MÜZİK… “AR SUNAN” AŞKIN ARSUNAN

SEDAT YILDIRIM SARICI – Arsunan, soyadının hakkıyla tanımlanmasıyla “ar sunan” nadir sanatçılarımızdan. 

Adıyla değil, çalışmaları ve yarattıklarıyla var olmayı yeğleyenlerden. Neredeyse her türlü enstrümanın çalındığı bir ailede yetişmiş. Janet Jackson, Tuna Ötenel, Onno Tunç, Sertab Erener, Fatih Erkoç, Sezen Aksu, Zuhal Olcay, Levent Yüksel, Lill Babs ve Modern Jazz’ın efsanevi gitaristlerinden John Scofield çalıştığı bazı tanınmış isimler. Eşkıya ve Balalayka filmelerinin müzikleri de Arsunan’a ait. “One a Day” albümü, ülkemizin usta cazcılarını bir araya getirdiği gibi, beste ve düzenlemeleriyle meslek erbabında yüksek ölçü olarak çok uzunca yıllar cetvel vazifesini üstlenecek armağan niteliğinde. Aşık Veysel’in eserini sahnede sunarken ozanımızı “gelip de gitmeyenlerden” diye ölümsüzlüğüyle tanımlıyor.

14 Ağustos akşamı Gümüşlük’te alçakgönüllüğüyle piyanonun sesini açmayan ama doğaçlamalarıyla kalbimizi açıp sessiz sedasız kendisine yer açan ustamızı, dostları Şenova Ülker (Trompet/Büyülü), Hakan Behlil (Bas Gitar), ve Can Kozlu’yla (Davul) birlikte canlı dinleme fırsatı bulduk. Sonra’da söyleşiye başladık.

Sedat Sarıcı: Aşkın hocam, yurtdışında yaşadığım için yurtiçi konser ve festivalleri fazlaca takip edemiyorum. Bilgisizliğimden ötürü affınıza sığınarak sorularıma başlamak isterim.

Adınızı ilkin Aşkın Nur Yengi’nin doksanlı yılların başındaki albümü “Sıramı Bekliyorum’daki düzenlemenizde duymuştum. Çok titiz, armonik olarak doygun ve güncel piyasa değerlerinden öte, kalıcı kriterlere yaslı bir aranjörlük hemen kendisini duyuruyor. O günlerden bu yana nereden bakarsak en az çeyrek asır geçmiş. Siz bu 25 yıllık süreçte ülkemiz müziğinin nereye doğru evrildiğine dair bir şeyler söylemek ister misiniz?

TİCARİ GETİRİYİ DEĞİL,

SANATSAL KAYGILARI ÖNCELEMEK

Aşkın Arsunan: İşin içine bilgisayar girince, iş ”copy-paste”e dönüştü. Yani bol bol aynı şeylerin tekrarı yapılıyor. Çok enteresandır ki, artık ciddi çalışmalara kimsenin merakı kalmadı. 

Esasen bu bir kültür meselesi, toplumumuz buna müsaade etmeseydi böyle bir şey olmazdı. Türkiye’deki müzik kültürü tek sesli bir gelenekten geldiği için armoniyi duyan, armoninin bütün dünyayı saran, değiştirebilen bir unsur olduğu yanı üzerinde fazla hassas davranılmadı. Acı da olsa söylemek gerekirse, iş biraz “tencere kapak” misali gibi.

Bizler biraz ufku açmaya çalıştık. Hiç bir zaman satış olsun diye bir düzenleme yapmadım. Aksine plakçıların ve artistlerin istedikleri satışa yönelik düzenlemelerdi. Bense buna tamamen karşı durdum. Sezen Aksu gibi bana gelen artistlerin aranjelerinde hep içine çok sesli armonizasyona uygun müzikler koydum. Şimdi o işlerin örnek alındığını görüyorum. Mesela rahmetli Onno Tunç’un da işleri hep böyle örnek alınacak işlerdi. Yeni nesilden çoğu kişi bunu takdir ediyor. Bana duydukları saygıdan dolayı bunu görüyorum, olumlu değerlendirmeler alıyorum. 

Ama ne yazık ki, iş o kadar ucuzlamış ki, her şey bir rant haline dönüşmüş. Bu durumda halka sunulanlar “vur patlasın, çal oynasın” anlayışı düzeyinde kalıyor. Repete, repete, repete (repeat: tekrar).  O insanlardan yeni bir şey çıkmasına imkan yok. Çünkü “they do not research”. 

Sedat Sarıcı: Yani araştırma yok.

İYİ TERZİLER PİYASADAN SİLİNDİLER

AŞKIN ARSUNAN

Aşkın Arsunan: Araştırma yok. Talep neyse, ona cevap vermece var. Terzi gibi, istenilene göre elbise dikiliyor. Al gülüm, ver gülüm dünyası. Zaten iyi terziler de piyasadan silindi, biliyorsun. 

Esasen kaçtılar. Ben şahsen kaçtım. O pop işlerinden ve o camiadan kaçmak için telefonumu bile değiştirdim. Zaten yurtdışında ikamet ediyordum. Sezen Aksu çağırdığı zaman veya rahmetli Onno Tunç çağırdığı zaman geliyordum. İşimi yapıp, hemen arkasından dönüyordum. Ama o dönem ve insanların müziğe olan tutumları beni çok yordu. Burada Sezen’i ayrı tutmak isterim. Çünkü Sezen her zaman yeniliklere açık oldu. Ve her zaman da albümlerinde yer verdi.

Sedat Sarıcı: Konserlerinizde Dave Brubeck ve Paul Desmond imzalı “Take Five” ve “Blue Rondo a la Turk” gibi parçaların oldukça farklı düzenlemelerini dinliyoruz. Her iki parçada Dave Brubeck’in 1950’li yıllardaki Türkiye’yi de kapsayan turnesi esnasında bizden duyduğu ritmler sonucu doğdu. “Take Five” dünyada milyondan fazla satılan ilk caz parçası olmuş. Caz müziğin yaygınlaşmasında, üniversite gençliği arasında da takibe başlanmasında Dave Brubeck Quartet ve bu parçaların büyük önemi var. Dave Brubeck’in oğlu Darius Brubeck, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde de dersler vermiş. Yani gayri bizden, bu toprağın çocuğu sayılırlar. Sizin bu parçaları seçmenizin özel bir nedeni var mı?

Aşkın Arsunan: “Take Five” her zaman sevdiğimiz parça. Dünya caz klasikleri arasında. İlk defa adıma solo albüm çıkarıyordum ve bu bir caz albümüydü. Kendi formumda düzenledim. Hatta Dave Brubeck’in oğlu Darius Türkiye’ye gelmişti. Tanıştık onunla. Bir albümümü hediye etmiştim Dave Brubeck’e ulaştırsın diye. Sonra onlardan çok güzel bulduklarını ve çok beğendiklerini ifade ettikleri, tebrik anlamında çok güzel bir bir e-mail aldım. “Take Five” benim için o.

Sedat Sarıcı: Sanırım Darius Brubeck de Türkiye’yi çok seviyor.

Aşkın Arsunan. Aynen öyle. Babası da öyle. Biliyorsun, ülkemize gelip bizim ritmlerimize besteler yapan besteci sayısı fazla değil. Demek ki ülkemizi onlar da çok sevmiş olmalı. 

Tabii, o dönem onları burada karşılayan ağabeylerimiz çok değerli müzisyenlerdi. Hepsi nurlar içinde olsunlar. Onun için onlar da geldikleri zaman kendilerini çok yabancı bir yerde hissetmediler. O tarihlerde Amerikalılar Türkiye’yi muhtemelen Arabistan gibi zannediyorlardı. Ama burada cazla ilgilenen müzisyenlerimizi gördüler. Elbette misafirperverliğimiz de çok önemli. Herhalde etkilenip bu eserleri yazdılar. 

Sedat Sarıcı: “Take Five” düzenlemesine dönecek olursak, parça bestecinin ilk kaydında ve konserlerinde hep beş zamanlı (5/4) seyrediyor. Parçanın 6/8’lik ve 4/4’lük hallerini de hatırlıyorum ama sizin düzenlemenizde, bir kaç defa saymaya çalıştıysam da tam tutturamadım, takip edemedim. Yani özgürce ama aynı zamanda ustaca merkezden uzaklaşmışsınız. Tamamıyla kendi yaklaşımınız hissediliyor.

Aşkın Arsunan: Teşekkür ederim.

Sedat Sarıcı: Benzer bir soruyu bir kaç hafta önceki söyleşimizde Erkan Oğur ve İsmail Demircioğlu’na da türkülerimizin yeniden düzenlenmesi üzerine sormuştum. Siz bu tür klasikleşen eserlerin düzenlenmesinde, yörüngeye veya geleneğe sadakatin mi, yoksa merkezden uzaklaşmanın mı peşinde olmalıyız sorusunu nasıl cevaplamak istersiniz?

KİMSEYE BENZEMEMEYE ÇALIŞTIM 

AŞKIN ARSUNAN

Aşkın Arsunan: Benim yaptığım aranjeleri dinlerseniz, caz ya da pop olsun, kimseyi örnek almadan aranjelerimi yaptığımı fark edeceksiniz. Mesela Onno Tunç’u kendime örnek alabilirdim ki, rahmetli müthiş bir müzisyendi… Ama ben tamamen yeni bir şey yazmaya çalıştım. Hep kendime has, daha özgün bir yol seçtim. Kimseye benzememeye çalıştım. Ve yurt dışında da aynı şeyi yaptım.

Fransa’dan Kanada’ya, Brezilya’dan Rusya’ya orkestra yöneten şeflerimizden Erol Erdinç “Take Five”’ın benim yorumumla ilgili Facebook’ta bir şey yazmış. “Caz müziği az bir bilgiyle yapılabilecek bir şey değil, farklı bir şeyler dinlemek isteyenler Arsunan’ın Take Five yorumunu dinlemeli” demiş. Ne diyeyim; canım Türkiyem, burada herkes bir şekilde yapmaya çalışıyor. 

Sedat Sarıcı: Zaten biz Summer Time, Misty, Fly Me to the Moon gibi caz klasiklerini dinlediğimizde orijinal temadan çok farklı yerlere giden düzenlemelerle karşılaşıyoruz. Her müzisyen kendi nefesini hissettiriyor. Mesela Keith Jarrett’de parça neredeyse biterken hangi klasik olduğunu zar zor anlayabiliyoruz. Yani hep merkezden uzaklaşma söz konusu.

SADIK KALMAK İSTEYENLER CAZ MÜZİĞİ ÇALMASINLAR

Aşkın Arsunan: Sadık kalmak isteyenler caz müziği çalmasınlar. O biraz klasik müziğe ait bir şey. Caz tamamen bir “freedom” (özgürlük). Caz armonisini bildiğinizde doğaçlama yaparsınız. Doğaçlamayı bir daha çalmanızın imkanı yoktur. Onun için “live” (canlı). O doğaçlama bir gecelik. Bu yüzden top yekün özgürlük. Doğaçlama, o gece yıldızlar gökyüzüne nasıl serpilmişse, tamamen o geceye has bir yaratım. Astroloji, ailenin iç huzuru, mutluluk. Hepsi o gecenin içinde. 

Sedat Sarıcı: Tamam. Canlı performans olarak, her şey o gecenin içinde ama aranjör olarak önceden masa başına oturup ya da piyanoyla baş başa parçayı düzenlerken, evinizde kendi başınasınız. Parçayı kafanızda tasarlıyorsunuz. Sonra stüdyoda ya da provada diğer orkestra üyelerine tasarımınızı aktarıyorsunuz. Bu aşamada da bir şeye bağımlı kalmadan mı ilerliyorsunuz?

İMZA ALIYORLAR

Aşkın Arsunan: Evet. Ben sürekli üreten bir insanım. Bulduğum şeyin hep daha iyisini ararım. Daha özgür, daha iyi bir neticenin peşindeyimdir. Daha provada ilk geçişte bile ben bazen, “bi dakka burayı yeniden yazıyorum” deyip değiştirdiğim oluyor. Geçen akşam bizi dinledin. Trompette Şenova Ülker ustamız var. Artık Şenova bunun bir çözümünü buldu. “Tamam mı Aşkın’cığım, bu son mu” deyip, benden imza alıyorlar.

Sedat Sarıcı: Bunu da yazmak isterim. “Düzenlemenin son şeklidir” diye imza alıyorlar.

Aşkın Arsunan: Yaz tabii. Şenova’dan bahset Şenova’dan.

Sedat Sarıcı: Not aldım abi. Zaten Şenova abimiz doğaçlamalarıyla yürekleri hoplatıyor.

Aşkın Arsunan: İmzadan sonra değiştirmiyorum. Yoksa orası sonsuz, biliyorsun.

Sedat Sarıcı: Yurtdışında da müziksel çalışmalarınız olduğundan repertuara dair bir şey sormak istiyorum. Karakteristik olarak bizim müziğimizi andıran “Blue Rondo ala Turk”, “Take Five” veya Dick Dale’in düzenlemesiyle “Mısırlou” hep eloğlunun eliyle kendisini var etmiş eserler. Mozart’ın “Turkish March’ da öyle.

Biz neden caz klasikleri arasına bizim karakterimizi, makam veya ritmlerimizi yansıtabilecek eserler kazandıramıyoruz?

Aşkın Arsunan: Paul Desmond der ki “It can not be learnt. But it can be taught”  (öğrenilemez ama öğretilebilir). 

Yirmi yirmibeş yıl öncesi beni İş Bankası çağırdı. Yunus Emre’nin sözlerini yeniden bestelememi ve büyük orkestraya uyarlamamı istediler. İş Bankası’nın kuruluşunun kutlama etkinlikleri dahilindeydi. Kaç senesiydi şimdi hatırlayamıyorum. Biz bunu büyük orkestrayla yaptık. Parçanın intro’su (girişi) 20 dakika sürdü. Dans grupları da vardı ve müthiş bir projeydi. Rahmetli Atilla Özdemiroğlu ile birlikte yapmıştık.

DÖRT GECE, BEŞ GÜNDÜZ BİR SANİYE UYUMADIM 

O projeyi 4 gece 5 gündüz hiç uyumadan bitirebildim. Mar Ajans’la projeyi yürütüyorduk. Hayatımda bir ilktir. Bir saniye bile hiç uyumadım. Bir defalığına Topkapı’da sergilendi. Sonra kayıtlar çok yazık ki bir şekilde kayboldu. Ona çok üzgünüm. Çok büyük uğraş verdim o çalışmaya. 

Sedat Sarıcı: Sizin armonizasyonunuzla türkülerimizin kaydı Türkiye için büyük kazanç olacaktır. Keşke o kayıtlar kaybolmasaymış.

BUNUN GİBİ PROJELER YAPMAK İSTİYORUM 

Aşkın Arsunan: Ne diyorsun, büyük orkestrayla birlikte Türk enstrümanları ve opera korosu da vardı. Muazzez Abacı’ya sadece bir cümle okutuyordum. O çıkıyordu tekrar büyük orkestra giriyordu. Her taraf dönüyor, bütün evren dönüyordu. Öyle bir yerlere gidiyoruz ki, Afrika’dan geçiyoruz, Amerika’dan, Fransız devriminden, Rusya’nın bozkırlarından çıkıp sonra İstanbul’un göbeğine, Topkapı Müzesi’ne konuyoruz. Muazzez Abacı çok etkilenmişti. Müthiş bir projeydi. Bunun gibi projeler yapmak istiyorum. 

Ama bu ülke enteresan. Çok isterdim, Kültür Bakanlığı’nın bana gelip,”Aşkın bey, biz sizden bu ülkeyi yurtdışında tanıtacak bir eser yazmanızı istiyoruz” demelerini. Senelerce bunu bekledim ben. 

Sedat Sarıcı: Okay Temiz ağabeyim de bana, “Kültür Bakanlığı’na gittiğimizde, sadece çay ikram ediyorlar” demişti.

Bana göre, Uzun İnce Bir Yoldayım’ın ana teması Fly Me to the Moon’dan daha kalıcı ve kendisine has bir çizgiye sahip. Armoniye uygunluğu sebebiyle de neredeyse el atmayan kalmadı. Sözler de felsefik derinlik olarak hak ettiği üzere hali hazırda klasikleşmiş durumda. O zaman neyimiz eksik kalıyor da, sesimizi yaygınlaştıramıyoruz?

BURADA YAPILAN İŞLERDE O GRAMAJI TUTTURAMIYORLAR

Çünkü burada yapılan işlerde o gramajı tutturamıyorlar. Bizim geleneksel müziğimizden gelen çeyrek notaları bir Batılının duyabileceği öyle bir yerlere yerleştirebilmen lazım ki, onu rahatsız edici bulmasın. Bunu armoninin içinde yedirebilirsiniz. Bunu burada beceremiyorlar. Yaptıkları iş ya çok fazla caz oluyor, ya da çok fazla ala Turka. Tabii ki, güzel çalışmalar da olmuş olabilir ama yeterli noktaya çıktığını düşünmüyorum.

Sedat Sarıcı: Özellikle bu cevabınız için çok teşekkür ederim. Aslında söyleşimin ana amaçlarından biri de buydu. Çünkü Aşkın Arsunan, her iki müzik dünyasını da tanıyor. Armonik, melodik, ritmik akrabalıkların içinde.

Sizi dinlerken bazen Joe Zawinul’u hissediyorum. Oldukça çağdaş bir yaklaşımınız var. Bu çağdaşlığınızla değerlendirmelerinizin genç kuşağa ışık tutacağına inanıyorum.

Aşkın Arsunan: Joe Zawinul’u çok severim. Weather Report da öyle.

Sedat Sarıcı: Ben de sizinle tanıştığımızdan bu yana sinsi sinsi, sessiz sessiz sustum. “Bombayı tam da konu açılınca patlatayım” dedim. İyi ki susmuşum. Bir konuşmaya başlasaymışım, sorulardan cevap vermenize zaman kalmayacaktı. Konuya dönecek olursak, sadelikle cazı çok ustaca birleştiren ustalardan söz ediyoruz.

ORADA HİÇ BENCİLLİK OLMAZ

Aşkın Arsunan: Evet. İşin ruh kısmından bahsediyoruz, demektir. Ruh kısmı çok önemli. Sen o ruhu yabancıyla, Afganlıyla, Iraklıyla, Amerikalıyla, Almanla bir titreşimi hissetmen lazım. Çarpıntının geçmesi lazım karşı tarafa. Orada hiç bencillik olmaz.

Böyle projeler olmalı Türkiye’de. İnşallah böyle teklifler gelir. Bana 6-7 ay versinler, Türkiye’yi kültür ve sanat açısından dünya kriterleriyle buluşturalım.

İNSANLAR İLK ÖNCE SANATLA BİRLEŞİRLER 

Bir de şu var. Avrupa Birliği’yle filan o kadar kopuğuz ki. Bizi kültür olarak o kadar aşağılıyorlar ki. Biliyorsun, insanlar ilk önce sanatla birleşirler. Sanat çok önemli. Kaynaştırıcı. Parayı pulu önceliğimize almadan, bir kenarda bırakarak, öncelikle sanatla onların güvenini ve sevgisini kazanman lazım, ondan sonra öteki işler konuşulabilir. 

Salt klasik eserlerin tekrarıyla da bu iş olmaz. Yeni bir şeylerin olması yeni eserlerin yazılması lazım. Araştırmalarımızın olması gerekir. Bu iş için kütüphaneler yetmez.   

Sedat Sarıcı: Katılır mısınız, emin değilim ama sanki 1980’ler sonrası müziksel tarihi süreç olarak tam çakışmasa da, genel bir toparlamayla, senfonik müzikte “atonal dönem”, caz da, “free-jazz”, rock’da sonu gelmez gitar sololarla “heavy metal”, pop’da elektronik yapay evre sanki konser salonlarının boşalmasına neden oldu. Şimdi son 20 yıldır bir toparlanma dönemi başlıyor gibi. Sanki organik olana ve doğaya dönüş var. Sizce küçük klüplerden yeniden açık hava tiyatrolarına, stadyum konserlerine dönüşecek bir dönem yeniden oluşabilir mi?

ARTIK KİMSENİN LÜZUMSUZ BİR ŞEYE TAHAMMÜLÜ YOK

Aşkın Arsunan: Tabii ki. Bugünün dünyasında kimsenin kimseye verebileceği bir 10 saniyesi yok. Eğer insanlara 3 saniyede, en fazla 5 saniyede hitap edebiliyorsanız, o kişi yerine oturuyor. Eğer 5 saniyeyi aşarsanız insanların sabrı yok. Çünkü artık uzaktan kumandalarla pat diye kanalı değiştiriyorlar. Bu sebeblerle uzun doğaçlamaları seven müzisyenler de, “biraz bu işi toparlamalıyız” demeye başladılar. Böyle daha uygun oldu. Artık kimsenin lüzumsuz bir şeye tahammülü yok.

Konser salonuna gelen müzikseverlere gözlerini kapattırman ve sanki farklı bir diyara gitmiş gibi gezdirmen lazım. İnsanların konsantre süresi de çok kısaldı. Sosyal medya insanları çok şartlandırıyor. Kimse artık bir müzik albümünü baştan sona dinlemiyor. En fazla iki parçayı dinleyip bir başka albüme geçmek istiyor insanlar. 

Sedat Sarıcı: Caz müziğinin devleri, Chick Corea, Stanley Clarke, Omar Hakim, Aziza Mustafa Zadeh gibi isimler birlikte albümlerde yan yana gelebiliyorlar. Ya da Al Di Meola, Paco de Lucia, John McLaughlin gibi zirvedeki virtüözler aynı sahnede buluşup, birlikte konserler verebiliyorlar. Siz de, ne güzel Tuna Ötenel’le birlikte karşılıklı piyano çalmıştınız. İki ustayı birlikte dinleyebilmiştik.

Sizin gibi ülkemizin lokomotiflerini, albümleriyle başı çeken Erkan Oğur, Okay Temiz, Gürol Ağırbaş gibi lokomotiflerimizle birlikte konser ve albümlerde yan yana görebilmeyi, yeni eserlere doğru yol alabilmeyi çok isteriz. Lokomotifler birliği olabilir mi? Sizce ülkemizde bu tür birliktelikler yeterince var mı? İlerde var olur mu?

Aşkın Arsunan: Bence olabilir. Sadece herkesin biraz egosunu kontrol altında tutabilmesi lazım. Herbie Hancock herkesle birlikte çalıyor. Bizde de olmalı. Ama dikkat edersen biz de genellikle herkes hep çalıştığı kimselerle birlikte çalıyor. “Farklı bir renk katalım” diye fazla bir uğraş veren pek yok. 

Sedat Sarıcı: Bir söyleşinizde “Müzisyenlerin toprağa ve doğaya dönmesi gerek.” diyorsunuz. Bu iki kavramı sadece müzik teknolojisinin elektronikleşmesi üzerine mi anlamalıyız, yoksa bastığımız toprağın müziği olarak da yeniden bir toparlanmaya yönelik bir çağrı olarak mı algılamalıyız?

Aşkın Arsunan: Soruna geleceğim ama konuya şuradan gelmek isterim. Zaten bu işi yapan kimseleri toplasak iki elin parmaklarını geçmez. Bin bir güçlüklerle bu işi devam ettirmeye çalışıyoruz. Mesela Aydın Esen dünya çapındaki çok ender müzisyenlerimizden. Neden Aydın Esen konserleri uzunca bir süredir olmuyor. Sahip çıkılması gerekir. Böyle çok önemli müzisyenlerimiz var. Niçin bu insanlara sahip çıkılmıyor?

Eğer bu toprağa sahip çıkmak istiyorsak, bu toprağı ifade edebilecek kimselerle konuşmak, danışmak gerek. De ki, “şöyle bir şey yapar mısınız?” 

Bu anlamda bu kimselere nefes vermek gerek, projelere çekmek gerek. 

Yoksa hep kalbimiz yurdumuz için çarptı, çarpacak. Benim gibi kimseler hiç bir zaman ticari piyasa değerleri için müzik yapmadılar. Ben her zaman yeni gelecek nesilin bir adım ötesinde, onlara emsal olabilecek işlerin peşinden koştum.

DÜNYADA DOĞRU MÜZİK YAPARAK EKMEK YEMEK ÇOK ZOR 

12 yıl önce kaydetmiş olduğum bir albümü bir müzik yapımcısına gidip de “haydi şunun basım ve dağıtım işini yapalım” diyebilecek bir aşkı, heyecanı insanın içinde bırakmadılar. 

Dünyada doğru müzik yaparak ekmek yemek çok zor. Biz çok büyük bir fedakarlık yapıyoruz. Devlet ya da özel sektöre ait olsun sanat kurumlarının başında olanların sanat yaratıcılarına sahip çıkması, yaratıma yönelik önermelerle desteklemesi gerekir. Senin gibi kimseler böyle sanat kurumlarının başında olsa çok daha büyük adımlar atarız, düşüncesindeyim.

Sedat Sarıcı: Amman ağabeyim, çok teşekkür ederim. Evdekiler benim kuş beyinli olduğumu düşünüyor.

Söyleşi için çok çok teşekkür ediyorum.

Aşkın Arsunan: Ben de çok teşekkür ederim. Sedatçığım seni tanıdığıma çok memnunum. İyi ki varsın. 

Sedat Sarıcı: Sizinle söyleşi ve bu değerlendirmeleri okurlara aktarmak benim için onur. Tekrar teşekkür ederim. İyi çalışmalar diliyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.