anonim olduğunu söylenmiş. Bir ülkenin başbakanına ya da cumhurbaşkanına övgü diye yazılan sözlere yerli beste daha çok yakışırdı.

Mirelle Mathieu

“Bir Başkadır Benim Memleketim” de öyle. Aslen İsrail halk müziğinde var olan bir melodinin, bizde de 1970’li yıllarda çok sevilen efsanevi Fransız şarkıcı Mireille Mathieu  “L’aveugle” düzenlemesini kopya edercesine kayda almışlar. Ne gariptir ki, dönemin resmi kutlamalarında dahi İstiklal Marşı’mızdan sonra ortaklaşa en çok söylenen, bilinen parçalardan biri olmuştur. Mireille  Mathieu’un  “L’aveugle” şarkısının sözlerinin çevirisinden bir kaç mısrayı aktarıyorum:

köyde kör bir adam vardı / gözleri bulutlarda / keman çalardı / parmaklarında yağmurla güneş doğardı / kemanı canlanır / göklere uzanır / gökkuşağı kadar gülerdi.

Özetle, bulutlar, yağmur, güneş, gökler ve gökkuşağı hepimizin. Çağrışımları da, duyguları da, şarkıları da.

Konuyu şöyle toparlayalım, İstanbul Boğazı’na yapılıp, kenti temsil gücü çok yüksek asma köprülerimizin her üçünün de tasarımı yerli ve milli değildir. Uzun ömürlü eserler bazen milletler üstü birlikteliklerle gerçekleşir ve zamanla milli sembole dönüşebilir. Bunun mahsuru, tasası kadar bakış açısına göre asırlarca kalıcılığı veya kıvancı da olabilir.

Bayrağında ay yıldız gibi bütün evrene ait sembollerin olduğu bir ülke, elbette bütün evrensel değerleri görmesini, kucaklayabilmesini, paylaşabilmesini bilmelidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.